Sadi Çilingir: “Birkaç Hafta Siteyi Güncellemedim, Bakanlıktan Mail Geldi”
Barış Saydam - Söyleşi January 20, 2015

Sinema sevdalısı Sadi Bey’le, onuncu yılında Sadibey.com sitesini ve sektördeki sorunları konuştuk.

 

Sadi Çilingir, nam-ı diğer Sadibey, 1950 yılında Edirne’nin Uzunköprü ilçesinde doğar. Babasının memuriyeti nedeniyle ilkokulu Paşabahçe’de, ortaokulu Urfa’da, Ticaret Lisesi’ni Kırklareli’nde bitirir. İstanbul’da İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden ikinci sınıfta ayrılır. 1970’lerin başında Türkiye Elektrik Kurumu’nda çalışmaya başlar. Yirmi beş yıl Marmara Bölgesi’nde Kamulaştırma Teknisyeni, Harita Teknisyeni ve Kamulaştırma Şefliği yaptıktan sonra 1995 yılında emekli olur. Emekli olduktan sonra çeşitli işlerde çalışmaya devam eden Çilingir, 1999’da Pinema Filmcilik tarafından yayınlanan aylık Cinemascope Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ne getirilir. Haziran 2005’te de Sadibey.com’u açar. Sinema sevdalısı Sadi Bey’le, onuncu yılında Sadibey.com sitesini ve sektördeki sorunları konuştuk.

 

Sinemaya ilk gitmeye başladığınız yılları hatırlıyor musunuz?

 

İlk film olarak hafızamda Paşabahçe’de izlediğim, sanıyorum 1960-62 civarı olsa gerek, Kendi Kendine Küçülen Adam (The Incredible Shrinking Man, 1957) diye siyah-beyaz bir film kalmış. Sonra Nevzat Pesen’in İkimize Bir Dünya (1962) filmini hatırlıyorum, Susuz Yaz (1963) keza sinemada izlediğim filmlerdendi. Umut (1970) filmini Yılmaz Güney’le beraber izledim. En büyük sevinçlerimden biri odur. Şan Sineması’na gitmiştim, saat 15.00 matinesine, Yılmaz Güney’de o gün oradaydı.

 

Sinematek Derneği’ndeki gösterimlere katılıyor muydunuz?

 

Sinematek’e sanıyorum 1969 civarında gitmeye başlamıştım. Tam tarihi hatırlamıyorum ama ilk kapandığı dönemden bir iki yıl önce gitmeye başladım. Şehvet Kurbanı (1940), Aysel Bataklı Damın Kızı (1934), Potemkin Zırhlısı (Bronenosets Potemkin, 1925) ve Sıradan Faşizm (Obyknovennyy Fashizm, 1965) gibi filmleri orada izledim. Haremde Dört Kadın (1965)’ı da ya orada ya da Sami Şekeroğlu’nun Türk Film Arşivi’nde izledim.

 

Bunları izlerken bir yandan da öğrencisiniz. Çalışma hayatı ne zaman başladı?

 

Çalışma hayatım 1970’lerde başladı. Benim iş yerim Ümraniye’deydi. Akşam işten çıkınca koştura koştura 18.45 matinelerine yetişmeye çalışırdım. İstanbul’da olduğum süre içinde çoğunlukla Beyoğlu’ndaki sinemalara giderdim.

 

Sinemaya geçişiniz nasıl oldu?

 

