Faruk Kenç ile Söyleşi
Hülya Arslanbay - Söyleşi March 12, 2017

Faruk Kenç yurt dışında eğitim alıp memleketine döndüğünde Atatürk'ün kendisinden istediği raporu hazırlamıştır. Ama Atatürk hastadır ve bir süre sonra da ölür. Faruk Kenç, kamerayı ilk kez Atatürk’ün cenaze töreninde eline alır. Dolmabahçe’den Ankara'ya kadar bütün töreni çeker.

Antrakt, 1993

Portre köşemizin bu ayki konuğu, yaşayan en eski yönetmenimiz olan Faruk Kenç. 30'lu yıllarda sinemaya giren, ilk filmini ise 1940'ta çeken sanatçı, sinemamızda, “Tiyatrocular Dönemi”nin ardından gelen “Sinemacılar Kuşağı”nın da ilk isimlerinden biri. İki dönem arasındaki geçiş süresinin sıkıntılarını yaşamış her türlü zorluğa karşın sinemacılık aşkını ve film yapma arzusunu korumuş, sinemamızda ilk şaryoyu kullanmış bir yönetmen. Ve Atatürk’ün, sinemacılık öğrenimi görmek isteyen bir gençten, “ecnebi filmleriyle nasıl rekabet edebileceğimize” ilişkin bir rapor istediğinin tek canlı tanığı...

Kenç’in yaşam öyküsü 1910 yı­lında Bingazi’de başlar. Doğumundan 10 gün sonra, hastalandığı için annesi tarafından İstanbul’a getirilir. Babası ise sürgün... İlköğrenimini Galatasaray'da, ortaöğrenimini Gazi Osman Paşa’da yaptıktan sonra İs­tanbul Erkek Lisesi’ni bitirir. Bu arada üvey ablasının kocası Halil Ka­mil, Ha-Ka Film adında bir yapımcı şirket kurar. Kenç, büyük hayaller kurarak Halil Kamil’e başvurur. İşe alınmasına alınır, ama kendisine verilen ilk görevle birlikte, biraz da hayal kırıklığına uğrar. Çünkü ya­pacağı tek şey resimleri parlatmak ve temizlemektir. Ha-Ka Film’in stüdyosu ise Şişli’de şu an boş olan ve önceden Migros'un binasının bulunduğu yere kurulur. Arazi içinde bulunan garajın duvarları yıkılır, sesli film çekilirken sorun çıkmasın diye duvarlar izole edilir. Kenç, bir süre sonra yazıhaneden stüdyoya geçer. “Filmciliği" ilk kez orada gö­rür: “Halil Kâmil, o yıllarda ecnebi filmlerini, bilhassa da Rus filmlerini alırdı. Onların içerisine yerli sahneler koyardık. Dansöz ya da komiklerden kim varsa, mesela Dümbüllü’nün parçasını koyardık. Yani filmi sözde Türkleştirirdik.”

Faruk Kenç'in film yapma tutkusu gün geçtikçe artar. Ama yapabileceği çok fazla şey de yoktur. Halil Kâmil, filmlere dahi elini sürmesini istemez. Kenç için uzun bir bekleyiş başlar. “Baktım bu bekleyişle bu iş yürümüyor. Avrupa'ya gidip bu işin tahsilini yapmak lazım dedim kendi ken­dime. Bu defa da ailem mâni oldu. Benim filmci olmamı katiyen istemediler. Ya avukat olacakmışım, ya doktor... Filmcili­ği serserilik olarak gördüler. O yıllarda ta­lebelere 94 lira döviz veriyorlardı. Ben bu parayı 2-3 ay bulamadım. Ailem vermi­yor, etrafa da tembih etmişler vermeyin diye. Zannettiler ki vazgeçeceğim. Ne yaptım ne ettim parayı buldum. Roman­ya vapuruyla Köstence'ye, sonra trenle Budapeşte'ye uğradım ve oradan da Mü­nih… Toplam olarak 25 liraya Münih'e gitmiş oldum.”

