“Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” Üzerine Bir Değerlendirme - 1
Peyami Çelikcan - Makale October 31, 2014

“Osmanlı” ve “sinema” bir arada duymaya, düşünmeye ve tartışmaya alışık olmadığımız ve bu nedenle şaşırtıcı bir ilişki olarak çıkıyor karşımıza.

 

“Osmanlı” ve “sinema” bir arada duymaya, düşünmeye ve tartışmaya alışık olmadığımız ve bu nedenle şaşırtıcı bir ilişki olarak çıkıyor karşımıza. Ancak sinema tarihimize gerçekçi bir biçimde baktığımız zaman, bu ilişkinin hiç de yadırganacak bir özelliği olmadığını görmek mümkündür.

 

Osmanlı ve Sinema ilişkisinin aslında “olağan” sayılması gereken bir ilişki olduğunu göstermek amacıyla kısa bir tarihi değerlendirme yapmakta ve aslında olağan olan bu ilişkiyi biraz açmakta yarar var.

 

OSMANLI VE SİNEMA

 

1914’de çekildiği varsayılan Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılışı filminin milad olarak kabul edilmesi, 1914 öncesi sinema alanındaki gelişmelerin hak ettiği ilgiyi görememesine neden olduğu tespiti ile değerlendirmemize başlayalım. Sinema alanındaki ilk’lerin 1896 yılına kadar uzandığı ve bu tarihten itibaren geçen 18 yıllık dönemde sinemanın gelişmesi yolunda pek çok öncü adımların atıldığı bilinmektedir.

 

Bu bilgiler ışığında, sinema tarihimizin kendi bütünlüğü içinde yeniden ele alınması ve tanımlanması gereklidir. Lumiere Kardeşler’in 1895 yılında gerçekleştirdiği halka açık ilk gösterimden sadece bir yıl sonra, 1896 yılında, Yıldız Sarayı’nda Osmanlı hanedanı mensuplarına ve ardından Beyoğlu’nda halka açık ilk film gösterimlerinin yapılması sinema tarihimizin başlangıcı açısından çok önemlidir[1].

 

Bu ilk gösterimler, Osmanlı-Sinema ilişkisinin başlangıcını oluşturur ve İstanbul’da yeni bir “temâşâ” biçiminin gelişmesini sağlar. Nitekim ilk gösterimler, gördüğü ilgi üzerine geleneksel temaşa etkinliklerinin mekanlarına taşınır ve yeni bir “temâşâgerân” oluşmasına imkân verir. Gölge oyunlarının, orta oyunlarının sergilendiği mekânlar giderek  “canlı fotoğraf”ların gösterildiği mekânlara dönüşür. Fevziye Kıraathanesi’ndeki gösterimlerle yaygınlaşan ve popülerleşen yeni temâşâ biçiminin oluşturduğu yeni temâşâgerân’ın sinemaya gösterdiği ilgi başka mekânların da sinemaya açılmasına neden olur.

 

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi sadece film gösterimleri ile değil, yabancı sinematografçı’ların film çekim faaliyetleriyle de tanışır. Giderek artan bu faaliyetler, sinema alanında bir takım düzenlemeler yapılması ihtiyacını ortaya çıkarır. Böylece 1903 yılında sinemayla ilgili ilk yasal düzenleme yapılır. Bu arada, tiyatro salonları film gösterimlerine açılırken, ilk yerleşik sinema salonu hizmete girer. 1908 yılında Tepebaşı’nda açılan Pathe Sineması, sinemaya gösterilen güçlü ve kalıcı ilginin bir göstergesi olur.

 

1911 yılına gelindiğinde ise, ilk filmler çekilmeye başlanır. Maneki Kardeşler’in çektiği Sultan Reşad’ın Manastır Ziyareti filmi, Avrupalı sinemacılar dışında Osmanlı vatandaşları tarafından çekilen ilk film olma özelliği taşır. İlk sinema dergisi ise 1914 yılında Sinema adıyla yayımlanır[2].

 

Bu genel özet ve değerlendirme, 1914 yılına kadar Osmanlı’da sinema alanında çok önemli gelişmelerin yaşandığını ve sinemanın toplumsal hayatta yer edindiğini ortaya koyar.