Elektrik kurumunda harita teknisyeni ve kamulaştırma elemanı olarak çalışıyordum. 1995’e kadar orada çalıştım. Son senemde Marmara Bölgesi’nin kamulaştırma şefiydim. Kamulaştırma biliyorsun devlet adına arazi alma işi. Marmara Bölgesi’ndeki trafo merkezleri, yüksek gerilim hatlarının geçtiği güzergâhlardaki arazilere hattı işleme işleriyle uğraşıyorduk. 1994’te Tansu Çiller döneminde, tasarruf tedbirleri kapsamında emekli olmam istendi. Biz o dönemde devlette sendikalı işçi olarak çalışıyorduk. Dolayısıyla ücretler fazla geldiği için 94’te devlet tasarruf tedbirleri diye bir şey çıkardı. Yirmi beş yılı dolan ve devlette sendikalı işçi olarak çalışan herkes emekli olacaktı. Çok acı oldu. Hep üzülürüm ona. Cuma günü Müdür Bey dilekçeni ver, kendi isteğinle emekli olacaksın, dilekçeyi vermezsen de tazminat verip seni işten çıkaracağız dedi. Sonra iyi dedik, emekli olduk. Kırk beş yaşındaydım emekli olduğumda. İşten ayrıldım ama dışarıda o işe benzer bir şey yok. Sonra bir turizm şirketinde çalışmaya başladım. Bir müddet öyle gitti. Sonra bizim yaptığımız kamulaştırma işi özele devredildi. Bir iki sene de şantiyede çalıştım. O dönemde sinema merakımı da maddi bir getirisi olan bir işe dönüştürme fırsatı yakaladım. İstiklal Caddesi’nde bir filmden çıkmıştım sanıyorum. Tam Fitaş Sineması’nın önünden geçerken kırmızı halı sermişler. Birisi Sadi ağabey diye çağırdı. Galamız var (Salkım Hanımın Taneleri), buyurun gelin dediler. Tanımadım önce, tabii geliriz dedim. Meğerse o kişi şimdi Avşar Film’in ikinci adamı olan Murat Çiçek’miş. Filmi seyretmek için sinemaya girdik. O sırada ben de Sinema Gazetesi’nde yazı yazıyordum. Pinema Filmcilik’ten Pamir Demirtaş beni yazılarımdan tanıyormuş. Orada tanıştık. Özel kamulaştırma şirketindeki işimden de ayrılmama bir ay vardı. O sıralarda Pinema Filmcilik’in farklı aralıklarla ücretsiz bir şekilde çıkardığı Cinemascope diye bir dergi vardı. Bizim şirkete gel, bizim bir dergimiz var, onu organize et dediler. Olur dedim. İki sene sonra dergiden vazgeçildi. Dergi bittikten sonra da bir süre şirkette devam ettim. Kendimce orada başka işlerle uğraşıyordum. Fakat sonradan patrona gittim ve bana gerek kalmadıysa ayrılayım dedim. O da sağolsun, sen bizim filmlerin basın dağıtım işlerini yaparsın dedi. O şekilde basın tanıtımları yapmaya başladım. Yabancı filmlerin cazibesinin azaldığı bir dönemde Pinema Filmcilik’in de işleri yavaşladı ve ithalattan vazgeçmeye karar verdiler. Bir süre Avşar Film’de aynı işi yaptım. Sonra basın tanıtımlarında CD mevzusu ortaya çıktı. Tam o sırada internet de yaygınlaşmaya başladı. Avşar Film diziye yöneldi. Diziye yönelince yabancı filmi sonlandırdılar. Oradan da ayrıldım. Sadece ben değil, benimle birlikte diğer çalışanlar da ayrıldı. Küçük çaplı bir sirkülasyon yaşandı. Ayrılanlar 35mm. Filmcilik, Duka Film vb. küçük çaplı işletmeler kurunca, onlar da bizim filmlerimizin tanıtımını yapar mısın dediler. Baktım o sıra bir yoğunluk oldu, zorlanmaya başladım. Oğlum da Bilgi Üniversitesi Bilgisayar Bölümü’nden mezun. Baba, sana bir web sitesi yapalım, onun üzerinden bilgileri paylaşırsın dedi. Bir taraftan basına yazı yazıyorum, bütün şirketlerden bana dokümanlar geliyor. Fanatik sinemasever olunca onların kaybolmasına da gönlüm el vermiyor. Web sitesi açınca da hepsini yüklemeye başladım.

 

Sadibey.com 2005’te açıldı, değil mi?

 

2005 yılının Haziran ayında açıldı.

 

2005 öncesi filmlerin başlıkları siteye nasıl girildi?

 

Balıkesir’de bir belediye başkanı Selvi Boylum Al Yazmalım (1977) filmini çok seviyormuş. Afişini istedi. Avşar’dayken çalıştığım grafiker arkadaşlara kadar ulaşmış ama afiş yok ortalıkta. Afiş lazım. Bir tane orijinal afiş bulundu. Grafikerci arkadaşlara adam parasını verdi, orijinal afişi tarattırdı. Yapım şirketinden de izin alarak yirmi otuz tane bastırdı. Sonra ben bunun dijital afişini siteye yüksek çözünürlüklü koydum. Şimdi film 2005 öncesi, ona başlık açtım. O şekilde devam etti.