Bu arada Münih’e gitmeden once, Ata­türk'le tanışma fırsatını bulur. “Kâzım Or­bay o zaman Genel Kurmay Başkanıydı. Bunu tuttu Türk hükümeti bir heyetle be­raber Afganistan'a gönderdi. Tam Afganistan'a gittiler ihtilal oldu. Yönetim de­ğişti Kâzım Orbay bir müddet bekledi, ondan sonra buraya gelen biriyle karısına bir mektup yolladı. Karısı teyzem oluyor. Mektubun içinden başka bir zarf çıktı Sa­yın Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne diye. Saraya telefon ettik. ‘Böyle böyle bir mektup var Kâzım Orbay’dan ne yapalım’ diye ‘Birisiyle yollayın’ dediler. O biri de ben oldum. Bana verdiler, tuttum götürdüm. Dolmabahçe Sarayı’nda mektubu benden alıp götürdüler; 15-20 dakika sonra biri geldi. ‘Gazi Paşa sizi istiyor’ de­di. Benim babam zama­nında Selanik Merkez Kumandanı’ymış askerken. O zaman Atatürk'le tanışıyorlar. ‘Kimin oğ­lusunfalan derken ‘Nâzım Bey’in oğluyum’ dedim. ‘Ne iş yapıyor­sun, bitirdin mi okulu?’ dedi, ‘Son sınıflayım bi­tirmek üzereyim.’ de­dim. 'Bitirince ne yapa­caksın?' dedi. 'Film tah­sil edeceğim’ dedim. ‘Çok enteresan Yeni Türk ulusuna her branş­ta mütahassıs eleman la­zım. Böyle bir teşebbüste bulunmana memnun ol­dum. Tahsilini bitirince ecnebi filmleriyle nasıl rekabet edebiliriz onu bana rapor olarak bildir.” dedi.

Münih'e gittiğinde Bavyera Foto Mektebi'ne başvurur. Dersler başlamasına rağmen okula kabul edilir. “Mektepte ilk başta, hem film hem fotoğraf kısmı vardı. Sesli film çıkınca film kısmını kaldırdılar. Yalnız fo­toğraf kaldı. Fakat bunun yanında film hakkında da ufak tefek dersler veriyorlardı. Bilhassa müdürümüz teknik dersler ve­rirdi. Orada 3 sene okudum. Fotoğraf oku­lunu bitiren ilk Türküm. Benden başka yok. Bir de benle birlikte Valentino adın­da bir beyaz Rus vardı. O da bir profesö­rün yardımıyla orada okuyordu. Beraber bitirdik ama o içki yüzünden öldü. O ölünce. Fotoğraf Mektebi mezunu bir tek ben kaldım.”

Okulu bitirdikten sonra, bir süre Mü­nih’te iş arar. Hiçbir sonuç alamayınca Fransa’ya gider. Ama orada da değişen bir şey olmaz. İşsizlik bir taraftan, İstan­bul’un, annesinin özlemi bir taraftan, ça­resizlik içinde kıvranırken, aniden İstan­bul'a dönme kararı alır: “Bir akşam evde oturuyorum. Dışarıdan bir ıslık sesi geli­yor. Pencereye çıktım. Arkadaşlardan bi­ri... ‘İstanbul'dan bir arkadaş geldi, ona gi­diyorum, istersen sen de gel.’ dedi. Sonra ikimiz birlikte oraya gittik. Gelen çocuk ‘Bakın size bir plak çalayım’ dedi. Tuttu bize Osman Pehlivan’ın “Yıldız gibi çaktı geçti” diye bir şarkısı vardı, onu çaldı. O bana müthiş bir nostalji verdi. Hemen dı­şarı çıkıp, doğru pastaneye gittim, anne­me ‘Bana yol parası gönder dönüyorum' diye telgraf çektim. Babam ölmüştü o yıl­larda. O plak benim İstanbul'a dönmeme sebep oldu. Bu arada İtalya'da da bir stüd­yoya başvurmuştum ve onlar da bana 'gel' demişlerdi. Buna rağmen geri döndüm."