 

AVRUPALI SİNEMACILAR VE OSMANLI

 

Bu gelişmeler kadar önemli bir başka gelişme ise, Osmanlı topraklarında Avrupalı sinemacılar tarafından çekilen ilk filmler olur. Sinema tarihimizde yeterince yer bulamayan bu filmler pek çok açıdan önemlidir. Öncelikle Avrupalı sinemacıların İmparatorluk coğrafyasında çektiği filmlerle, Osmanlı halkları sinematograf ve sinematografçılarla ilk temaslarını kurarlar. 20. Yüzyılın başında kimsenin kameradan haberdar olmadığı bir ortamda, Avrupalı sinemacıların bu yeni cihazlarla Osmanlı sosyal hayatı içine dahil olması; film yapım sürecine tanıklık etmek ve filmlerin “nesnesi” ya da “öznesi” olmak gibi yeni bir deneyimin oluşmasına  katkı sağlar.

 

20. yüzyıl başında çekilen bu filmlerde, sözkonusu deneyimin nasıl oluştuğunu ve yaşandığını çarpıcı bir şekilde görmek mümkün. Bu filmlere bakarak, insanların sinematograf ve sinematografçılarla o dönemde kurduğu ilişkinin oldukça samimi ve dostane özellikler taşıdığını söyleyebiliriz. Yenilikler karşısında direnen değil ama yeniliklere açık bir toplumsal davranışın yansıması olarak yorumlanabilecek bu ilişkinin resmi düzeyde de karşılık bulduğu ileri sürülebilir.

 

Avrupalı sinemacıların Osmanlı topraklarında çektiği bu filmleri oldukça rahat koşullarda çektiği ve kendilerine herhangi bir müdahale yapılmadığı  görülmektedir. En azından filmlerdeki çekimlerde böylesi bir tedirginliğin yaşanmadığı gözlenmektedir. Dolayısıyla Osmanlı’nın bu döneminde sinemanın, ne halk, ne de devlet nezninde korkulan bir araç olarak değil, ilgi duyulan ve önemsenen bir araç olarak yer edindiği söylenebilir.

 

Avrupalı sinemacılar tarafından çekilen filmleri önemli kılan bir başka neden ise, Osmanlı topraklarının I. Dünya Savaşı ve sonrası koşullarını yansıtan birer görsel belge olmalarıdır. Sözkonusu filmler, dönemin sosyal hayatı, fiziksel koşulları, kültürü ve halkları hakkında oldukça detaylı bilgi sunmaktadır. Buna rağmen, Avrupa film müzelerinin sahip çıkıp arşivlediği ve restorasyonlarını yaptığı bu filmlerin çoğundan haberdar bile değiliz. Sözkonusu filmler, sadece sinemacılar açısından değil, tarihçiler, sosyologlar, antropologlar, mimarlar, sanat tarihçileri açısından da önemli birer tarihi belge olma özelliği taşımaktadır.

 

OSMANLI’DAN SİNEMA MANZARALARI

 

İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi, bu tarihi belge niteliğindeki filmleri gündeme taşımak amacıyla, başta Hollanda Eye Film Müzesi’nde olmak üzere Fransa, İngiltere, İtalya ve Avusturya film müzelerinde bulunan Osmanlı topraklarında çekilmiş filmlerden oluşan bir seçkiyi Türkiye’ye getirmeyi planladı.

 

Aylarca süren çalışmalar sonucunda, Üniversitemiz, Kino İstanbul ve İstanbul Modern’in işbirliği ile düzenlenen Sessiz Sinema Günleri (9-12 Ekim 2014) kapsamında özel bir gösterim programı hazırladı. “Yeni Temâşâgerân: Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” adıyla 10 Ekim 2014 günü İstanbul Modern Sinema’da gösterime sunulan filmler canlı müzik eşliğinde geniş bir seyirci katılımıyla izlendi.