 

Sitede eski filmlerin vizyon tarihleri de yer alıyor.

 

Onların hepsi benim birebir not aldığım tarihler. Imdb de onları benden alarak ekledi. Çünkü bakıyorum 80’lerde hep Mart ya da Şubat 1980 diye geçiyor. Onları hep ben girmiştim.

 

Siteye gelen bültenler dışında içerik ekliyor musunuz?

 

Bulduğum her şeyi eklemeye çalışıyorum. Mesela Fatih Ürek fotoğrafları çıkıyor. Adamın filmleri de var. Bakıyorum fotoğraflar yüksek çözünürlüklü, onları da yüklüyorum. Flickr kullanıyorum.

 

Başlangıçtan beri arşivi aynı yerde mi tutuyorsunuz?

 

Tam tekniğini bilemiyorum ama oğlum onları yedekliyor. Bende, hanımda, oğlumda bir bilgisayar var. Yedekleme yaptığımız ayrı bir bilgisayar var. Bir de başka bir server var. Yani sistem beş altı yere sürekli aynı verileri gönderiyor ve güncelleme yapıyor.

 

Sadibey sitesi ilk kurulduğundan beri sürekli yeni eklenen verilerle birlikte büyüyor. Dolayısıyla gittikçe sorumluluk da artıyor. Bu sorumluluk sizi zorluyor mu?

 

Tabii o sorumluluk zorluyor. Bazen bunaltıyor. Bırakıvereyim diyorum ama devam ediyorum. Bir de başkasına da bırakamıyorum. Bazen yardımcı olmak isteyen meraklılar geliyor ama devamlılığı olmuyor. Hem de gerekli itinayı göstermezler gibime geliyor. O yüzden sürdürmeye çalışıyorum. Gittiği yere kadar gidecek.

 

Sitenin size maddi olarak herhangi bir geri dönüşü oluyor mu? Sonuçta emeğin dışında, bu siteyi sürdürürken maddi olarak da bir bedel ödüyorsunuz.

 

Bir getirisi yok. Kırk yılda bir reklam veren oluyor ama o da çok nadir.

 

Sizin yaptığınızı yapabilen bir firma neden yok, bunu neye bağlıyorsunuz?

 

Bizim gibi tutkulu sinemaseverlerde bir süreklilik var. Bende mesela 1970’ten bu yana sinemayı takip etme vasfı var. Şirketlere bakıyorsun, elemanları sabah dokuzda geleyim beşte gideyim diye düşünüyor. Ben geceyarısı on ikide bile bir şey olduğunda bilgiyi girip düzeltiyorum. Şirketteki adam ise önemsemiyor. Onlar da en nihayetinde ticari amaç için bu işi yapıyorlar. Bir şirketten beni aradılar. Abi şu konuda bir film kırk sene önce vizyona girmiş, bu film seyirci tarafından nasıl ilgi gördü, kaç kişi izledi diye sordular. Ben de kaç kişinin izlediğini söyleyemem ama filmin nasıl ilgi gördüğünü söyleyebilirim dedim. Sonra da ne yapacaksınız siz bunu diye sordum. Festivalde bu filmin konusuna benzer bir film görmüşler, onu ithal etsinler mi etmesinler mi ona karar vereceklermiş. Dedim, o sizin sorduğunuz film zaten sizin şirketinizin kendi filmi. Zamanında arşiv tutsalar... Muhtemelen tutuluyordur ama işlenmiyordur. Orada çalışanlar bilmiyorlar ki kendi şirketlerinin filmi olduğunu. Bu süreklilik meselesi.

 

Kendi filminin dokümanlarını isteyenler de oluyordur.

 

Bir şirket arıyor. Bizim 2007’deki şu filmimizin bizde materyali kalmamış, sizin sitede vardır, onları alabilir miyiz diyorlar. Sitede var, indirin oradan diyorum. Bu çok uzun sürüyor, bunun sizde CD’si var mı diye soruyorlar. Evde var iki bin tane CD, onların içinden CD’yi bulacağım da, göndereceğim. Bunu soran eleman da bir sene önce şirkete girmiş, arasa belki de arşivde bulacak.