Geri dönünce. Yine Halil Kamil'in stüdyosunda çalışmaya başlar. Bu arada Atatürk'ün istediği raporu hazırlamıştır. Ama Atatürk hastadır ve bir süre sonra da ölür. Faruk Kenç, kamerayı ilk kez Atatürk’ün cenaze töreninde eline alır. Dolmabahçe’den Ankara'ya kadar bütün töreni çeker. Kenç, ilk kez film çekmenin heyecanı ve sevinciyle birlikte, yıllardan beri özlemini çektiği bu durumun Atatürk’ün cenaze töreninde gerçekleşmesin­den doğan üzüntüyü aynı anda yaşar.

Faruk Kenç’in Atatürk'e sunmak için hazırladığı raporda yer alan önerileri ise, hâlâ güncelliğini koruyor. "Bu raporda, sesli filme devam edilmesi, stüdyo yapıl­ması, (Doğru dürüst bir stüdyo yapılması lazımdı Çünkü o dönemde stüdyo sadece Halil Kamil ve İpek Film’de vardı, onla­rın da karakterlerini bildiğim için devle­tin bir stüdyo yapması lazımdı.) ve bu stüdyoların film yapacaklara kiraya veril­mesi, artist okulu açılması, artistlerin ora­da yetiştirilmesi, filmlerde çalışacak ele­manların orada yetişmesi gibi düşüncele­rim vardı.”

Kenç, 3 yıl aradan sonra, eğitimi ta­mamlayıp Türkiye'ye geri döndüğünde, film çekmek için kendini hazır görür Ama bu Halil Kâmil için bir şey ifade et­mez, Faruk Kenç’e yine aynı güvensizlikle yaklaşmaya devam eder. Bu arada Raşit Rıza ile "Taş Parçası" için anlaşılır. Hazır­lıklar başlar. Çekimlerin başlayacağı gün, Raşit Rıza hiddetle Kenç'in odasına girer. "İçeri girer girmez askıdaki şapkasına doğru yöneldi ‘Faruk, ben gidiyorum’ dedi. ‘Ne oldu hocam!’ dedim, ‘Bu Halil Kamil denilen herifle film çevrilmez’ dedi. Me­ğer para istemiş, o da vermemiş, bitir filmi de öyle vereyim demiş. Kalktı gitti fakat aşağıda da hazırlıklar yapılıyor. Filmde oy­nayacak olan Suavi Tedü, sonra birkaç tane tuluatçı aşağıda bekliyorlar film çe­keceğiz diye. Hemen aşağı indim. ‘Haydi Çocuklar, filme başlıyoruz’ dedim. Bunlar şaşırdılar. ‘Raşit Rıza gitti, filmi bana bı­raktı’ dedim. Ve hemen çalışmaya başla­dık. Halil Kâmil'in haberi yok."

Faruk Kenç bu fırsatı değerlendirmenin keyfiyle o günkü sahneleri çeker, filmin banyosu yapılır, tam filmi seyrederken Halil Kâmil gelir. Stüdyoda çalışan biri­sinden olanları öğrenir. Çekilen filmi giz­lice izler, sonuç hoşuna gider. Ve film bi­tinceye kadar ortalıklarda görünmez. "Bir iki hafta sonra filmi aşağı yukarı bitirdik Halil Kâmil ondan sonra ortaya çıktı. ‘Getirin montajına bakayım, nasıl yap­mışsınız’ dedi. Bir iki yeri değiştirdi. O gi­dince biz eski yerine koyduk her şeyi."