 

Gösterilen filmler üzerinde tartışmaların da yapıldığı programda, programın kuratörleri Elif Röngen Kaynakçı ve Mariann Lewinsky tarafından filmler hakkında detaylı bilgiler de verildi. Kaynakçı ve Lewinsky daha önce benzer bir programı 28. Bologna Film Festivali kapsamında “Osmanlı’dan Görüntüler” adıyla düzenlediler. Her ikisinin de Osmanlı dönemi filmleri konusundaki uzmanlıkları, izleyicileri meşgul eden pek çok sorunun cevap bulmasına önemli bir katkı sağladı.

 

“Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” programı Avrupalı sinemacıların çektiği filmleri ilk kez kapsamlı bir şekilde izleyiciyle buluşturması açısından önemli bir boşluğu doldurdu. Etkinliğin bir diğer amacı filmler aracılığıyla yeni sorular, sorunlar üzerinde tartışmaktı. Tartışma kapısının açıldığını ve sözkonusu dönemde çekilen başka filmleri de izleyicilerle buluşturarak bu zeminin daha da güçlendirilmesi gerektiğini gördük.

 

SİNEMATOGRAFÇILARIN GÖRDÜKLERİ VE GÖSTERDİKLERİ

 

Programda yer alan filmlerin her biri, Avrupalı sinematografçıların Osmanlı’yı nasıl gördüklerini göstermesi bakımından da büyük bir önem taşıyordu. 20. Yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu siyasi koşullar ve Avrupa ülkeleriyle ortaya çıkan çatışmalı ilişkilerin belirlediği gergin ortam dikkate alındığında, Avrupalı sinemacıların Osmanlı topraklarında çektiği filmlere yansıyan bakış açısının merak edilmesi oldukça doğaldı. Avrupalı sinemacılar Osmanlı topraklarını nasıl görmüş ve yansıtmışlardı?

 

Avrupalı’nın doğu ve Osmanlı algısını oluşturan seyyahların seyahatnameleri [3]yerini sinematografçıların seyahat filmlerine bırakırken neler değişiyordu? Doğu ve Osmanlı, seyahatnamelerde olduğu gibi, filmlerde de egzotik, geri kalmış, barbar ve kötü olarak mı temsil ediliyordu? Bu ve benzeri sorular, programda yer alan filmleri merakla izleme dürtüsünü güçlendirmiş olsa gerek ki, gösterimlere ilgi yoğun oldu.

 

Filmlerin hepsi için geçerli ortak değerlendirmeler yapmak zor. Çünkü farklı türlerde ve farklı amaçlarla çekilmiş filmlerden oluşan bir seçki sözkonusu. Bu nedenle, filmler üzerine yapılacak bir değerlendirme için tür ve amaç farklılıklarını dikkate almak zorunluluk haline geliyor.

 

Osmanlı’dan Sinema Manzaraları programında toplam 20 film yer aldı. Gösterimi planlanan filmler içinden sadece bir tanesi Osmanlı’ya içten bir bakışı yansıtıyordu: Maneki Kardeşler tarafından çekilen ve  haber filmi türündeki Sultan Reşad’ın Manastır Ziyareti (1911) filmi. Diğer 19 film ise Avrupalı sinemacıların filmlerinden oluşuyordu. Ancak British Film Institute (BFI) arşivinden seçilen iki film elimize ulaşmadığı için gösterilemedi.

 

Geriye kalan 17 filmin  15 tanesi kurmaca dışı, iki tanesi ise kurmaca film türü içinde değerlendirilebilir[4]. Ana tür ayrımının yanısıra, alt-tür ayrımını da dikkate aldığımızda, kurmaca dışı filmleri üç alt-tür grubunda toplayabiliriz: Seyahat, haber ve propaganda filmleri. Kurmaca dışı 14 filmi kendi içinde sınıfladığımız zaman şöyle bir tablo karşımıza çıkmaktadır:

 

SEYAHAT FİLMLERİ

(10 Adet)

HABER FİLMLERİ

(3 Adet)

PROPAGANDA FİLMLERİ

(2 Adet)

Cezayir Dansları (1902)

Eye Film Müzesi Hollanda

Balkanlar (1912-1923)

Eye Film Müzesi Hollanda

Trablusgarp Savaşı(1912)

Roma Film Arşivi

Türkiye-İstanbul (1910)

Avusturya Film Arşivi

Osmanlı Ordu Kampı (1915)

Eye Film Müzesi Hollanda

Belgrat (1922)

