İki Belgenin Işığında: Geçen 100 Yılda Çocuk, Sinema ve Psikoloji
Ayşe Yılmaz - Belge January 26, 2015

Biri sinema ile yeni tanışan Osmanlı diğeri ise Cumhuriyet dönemine ait, TSA arşivinden iki farklı belge, tartışılan mesele ise aynı: Küçük çocuklar sinemanın fena tesirlerinden nasıl korunabilir?

 

Emniyet Müdürlüğü'ndeki bir polis müdürü tarafından İç İşleri Bakanlığı'na gönderilen 1916 tarihli arşiv belgesi,[1] 16 yaşından küçük çocukların sinema ve tiyatrolara gönderilmesi konusunu ele alıyor ve bu soruna dönemin ruhuna uygun çözüm önerilerinde bulunuyor.

 

Öncelikle Avrupa'daki durumla Türkiye'de yaşanılanlar arasında bir kıyaslama yapıyor. Avrupa'daki üst düzey gösterimlerle, daha aşağı seviyedekilerin farklı kesimden insanlara farklı şekilde sunulabildiğini, Türkiye'de ise ikisinin birbirine karıştırılması yüzünden çocuk ve kadınların ahlâkları üzerinde kötü tesirlerinin ortaya çıkma tehlikesine dikkat çekiyor.

 

Aşırı rağbet gören aşk ve cinayet türü film ve piyeslerin birçok çocuğu hüzün, ümitsizlik ve ahlâksızlığa sürükleyebileceğinden, oyuncuları taklit yoluyla bir takım suçlar işleyebileceğinden, henüz terbiye ve korumaya muhtaç 16 yaşından küçük çocukların bu tarz yerlere ancak Cuma veya tatil günlerinde ve yanlarında öğretmenleri eşliğinde gidebileceklerinin altını çiziyor.

 

Bu düşüncelerin ifade edildiği tarihten 25 yıl sonrasında, 1941 senesine ait diğer bir belgede yine hemen hemen aynı mesele ele alınıyor. Aynı coğrafya, aynı sorun... Tek fark Cumhuriyet yönetimi.

 

“Bizde filmlerin; kontrolsüzlük yüzünden bilhassa çocukların ahlâk bünyeleri üzerinde yaptığı tesirler ehemmiyetli görülmeye lâyık bir derecededir. Ya mevzuu çok derin ve şumullü oluyor çocuğun dimağını eziyor yahut çok heyecanlı oluyor çocuğun sinirleri üzerinde akisler uyandırarak günlerce uykusunda sıçramalar: ağlamalar görülüyor yahut da yaşı icabı görmemesi lâzım gelen aşk ve aile facialarının acı sonları belki hayatının sonuna kadar devam edip fena izler bırakıyor.

 

Asabi buhrana tutulmuş bazı hastaların hastalık menşeleri sinemadan olduğu asabiye mütehassıslarınca ifade edilmektedir. Aşk ve cinayet filmlerinin; ahlâk ve terbiye üzerindeki tesirleri çok açıktır. Artistler gibi boyanmak, giyinmek, onlar gibi yaşamak ve sinemada gördüğü bir cani ve haydud gibi hareket etmek istiyen çocuklar az değildir.

 

Faydası güneş kadar açık olmamakla beraber sigortasız kullanılan elektriğin yapacağı öldürücü tesir gibi kontrolsüz bırakılan sinema filmlerinin çocuklarımız üzerinde yapacağı muhakkak olan fena tesirlere meydan vermemek ve sağlık, sosyal terbiyelerine yarayacak filmler göstermek ve sinemayı bir mektep hâline koyabilmek için filmlerin kontrol ve tasnif edilmesi şarttır.”[2]

 

Bu döneme ait belgeye bakıldığında da, yine aynı konular üzerinde kafa yorulduğu görülüyor. Yalnız, soruna psikoloji açısından yaklaşılıyor ve sinema birçok hastalığın kaynağı şeklinde sunuluyor.

 

Çocuklara, mutluluk ve sağlık aşılayan, öğretici nitelikteki filmlerin gösterilmesi ve bunların, yatağa gitmeleri gereken saatlerde değil, gündüz vakitlerinde izletilmesi gerekliliğini gündeme getiriyor.

 

12 yaşını bitirmemiş çocukların sinema filmlerinin ezici ve yıpratıcı tesirlerinden kurtarılması için güneş battıktan sonra sinemalara alınmamaları gibi mühim konularda belli kanunlar çıkarılmasına ve bu uyarıyı dikkate almayanlar için de cezai yaptırımlar uygulanmasına yönelik tavsiyelerde bulunuyor.

 

Aradan geçen çeyrek asra rağmen çözüm arayışına devam edildiği ortada. Peki, tam bir asrın devrildiği bugüne gelindiğinde durum hangi aşamada?