 

Materyal yüklerken telif sorunuyla karşılaşıyor musunuz?

 

Şirket üç beş tane film getiriyor, bakıyor kazanç yok şirketi kapatıyor. Youtube da herhalde ücret ödenmeyince kapatıyor sayfayı. O olmasın diye 300-400 fragmanı Youtube’a yükledim. Sonra telif hakkını ihlal ediyorsunuz diye mail geldi. Türkiye’den bir filmin fragmanını yükledim. Bunu yüklemeye izniniz var mı diye bir mail attılar. İmzalı izin belgesi istediler. Filmin yapımcısı telif hakları için bir şirkete yetki vermiş, onlar da bunun için sürekli bir tarama yapıyor. Orada da bir zaaf var. Daha sonra Youtube’a eklememeye başladım, Vimeo’ya ekledim. Oradan da aynı uyarı geldi. Ben de şimdi fragman yüklemiyorum, şirketlerin eklediği linkleri veriyorum sadece. Artık kaybolursa kaybolur.

 

Bunlar sektörleşememenin getirdiği sorunlar aslında.

 

Aynı şeyleri sektörden meslek gruplarıyla da yaşıyoruz. Telefon açıyorlar seyirci sayısı, hasılat, vizyon tarihi vb. istatistikler istiyorlar sürekli. Vizyon tarihindeki raporlara gidip buluyorum, gönderiyorum. Kimse bunların kaydını tutmuyor. Bunlar bana nasıl geliyorsa, size de öyle geliyor. Görevli arkadaşa ya da sekretere söyle bunları dosyalasın. Birkaç hafta bilgisayarımdaki sorun nedeniyle vizyon bilgilerini giremedim. Kültür Bakanlığı’ndan e-mail geldi. Yani bir tuhaflık var. Biz sevdiğimiz için yapıyoruz, ama hiçbir kurum bunu yapmıyor. Filmler konusunda da öyle. Memduh Ün, Allah razı olsun Sami Şekeroğlu’ndan diyor. Adam filmi sinemalarda gösteriyor, parayı cebe atıyor ondan sonra filmi depoya fırlatıyor. Sami Şekeroğlu su alan depolardan o filmleri hep sırtında taşıyarak almış. 

 

Sektörde uzun süredir çalışan biri olarak gidişatı nasıl yorumluyorsunuz?

 

Yine gençlere bel bağlamak lazım çünkü bizim gibi sinemayı severek bu işin içine giren yapımcılar, yönetmenler, ithalatçılar olsun daha sistemli hareket etmeye başladılar gibime geliyor.

 

Biraz da festivaller ve yurtdışı ortaklıklarıyla birlikte uluslararası standartların dayatılması bunda etkili sanıyorum.

 

Tabii bu da onları zorluyor olabilir. Hatta bazı festivaller bu tür şeyleri sinema sektöründen daha çok ciddiye alıyor. Festivallerde de süreklilik sorunu var. Ama yerli sinema için festivaller önemli bir itici güç. Gene de Kültür Bakanlığı bünyesinde bununla ilgili bir çalışma yapılmalı.

 

Sinema salonlarının dijitale geçmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Sinema filmleri sinemada izlenmeli. Onu her şekilde korumak lazım. Üç boyutlu filmlere ben muhalifim, hiç sevmiyorum. Dijitalde sinemaskop kavramı da kayboldu. Dijitalin bir ebat formatı var mı bilemiyorum, eskiden 35’lik film 4:3’tü, onu panoramik ve geniş panoramik olarak gösteriyorlardı. Sinemalardaki muhtelif perdelere göre görüntüyü ayarlıyorlardı. Şimdi o da kalktı herhalde. Bazı salonlarda filmler eskinin panoramiği gibi oluyor, bazılarında sinemaskop gibi oluyor. Sinema salonlarına da bir standart getirmek lazım. Perde, koltuk aralığı, salon derinliği, yükseklik olsun… Perdede film seyretme ideali neyse o olmalı.