“Taş Parçası”nın hemen ardından poli­siye bir film olan “Yılmaz Ali”yi çeker. Senaryosunu Vâlâ Nureddin’in yazdığı “Yılmaz Ali”, Türk sinemasında o zama­na kadar denenmemiş yeni bir türdür. Amerikan tipinde bir hafiye olan Yılmaz Ali, sevgilisi olan gazeteci kızla birlikte, esrarengiz mekanlarda esrarengiz kişilerin peşine düşer. Filmde yeni olan sadece tür değildir. Türk sinemasında ilk kez şaryo kullanılır. "Bu filmde, ilk defa sete ray dö­şettirdim. Kamerayı da raya koyuyordum. Zoom vazifesi yapıyordu. Ray üzerinde gi­dip yakın plan çekiyordum Bunu daha önce Almanya'da Fransa'da film çekim­lerinde görmüştüm Ama bizde hiç yapıl­mamıştı. Tabi daha sonra çok kullanıldı. Avrupa'da bu iş için hususi, küçük kame­ralar vardı. Halil Kâmil'de ise bir tek bü­yük kamera vardı. 300‘lük Debry dedikle­ri. Mecburen onu bindiriyorduk rayın üze­rine.”

Faruk Kenç, ilk üç filmini yaptıktan sonra askere gitmeyi kafasına koyar. Ama Halil Kamil’den üç filmi için anlaştığı toplu parayı bir türlü alamaz. Dava açar ve kazanır. Askerden dönünce yeniden film yapmak ister. Ama sadece iki stüdyo vardır. Bunlardan biri Halil Kamil’in di­ğeri ise İpekçiler’in. İpekçiler’e başvurdu­ğunda ise “Biz düşmanımıza silahımızı vermeyiz.” yanıtını alır. "Düşündüm ‘ne yapabilirim' diye. Baktım dublaj yapıyor elalem, sonradan Türkçeleştiriyorlar ‘Ben bu filmi çekerim, sonradan da dublajını  yaparız’ dedim Türk filmciliğinde bu işi, ilk ben başlattım ki şimdi de aynı şey hâ­lâ devam ediyor. ‘Dertli Pınar’ı yaptık. Epey tutuldu.

İlk dublajlı çekim böylece gerçekleşti­rilmiş olur. Ve bir süre sonra bu yöntem, Türk sinemasında bir “salgın” haline ge­lir “Ondan sonra herkes başladı benim gibi yapmaya, o zamana kadar kimse yapmıyordu stüdyo yok diye. Ve bir süre son­ra yılda 150-200 film yapılmaya başlandı bu sistemle.” Bu tekniği ilk uygulayan Kenç olmasına rağmen, yaptığından çok fazla memnun değildir. “Bunu ben icat ettim demeyeyim. İlk ben yaptım ama sonra ben de beğenmedim. Çünkü tabi olmu­yordu.”

O yılların Türk sinemasında, Şehir Ti­yatroları’ndan gelen oyuncuların egemen­liği vardır. Muhsin Ertuğrul'un başlattığı gelenekçi yapı, 1940-1948 yılları arasında biraz daha esnek olsa da, Faruk Kenç için o dönemin oyuncuları hep sorun olur. '‘Şehir Tiyatrosu o dönemde ‘Biz olmadan iyi film olmaz’ diye iddia ediyorlardı. Ve katiyen aralarına başkalarını almıyorlardı. Onlar olmayınca da bütün filmi bitirme­nin imkanı olmadığı için boyun eğdik. Ama filmlerde öyle acayip şekillerde oy­nuyorlardı ki, gayet yavaş konuşmaları ge­reken yerleri bağırta bağırta uzata uzata söylüyorlardı. Mecburen eyvallah dedik. Yapabileceğimiz başka bir şey yoktu.”