Eye Film Müzesi Hollanda

Ani Bin Kiliseli Şehir (1911)

İngiliz Film Müzesi

Şam (1925)

Eye Film Müzesi Hollanda

 

İzmir (1911)

Eye Film Müzesi Hollanda

   

Makedonyalılar (1912)

Belçika Film Müzesi

   

Kahire’nin Arap Sokakları (1913)

Eye Film Müzesi Hollanda

   

Mısır, İskenderiye, Kahire (1913)

Bologna Sinematek Arşivi

   

Bosna’nın Başkenti Saraybosna (1915)

Eye Film Müzesi Hollanda

   

Türkiye (1915)

Eye Film Müzesi Hollanda

   

Karadağ (1922)

Eye Film Müzesi Hollanda

   


Tablo 1: Kurmaca Dışı Filmlerin Dökümü

 

Kurmaca dışı filmler içinde en erken çekileni Cezayir Dansları (1902) filmidir. En son çekileni ise Türkiye (1915) filmidir. Üç film Birinci Dünya Savaşı döneminde, 7 film ise savaştan önceki dönemlerde çekilmiştir. Filmlerin dökümüne ilişkin olarak verdiğimiz bu genel bilgilerden sonra, tek tek filmlerin nasıl bir Osmanlı manzarası sunduğuna bakabiliriz.

 

KURMACA DIŞI FİLMLER

 

Kurmaca dışı filmler, Richard Meran Barsam’ın da belirttiği gibi, sinemacının bakışını ve kamerasını gerçek durumlar, kişiler ve olaylar üzerine odakladığı türden filmlerdir[5].

 

Kurmaca dışı filmleri üç ana grupta ele alacağız. Seyahat, haber ve propaganda filmleri olarak sınıflandırdığımız kurmaca dışı filmler, dönemin koşullarına bağlı olarak farklı amaçlarla çekilmiştir. Savaşın daha az gündemde olduğu dönemlerde seyahat filmleri ön plana çıkarken, savaş koşullarında haber ve propaganda türünde filmler ağırlık kazanmıştır.

 

Gösterim programındaki filmleri kronolojik olarak sıraladığımız zaman, seyahat filmlerinden propaganda filmlerine yönelen bir eğilimin oluştuğunu söyleyebiliriz.  Bu nedenle, seyahat filmleri üzerinden değerlendirmemize başlamakta yarar var.

 

Seyahat Filmleri

Seyahat filmleri, Avrupalı izleyici için dünyanın değişik bölgerini tanıtmak amacıyla çekilen ve gösterilen film türüdür. 20. Yüzyılın başında hızla gelişen bu tür, Birinci Dünya Savaşı koşullarıyla yerini haber ve propaganda türündeki filmlere bırakmıştır.

 

En erken çekilen Cezayir Dansları (1902) adlı filmin Cezayir’de çekilip çekilmediği tartışmalı da olsa, filmde bir müzik grubu eşliğinde dans eden Cezayirli bir kadın ve erkek görüntülenmiştir. Danslar tipik olarak oriyantel dans olarak da adlandırılan göbek dansını etkileyici bir biçimde sunmaktadır. Filmin ilk sahnesinde yer alan ve Avrupalı olduğu anlaşılan bir erkeğin abartılı bir keyif içinde darbuka çaldığı da dikkat çekmektedir. 

 

 

Filmin restore edilmiş ve sonradan renklendirilmiş kopyası, zaten ilgi çekici olan dansı daha da ilgi çekici kılmış. Filmin ilk sahnesinden sonra benzer bir oriyantel dans sahnesi yer almakta ve hemen ardından İskoç erkeklerin dansı gelmektedir. Filmin farklı zamanlarda ve yerlerde çekilmiş dansların bir kolajı olduğu anlaşılmaktadır. Film Avrupalı’nın doğuya bakışının tipik özelliklerini, bir başka deyişle oriyantalistik bakış açısını yansıtmaktadır[6]. Doğu’nun basmakalıplaştırılmış egzotik cinselliği sinema üzerinden sergilenmekte ve haz kaynağı olarak sunulmaktadır.