 

Sinema ve dizilerin etki gücü tartışılmaz bir gerçektir. Bazıları düşünsel gelişimi, zekâyı, yaratıcılığı, araştırmacılığı, hayal kurabilmeyi ya da yaşamı keşfetme, anlamlandırma ihtiyacını olumlu yönde etkilerken, bazıları ise dikkat dağınıklığı, kendine yabancılaşma, bağımlılık, şiddet eğiliminin davranışa dönüşmesi, pornografi, ana dilin bozulması, bazen yoğun bir kaygı ya da korku duyulması gibi olumsuz sonuçlar doğurabilir.[3] Günümüzde gelinen nokta açısından tüm ahlâki bozukluğunun sebebi olarak sinemayı göstermek pek adilce değilse de, bunun gibi birçok probleme yol açtığı da göz ardı edilemez.

 

Şüphesiz çocuğa, yaşına ve gelişimsel özelliklerine uygun bilgilerin aktarımı, gerek kişilik gelişimi gerekse sosyal uyumu açısından en yararlı olanı.[4] Bununla ilgili kitle iletişim araçlarının aileler üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek için bütün ülkelerdeki gibi düzenlemeler yapılmış, “Basın Yasası”, “Küçükleri Muzur Yayınlardan Koruma Yasası”, “RTÜK Yasası” gibi yasalar da çıkartılmış. Hatta belediyelerin kanunlarına göre gündüzleri altı yaşından, geceleri ise on iki yaşından küçüklerin -çocuk filmleri ve oyunları dışında- sinema ve tiyatrolara girişi yasaklanmış. Ancak gelgelelim, bu düzenlemelere ne kadar uyulduğu şüphe götürür.[5] Çünkü hâlâ çocukların neyi, ne şekilde izlemeleri gerektiği bahsi muallâkta. Ne herhangi bir denetim söz konusu ne de bunun için bir adım atma teşebbüsü... ve henüz “İşte bu bir Türk Sineması örneği!” diyemediğimiz gibi, “İşte bu, çocuk sineması örneklerimizden biri!” diyebileceğimiz bir eser de yok ortada.

           

           

 

 

 

 

 

Umûmi:7886

Hususi:563

 

DAHİLİYE NEZÂRET-İ CELîLESİNE

 

Devletlü Efendim Hazretleri

 

Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti ifadesiyle vârid olan 12 Teşrîn-i Evvel [1]332 tarih ve 1139 numaralı tezkire[6]-i aliyye-i nezâret-penâhîleri cevabıdır. Umûm sinemalara on altı yaşından dûn[7] çocukların kabul edilmemesi hakkındaki mütâlaât-ı âcizânem[8] ber-vech-i zîr[9] arz olunur: Malum-ı âli-i nezâret-penâhîleri olduğu üzere vâdi-i terakkiye bizden evvel kadem-zen[10] olan Avrupalıların tecârib-i adîde[11] neticesi olarak her hususta gösterdikleri itina ve ihtisas dolayısıyla tiyatro, sinema gibi efradın terbiye-i ilmiye ve rûhiyelerinin tenmiye[12] ve tehzîbine[13] hâdim müessesâtı sunûf-ı beşerin seviyye ve derece-i irfanıyla mütenasiben tasnif ve gaye-i edebîye matuf olan tiyatrolarla süfehânın mazhar-ı rağbeti bulunan kafe-şantanları[14] yekdigerinden tefrik ettiği halde maatteessüf bizde şimdiye kadar bu cihet nazar-ı dikkati celb etmemiştir. Memâlik-i Osmaniyedeki tiyatrolar bazı müstesnalarından sarf-ı nazar maksad-ı tesis ve teessüsleri itibarıyla yekdigerine mütebâyin[15] ve mütezâdd[16] olan tiyatro ve kafe-şantanların imtizâcıyla[17] terekküb[18] etmiş birer dâr-ı sefâhet olup ekseriya avâm-ı nâsın fazlaca rağbet gösterdiği muâşaka[19] ve vekâyi-i cinâiyye gibi muhill-i ahlâk[20] vekâyii temsil ve teşhir ettikleri ve heyet-i temsiliyelerinin meşkûku’n-nesl[21] ahlâk düşkünü bazı esâfil-i nisvândan[22] teşekkül ederek sahnelerde münasebetsiz elbise iksâ[23] ve bî-edebâne evzâ[24] ve etvâr[25] irâe[26] ve kanto ve şarkı gibi hevâiyâta müteallik[27] şeyler söyleyerek terbiye-i milliye ve ahlâk-ı umûmiyyeyi bozmakta oldukları görülmektedir. Sâlifü’l-arz[28] mahallerin henüz devre-i tahsil ve terbiyede bulunan etfâl[29] ve bilhassa nisvân-ı İslâmiyye üzerindeki sû-i tesirâtı, istikbâl-i memleketi sukût-ı ahlâkîye sâik bir şekl-i tehdidkârîde bulunduğu ve bundan başka mevki-i temâşâya vaz olunan cinâî film ve piyeslerin bünye ve istidâda göre etfâli hüzün ve ye’se ve dolayısıyla atalet ve ahlâksızlığa sevk eylemekte olduğu ve bazıları tarafından da mazhar-ı hüsn-i telâkkî olarak ashâb-ı cerâimin[30] taklid ve temsili sevdasına düşerek bu sûretle daha küçük yaşda cerâime inhimâk[31] ve istidâd peydâ eylemekte bulunduğu cihetle herhalde on altı yaşından dûn yani muhtâc-ı terbiye ve himâye bir sinnde[32] bulunan çocukların lâ-ale’t-tayin[33] sinema, kafe-şantan kabîlinden olan tiyatrolara men-i duhûlleri[34] ve ancak Cuma veyahut tatil günlerinde bilhassa bu gibi mektep talebelerinin ve muallimleriyle birlikte gelen tâlibînin mekâtibin eyyâm-ı tatiliyyesine[35] tesadüf ve müktesebât-ı ilmiye ve terâkkiyât-ı fikriyelerine hâdim film ve piyesler mevki-i temâşâya vaz edilmek şartıyla küşâd[36] edilecek mahallere girmeleri husûsunun temini, ahlâk-ı umûmiyyenin selâmeti ve nesl-i âtînin muhafaza-i ismeti nâmına ve zabıta-ı ahlâkiyye teşkilâtı ile memleketin ahlâk-ı umûmiyyesinin faal bir nigehbân-ı müşfiki[37] olmasına azm eden zabıtanın muvaffakiyet-i icrââtı için pek musîb[38] bir tedbir bulunduğu arz olunur. Ol bâbda emr ü ferman hazret-i men lehü’l emrindir. Fi 1 Kânûn-i Evvel [1]332