Şehir Tiyatrosu oyuncularıyla yaşadığı tek sorun bu değildir. "Umumiyetle tulu­atçılardan diğer tiyatrolardan artist alı­yordum. Fakat öyle oluyordu ki, onlar da turneye çıkıyorlar, adam bulamıyordum. Filmde karakter artisti lazım, mecburen şehir tiyatrolarından alıyorum. Onlar da ne yapıyorlar; 'gitme sakın, bırak yarım kalsın film, Muhsin Bey memnun olur, sa­na rol verir' diyerek artistleri kandırıyor­lardı. Mecbur olduk Muhsin Bey'e mek­tup yazdık. ‘Bunlar gelmiyorlar' diye. Muhsin Bey yollardı.”

Faruk Kenç’in şansızlığı, “Tiyatrocular" döneminden "Sinemacılar” dönemine geçişin yaşandı­ğı yıllarda sinemaya girme­sinden kaynaklanır. Bu sancılı dönemde, elinden geldiğince dışarıdan oyuncu almaya çalışır. Hatta, Ar­tist Mecmuası’yla birlikte bir yarışma düzenlerler. Bu yarışmalardan Belgin Do­ruk, Ayhan Işık, Mahir Özerdem gibi tiyatronun dışından olan isimler ortaya çıkar. Bu arada Kadir Savun, Oya Sensev ve Vedat Karaokçu’ya da filmlerde ilk o yer verir. “O yıllarda, boyuna bosuna figürüne bakılarak oyuncu bulunurdu. Bütün ar­tistleri o şekilde topladık. Durmadan soruşturuyorduk. Bazen haber gelirdi. İşte bilmem kimin güzel kızı varmış diye giderdik. Bu defa da bize namussuz gözüyle bakıyorlardı.”

Sinemaya girdiği ilk dönemlerde Faruk Kenç’in tek sorunu oyuncu değildir. Film­lerini gösterime sokacak salon bulmakta da oldukça zorlanır. “Birçokları daha film başladığı zaman gün alıyordu sinemalar­dan. Bizim tabii o kadar imkanımız ol­madığı için film bitmeden herhangi bir angajmana giremiyorduk. Film bittiği zaman da gidiyorsun (O dönemde Türk filmi en ziyade Taksim Sineması’nda oy­nardı.) doluyuz, diyorlar. ‘Aman abi, yap­ma etme’ yalvarıyoruz. Şu şöyle olursa bu böyle olur, işte o zaman belki olur. Bin nazla filmimizi alıyorlar. Bazen film iş yapmasına rağmen, bir haftada film çıkıyor­du. Halbuki o kadar para, emek sarf etmişiz. 3-4 hafta oynayabilecek filmleri bir haftada çıkarıyorlardı. Çok ender, eğer iş yaparsa kalırdı. Mesela ‘Çakırcalı Meh­met Efe’yi yaptım. O çok iyi iş yaptı ‘Dertli Pınar' öyle... Onlar birkaç hafta oynadılar.”

Demokrat Parti zamanında ham filmin az ve geç gelmesi de Faruk Kenç'i ve o dönemin sinemacılarını yıpratan neden­lerden biridir. “Filmleri bekliyoruz, ha bugün gelir ha yarın gelir. Bankada biraz param vardı, filmleri beklerken para da suyunu çekti, filmler de gelmedi. Mec­bur kaldım yanımda çalışanları dağıt­maya. Bundan birkaç sene sonra film gel­meye başladı. Film geldi, bu sefer de Basın Yayın dağıtıyordu filmleri. Oradan bir filmlik, iki filmlik film almak büyük meseleydi. Velhasıl çok çektik.”

1967 yılında Şan Film’in sahibi Baki Üsküdarlı için yaptığı “Çöl Kanunu”, Faruk Kenç’in son filmidir. Ama bir süre daha sinema dünyasından uzaklaşamaz. “Sanayide Eğitim”, “Niçin Eğitim?” gibi birkaç tane eğitim filmi yapar. Fakat on­ları da satıncaya kadar akla karayı seçer. Bu ise, onun için son noktadır.

O günden beri Fanık Kenç, yaşamını biçimlendiren bu dünyayı uzaktan izliyor.

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları büyük oranda  orjinal halindeki gibi bırakılmıştır.