 

1910 yılında çekilen Türkiye-İstanbul filmi yaklaşık 7 dakika uzunluğunda olup tam anlamıyla bir İstanbul panoraması sunmaktadır. Osmanlı döneminin ticaret ve ekonomi merkezi Galata, Pera, Eminönü görüntüleriyle başlayan filmde Eyüp çekimleri önemli bir ağırlık kazanmıştır. Filmi çekenlerin Eyüp’ü İstanbul’un en önemli manevi merkezi olarak gördüklerini ara yazılardan anlamaktayız.

 

Eyüp mezarlığını gösteren çekimler çok özenle yapılmış ve sonradan renklendirilmiş. Tarihi mezar taşları ve arka plandaki Haliç kompozisyonu erken filmlerde çok sık görmediğimiz estetik bir kompozisyonla çerçevelenmiş. Bu çekimler arasında kullanılan ara yazılarda “Her müslümanın ölünce gömülmek istediği kutsal bir yer” açıklaması dikkat çekiciydi. Eyüp sokaklarında çekilmiş aile görüntüleri de çok etkileyiciydi. Renklendirilmiş bu bölümlerde, Osmanlı aile yapısı, aile ilişkisi, kılık kıyafet biçimi çok iyi yansıtılmış. Eyüp mezarlığında yürüyen bir aile çekiminde çarşaflı iki kadınla birlikte yürüyen fesli ve papyon kravatlı erkek ilginç bir görüntü olarak dikkat çekti. Eyüp’te mezarlık dışında, Eyüp Camii çekimleri de yer almış.

 

Avrupalı sinemacılar açısından İstanbul’daki sebil ve şadırvanların önemli bir görsel malzeme olduğu anlaşılıyor. Bu filmde de, bu ilgiyi yansıtan epey çekim var. Sebillerden su içip yoluna devam eden insanlara, cami avlularındaki şadırvanlarda abdest alanlara, su içenlere ve güvercinlere yem atanlara oldukça geniş yer verilmiş.

 

Bu sahnelerin bir kısmında, kadın ve erkeklerin sinemacıların istekleri doğrultusunda hareket ettiklerini de görüyoruz. Çekime yardımcı olmak amacıyla kuşların havalanması için koşturan genç adamın, kuşlara yem atan kadınların sinemacılarla diyalog içinde hareket ettikleri anlaşılıyor. Bir başka deyişle, insanların kamera önünde istenilen rolü oynamaya gönüllü olduklarını görüyoruz.

 

Bütün bunlar, 1910 yılında İstanbul sokaklarında film çekmenin hiç de zor olmadığını, bir caminin avlusunda bile insanların film çeken yabancıların işlerini yapmalarına yardımcı olduğunu gösteriyor.

 

Kamera önünden tesadüfen geçen insanların bile kamera ile ilişkisinde sadece merak duygusunun öne çıktığı görülmekte. Bu insanların kıyafet biçimleri Osmanlı’nın son dönemlerindeki kültürel ortamı da çok iyi yansıtıyor. Kadınların olduğu kadar, erkeklerin kıyfetleri de dikkat çekici bir şekilde farklılıklar içeriyor.

 

İstanbul’a her gelen sinemacı için, Haliç ve Boğaz en önemli görsel malzeme olma özelliği taşıyor. Bu filmde de bu özelliği görüyoruz. Haliç, Dolmabahçe ve Ortaköy çekimleri tipik bir İstanbul manzarası sunuyor. Genel olarak ele alındığında film, zengin ve aynı zamanda estetik pek çok çekimle etkileyici bir İstanbul tanıtımı yapıyor. Bir seyahat filminin özelliklerini bütünüyle yansıtıyor. Filmi çekenlerin izlenimlerini ve tespitlerini yaratıcı bir biçimde  içermesi açısından bu filmi belgesel film olarak değerlendirmek de mümkün.

 

Progamda yer alan en ilginç filmlerden bir tanesinin Ani: Bin Kiliseli Şehir filmi olduğunu söylemek abartı olmaz. Avrupalı sinemacıların daha çok Osmanlı’nın büyük merkezlerine yöneldiği bir dönemde, Kars Ani’de film çekmenin dikkat çekici bir tercih olduğu söylenebilir.