 

Polis Müdir-i Umûmîsi

 

(İmza)

 

   

 

 

 

 

 

[1] BOA, DH.EUM.VRK Dosya Nr. 28, Gömlek Nr. 22, 18 Safer 1335/14 Aralık 1916.

[2] Başbakanlık Muamelât Genel Müdürlüğü Evrakı, Fon Kodu 030 10 0 0, Kutu Nr. 4 Dosya Nr. 22 Sıra Nr. 20, 3 Mart 1941.

[3] Solmuş, Tarık. Dizilerde Psikoloji ve Anormal Davranışlar. İstanbul: Doruk Yayınları, 2013. s. 11.

[4] Solmuş, Tarık. Sinemada Psikoloji ve Anormal Davranışlar. İstanbul: Doruk Yayınları, 2013. s. 22.

[5] Gökdağ, Prof. Dr. Dursun. Aile Psikolojisi ve Eğitimi. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2002. s. 208.

[6] Tezkire: Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek üzere alınan resmi vesika.

[7] Dûn: Aşağı, aşağıda, altında.

[8] Mütâlaât-ı âcizâne: Âcizane düşünceler.

[9] Ber-vech-i zîr: Aşağıda geçtiği üzere.

[10] Kadem-zen: Ayak basmak.

[11] Tecârib-i adîde: Çeşitli tecrübeler, deneyimler.

[12] Tenmiye: Artırmak, geliştirmek.

[13] Tehzîb: Güzelleştirmek, ıslah etmek.

[14] Kafe-şantan (Café chantant): Kahvehane.

[15] Mütebâyin: Birbirine uymayan, zıt.

[16] Mütezâdd: Birbirine zıt.

[17] İmtizâc: Uygunluk, uyuşma, karışabilme, birbirini tutma.

[18] Terekküb: Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.

[19] Muâşaka: Karşılıklı aşk ve muhabbet.

[20] Muhill-i ahlâk: Ahlâkın bozulması.

[21] Meşkûku’n-nesl: soyu belirsiz.

[22] Nisvân: Kadınlar.

[23] İksâ: Giydirmek.

[24] Evzâ: Haller, durumlar.

[25] Etvâr: Tavır ve davranışlar.

[26] İrâe: Göstermek.

[27] Müteallik: İlişkin.

[28] Sâlifü’l-arz: Daha önce adı zikredilen, beyan edilen.

[29] Etfâl: Çocuklar.

[30] Ashâb-ı cerâim: Suçlular.

[31] İnhimâk: Bir şeye düşkün olma.

[32] Sinn: Yaş.

[33] lâ-ale’t-tayin: Gelişigüzel, rastgele.

[34] Men-i duhûl: Girmelerine engel olunması.

[35] Eyyâm-ı tatiliyye: Tatil günleri.

[36] Küşâd: Açma, açış.

[37] Nigehbân-ı müşfik: Merhametli gözcü, bekçi.

[38] Musîb: İsabetli.