 

1911 yılındaki koşullarda bile, Avrupalı sinemacıların Kars’a kadar gidip film çekebilmeleri üzerinde durulması gereken diğer bir konu. Filmin bir sahnesinde ünformalı kişilerin çekim yapılan mekan hakında kendi aralarında konuştukları görülmektedir. Tesadüfen çerçeveye girdiği anlaşılan bu kişilerin varlığı, Ani çekimlerinin askerlerin nezaretinde ve desteğiyle yapıldığının bir işareti olarak değerlendirilebilir.

 

Film Ani’deki tarihi dokuyu etkileyici bir biçimde yansıtıyor. Yıkılmış ve harabeye dönmüş binalar, kiliseler bölgenin bir zamanlar ne kadar önemli bir dini merkez olduğunu gözler önüne seriyor.

 

Bugün için önemli bir arşiv kaynağı olabilecek filmin çekildiği mekanlarda yapılacak yeni çekimler etkileyici bir karşılaştırma imkanı sunabilir.

 

1911 yılından bir başka film İzmirdir. İstanbul dışında, Avrupalı sinemacıların ilgi gösterdiği en önemli merkezlerden birisi de İzmir olmuştur. Bir liman şehri olan İzmir, Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli ekonomik ve kültürel merkezlerinden biridir. İki buçuk dakika uzunluğundaki İzmir filminin, filmde yer verilen bir resepsiyon için İzmir’e gelmiş bir heyet tarafından çekildiği ileri sürülebilir. Resepsiyondan ayrılan Fransız heyetine yapılan vurgudan Fransızlar tarafından çekildiği söylenebilir. Resepsiyon görüntüleri Yunan Patriği’nin beraberindeki din adamları ve Osmanlı heyeti ile binadan ayrılmalarıyla başlıyor ve ardından Fransız heyeti geliyor.

 

Bu görüntüler dışında, İzmir’in panoramik görüntüleri dikkat çekiyor. Dönemin mimari dokusunu yansıtan bu görüntülerle filmin devamındaki görüntüler hem görüntü kalitesi, hem de çekim tekniği olarak oldukça farklı özellikte. Konak, Kemeraltı ve Körfez görüntülerinin de yer aldığı filmde en ilginç sahne, kadınların resepsiyon alanını demir parmaklıklar arkasından izlediği bölüm. Ara yazı nedenini açıklıyor: “Burada kadınlar resmi resepsiyonlara katılamıyorlar ama meraklarını engellemek de mümkün değil.” Ancak kadınların yanında resepsiyona katılamayan erkekleri de görüyoruz. Çekimlerden tören alanının halka kapalı olduğu, bunun için de insanların parmaklık arkasından töreni izlemeye çalıştığı anlaşılıyor.

 

1912 yapımı Makedonyalılar filmi  Fransızlar tarafından çekilmiş olmasına karşın Belçika Film Müzesi’nde yer almaktadır. Filmde Vodina, Karaferya, Kanteria gibi Makedon şehirlerinden görüntüler yer almaktadır. Her şehre ilişkin panoramik görüntülerin yer aldığı film, Osmanlı döneminin izlerini etkileyici bir biçimde yansıtmakta. Camiler, binalar, köprülerle mamur edilmiş Makedon şehirlerindeki gündelik hayata ilişkin görüntülerde pazar yerleri ağırlık kazanmakta.

 

Eski Türk Mezarlığı ara yazısı ile sunulan mezarlık çekimlerinin yanı sıra, bir Ortodoks cenaze merasimini yansıtan çekimlerin de yer aldığı filmdeki en ilginç sahnelerden bir tanesi, düğün sahnesidir. Kadınların coşku ve heyecanla halay çektiği düğün çekimleri 1912 yılındaki düğün gelenekleriyle günümüzdekiler arasında pek de fark olmadığını ortaya koyuyor. Yabancıların kullandığı kamera önünde oldukça rahat bir şekilde eğlenen kadınlar, döneme ilişkin oluşturulan kadın algısına uymuyor. Ancak bu algıya uyan görüntüler de yer almakta filmde. Camiye giden beyaz örtülü üç kadına dair çekimler çeşitli açı ve ölçeklerle vurgulanarak sunulmakta.

 

Makedonyalılar filmindeki balıkçı çekimleri dikkat çeken bir başka sahneyi oluşturuyor. Bu sahnede, çok sayıda balıkçı teknesinden atılan ağlar oldukça şiirsel görüntüler sunuyor.

 

1913 yapımı Kahire’nin Arap Sokakları filmi 1 dakika 32 saniye uzunluğunda bir seyahat filmi. Film bir sebil önünde kameramanın yönlendirmesi ile su içen geleneksel kıyafetler içindeki bir kadın ve ardından bir erkek görüntüsü ile başlıyor. Devamında Kahire sokaklarından ve pazarlardan çekimler geliyor. Avrupalı sinemacılar için pazar yerleri gözde çekim mekanları. Pazarlar yerel halkın resmedilebileceği zengin mekanlar olması ve geleneksel kültürü somut bir biçimde yansıtması nedeniyle önemli birer cazibe merkezi olagelmiştir. Pazar çekimleri içinde geleneksel yöntemlerle mesleğini icra eden bir marangoz dikkat çekmektedir.

 

Ancak Kahire’nin Arap Sokakları filminin en önemli sahnesi, tesadüfen çekildiği anlaşılan cenaze merasimi. Arap sokaklarında bir anda beliren cenaze kortejinin önünde, pantolon-ceketten oluşan gündelik kıyafetleri üzerine uzun etekler geçirmiş erkekler yer alıyor. Film sessiz olmasına rağmen grubun dualar okuyarak ilerlediğini anlıyoruz.

 

Film, Kahire’nin merkezinden kenar mahallalerine geçerek sonlanıyor. Son sahnede daha yoksul bir ortam içinde sokakta oynayan çocukları görüyoruz.

 

Aynı coğrafyayı konu edinen bir başka seyahat filmi olan Mısır, İskenderiye ve Kahire filmi de 1913 yılında çekilmiş. Alman Sinematek arşivinde yer alan ve arayazıları Almanca olan film, Bologna Sinematek işbirliğiyle restore edilmiş. İskenderiye limanını gösteren çekimlerle başlayan film, devasa ve modern bir liman şehri panaroması oluşturuyor.

 

İskenderiye çekimleri Arap ve Osmanlı mimarisinin çarpıcı örneklerini camii çekimleri üzerinden sunuyor. Kahire bölümü ise eski ve yeni Kahire sahnelerinden oluşuyor. Eski Kahire sahnesinde, eski şehrin sokakları ve insanlar dışında, arzuhalciye dilekçe yazdıran erkek ve kadın çekimleri dikkat çekiyor. Bu bölümün en uzun sahnesi ise ekmek yapımı. Bir grup kadının imece usuluyle ekmek yapımı aşama aşama çekilerek kurgulanmış. Bu sahnenin son çekimi ekmek hamurlarının üzerine üşüşmüş yüzlerce sineği yansıtıyor.

 

Yeni Kahire bölümü ise, modern ve gelişmiş bir şehir izlenimi oluşturuyor. Tramvayların, arabaların ve kalabalıkların yer aldığı çekimler Kahire’nin değişen yüzünü gözler önüne seriyor. Bu bölümde cenaze taşıyan bir grubun çekimi de yer alıyor. Film develere toprak yükleme ve taşıma işlemiyle bitiyor.

 

1915 yılında çekilen Bosna’nın Başkenti Saraybosna filmi de önceki seyahat filmlerinin özelliği taşıyor. Film, 400 yıla yakın bir zaman Osmanlı egemenliğinde kalmış Saraybosna pazar yerinden çekilmiş görüntülerle başlayıp ilerliyor. Pazar yerindeki insan manzaraları tipik bir Osmanlı şehrini yansıtıyor. Saraybosna çekimin yapıldığı dönemde, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliğindedir ama uzun Osmanlı dönemi kalıcı izler bıraktığı için şehrin kimliği henüz değişmemiş.

 

Arada bir batılı kadın ve birkaç batılı erkek dikkat çekiyor. Kamera ender görünen bu Avrupalıları çerçevelemeye özel önem gösteriyor. Kamera ile pazar yerindeki insanların ilişkisinde merak ön planda. Herkes kamerayı fark edince uzun süre kameraya bakıyor. Sokak satıcılarına odaklanan çekimlerden bir tanesi tesadüfen oluşan bir durum komedisine dönüşüyor. Satıcıdan aldığı yiyeceğe daha az para ödemek isteyen çocuğu, satıcı sert birşekilde azarlıyor ve çocuk gönülsüzce tezgahı terk ediyor.

 

Şehrin dokusu içinde Osmanlı dönemi imar faaliyetlerinden izler ön plan çıkıyor. Katırların yaygın bir nakliye aracı olarak kullanılması da sinemacıların oldukça ilgisini çekiyor. Buna dair birkaç çekim yer alıyor filmde. Filmin final sahnesinde ise bir askeri birliğin Saraybosna merkezindeki yürüyüşü yer alıyor. Saraybosna’nın müslüman kimliği ile askeri birliğin kimliği bir tezat oluşturmanın ötesinde, Balkanlar’daki Osmanlı döneminin sona erdiğini gösteren bir görsel kanıt olarak filmdeki yerini buluyor.

 

1915 yapımı bir başka film ise Türkiye. Adı Türkiye olmakla birlikte çekimlerin sadece İstanbul’a dair olduğu bu film, 1910 yılında çekilmiş olan İstanbul filmine benzer özellikler taşımaktadır. Sokaklar, sokaklarda yürüyen insanlar, satıcılar vs. Sokağa dair en çarpıcı sahnenin “İstanbul’un Berber Dükkanları” ara yazısı ile sunulan Eminönü’ndeki sokak berberlerini gösteren sahne olduğu söylenebilir. Bu sahnede, açık havada sıra sıra sandalyeler üzerinde traş olan erkekler kameraya gülümseyerek selam veriyorlar.

 

Filmin bir başka önemli sahnesi ise Haliç’e dair çekimlerden oluşmakta. Haliç’teki deniz trafiğini yansıtan çekimler çok şiirsel bir İstanbul görüntüsü oluşturuyor: Sandallar, yelkenliler, yandan çarklı vapurlar ve Batı’dan geldiği anlaşılan limana demirlemiş buharlı gemiler ve bunlara fon oluşturan Süleymaniye Camii, Galata Kulesi gibi İstanbul’un klasik sembolleri…

 

Film, 1915 koşullarında bile gündelik ritmini koruyan bir İstanbul panoraması sunuyor.

 

Seyahat filmlerinin sonuncusu 1922 yılında çekilen Karadağ filmidir. Pathe kameramanları tarafından çekilen bu film, Osmanlı toprağı olmayan ama Balkanlar’da yer alan nadir bölgelerden birisi olan Karadağ’da yaşayan kadın ve erkek görüntülerinin ağırlık kazandığı bir filmdir. 2 dakika 40 saniye uzunluğundaki film, dağ görüntüleri ile başlayıp dağlarda gezen Karadağlı erkeklerin ve ardından kadınların yakın çekim görüntüleriyle devam etmektedir. Film oldukça başarılı bir şekilde renklendirilmiştir.

 

[1] Özuyar, Ali, Türk Sinema Tarihinden Fragmanlar, Phoenix Yayınları, Ankara, 2013.

[2] Türk sinemasında ilk’ler konusunda bakınız: Türk Sinemasının  Kilometre Taşları (http://www.tsa.org.tr/#1)

[3] Seyahatnamelerde oluşturulan doğı imgesi hakkında bakınız: Erkan, Hilal: Hollywood Sienamsında Oryantalizm, Kırmızıkedi Yayınları, İstanbul, 2009, 68-116

[4] Kurmaca ve kurmaca-dışı film türleri konusunda ayrıntılı bilgi için bakınız: Çelikcan, Peyami: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Belgesel Sinemamızın İlk Yılları (http://www.tsa.org.tr/yazi/yazidetay/16/)

[5] Barsan, Richard Meran: Non-fiction Film-A Critical History, E.P. Duttuon, New York, 1973, s. 3.

[6] Sinemada oriyantalizm konusunda bakınız: Berstein, Matthew ve Studlar, Gaylyn: Visions of the East: Orientalism in Film, New Jersey, Rytgers University Press, 1997.