Erhan Tuncer: ''Bu, Cümleli Oynayanların Hikâyesi Esasında''
Barış Saydam - Söyleşi 03 Şubat 2015

"Benim tavsiyem şu; bu hikâyeyi okusunlar, sonra da arkadaş anılarındaki hikâyeleri okuyup boşlukları doldurmaya çalışsınlar. Oturan yerler de oturmayan yerler de olacaktır ama zaten Yadigar Ejder bu."

 

2009 yılında kurulan Üçüncü Adam blogunda sinemamızın “üçüncü adamlarının” hikâyelerini yazan, onlarla ilgili görseller, bilgiler ve belgeler paylaşan Erhan Tuncer, geçtiğimiz aylarda kendi tabiriyle üçüncü adamlar içinden en sevdiği oyuncu olan Yadigar Ejder’le ilgili bir kitap hazırladı. Yadigar Ejder’in ölümü üzerindeki muammadan yola çıkarak, önce onunla çalışan yönetmenlerle, oyuncularla ve set çalışanlarıyla görüştü. Daha sonra da ailesine ve yakınlarına ulaştı. Uzun ve titiz bir araştırmanın sonucunda Ejder’in hayat hikâyesindeki pek çok nokta aydınlığa kavuşsa da, kitap aslında bir yandan da Ejder’in hayatının anlatılanlardan çok daha ilginç olduğunu da ispatlıyor. Kitabın en önemli özelliklerinden biri de sadece Yadigar Ejder üzerine olmaması. Aynı zamanda Türk sinemasına emek veren bütün vefakâr oyuncuların da hikâyesi anlatılan. Bu yüzden bizler de Erhan Tuncer’le hem kitabı ve Yadigar Ejder’i hem de üçüncü adamları konuştuk.

 

Üçüncü adamlarla ilgili yazı yazmaya ne zaman ve nasıl başladın?

 

2008’in Eylül-Ekim ayları gibi karakter oyuncusu diyebileceğimiz, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Sait Faik’in, Orhan Kemal’in oyunlarında yer almış Savaş Başar diye bir oyuncu var. Devlerin Aşkı (1976) filmindeki Süreyya karakteri. Savaş Başar, grafiker arkadaşım Gürkan Bayar’la bizim tutkumuzdu, çok seviyorduk. Niye bu adamın çok fazla filmi yok diyorduk. Onun üzerine biz bir Savaş Başar grubu açalım Facebook’ta dedik. Savaş Başar’ın oğlu Kemal Başar bize ulaştı. Bizi yüreklendirdi. Çok güzel bir şey yapmışsınız, babamı hatırlamanız çok mutluluk verici bir şey dedi. Onu araştırma, onun filmlerinden parçalar bulma, onunla ilgili bir çalışma yapma sürecinde benim bir süredir aklımda olan filmlerde dayak yiyen adamlar, her filmde bakkal, manav olan adamların kim olduğuyla ilgili de bir araştırma süreci başladı. Bir de kitapta da bahsettiğim gibi halam bizimle birlikte yaşamakta. Yurtdışındaki birçok sinema yıldızına yazan, onlardan kartpostal isteyen sinema tutkunu biri. Ben de televizyon başından kalkmadan Türk filmlerini sıklıkla izleyen biriyim. Onun yönlendirmeleriyle, verdiği bilgilerle bende de bir süre sonra bir bellek oluşmaya başladı. Hatta bazen ilgilendiği aktör ve aktrislerin kiminle evli olduğuna, ailesine kadar biliyordu. Halam bana bu sevgiyi aşıladıktan ve benim de sinema ve edebiyat tutkumdan kaynaklı, hep bir ötekinin, esasında en çok anlatılması gerekenin hikâyesi üzerine bir şeyler yapma gereği duydum. Bu alanda bir boşluk olduğunu, pek fazla çalışma yapılmadığını fark ettim. Mesut Kara’nın Artizler Kahvesi diye bir çalışması vardı. Orada Kazım Kartal, Süheyl Eğriboz gibi isimler yer almıştı ama oradakiler daha çok yardımcı karakterlerdi. İkinci adamlar. Yani Türkan Şoray, Cüneyt Arkın afişin en tepesinde, Erol Taş, Yıldırım Gencer’in isimleri altta yer alıyordu. Bir de afişte hiç olmayanlar var. Benim esasında ilgi duyduğum şey o afişte olmayanlardı. Hatta jenerikte de olmayanlardı çoğu kez. Bununla ilgili Süheyl Eğriboz’la söyleşi yaptığımda, 60’larda iki yüz elliye yakın film çevriliyordu, ben onların yüzünde oynuyordum, kaç filmde oynadığımı bilmiyorum demişti. Çoğunun jeneriğinde yok çünkü. Bu biraz hobi gibi başladı aslında. Onların resimlerini filmlerden alalım, bir grafiker arkadaş onları düzenlesin, bir blogumuz olsun dedik. İsim olarak önce “karakter oyuncuları”, “sinema emekçileri” gibi isimler düşünüyorduk, sonra Üçüncü Adam isminde karar kıldık. 2009 yılında kuruldu blog. Blogta ilk Savaş Başar’ı anlattık, onun filmografisine yer verdik. Bu süreçte benim Sait Faik, Orhan Veli ve Orhan Kemal’e tutkum, onların eserlerinde bahsettiği insanların peşine düşmemle de isimsiz kahraman diye nitelendirilen, çoğu kez figüran denilen, figüran olmadıklarına benim bas bas bağırdığım insanları anlatmaya, tanıtmaya çalıştık. Hobi olarak başladı ama artık bir misyon benim için. Pek çok oyuncunun çocukları, tanıdıkları, arkadaşları fotoğraflar, belgeler, anılar yolluyor. Bir banka oluşuyor şu an.

 

Figüran, karakter oyuncusu, üçüncü adam tanımları birbirinden farklı şeyler ama başrol dışındakiler için bizde genelde bu üç tanım da kullanılıyor. Bunlar arasındaki farkları biraz da konuşalım istersen.

 

Bloga ilk başladığım zaman bütün karakter oyuncularına figüran deniyordu. Erol Taş’a bile bazen. Bunun aslında iki tane tabiri var; biri figüran, diğeri de Cüneyt Arkın’dan dayak yiyen adam. İnsanlara Mehmet Uğur kim dediğinizde tanımıyor, ama resmini gösterdiğinizde bu Cüneyt Arkın’dan dayak yiyen adam ya da figüranlardan bu diyorlar. Figüran kelimesi beni çok sinirlendirmeye başlamıştı, çünkü onlar figüran değil, oyuncu. Bunlar filmlerde ciddi roller alan, filmlerin dramatik yapısına etki eden kimseler. Günümüzde bile repliksiz oyuncuya 20-30 TL verilir, replikliyse 50 TL olur. Hatta figüran ajanslarında hep şu konuşulur: Replikli mi gittin repliksiz mi, cümle mi cümlesiz mi? Bu, cümleli oynayanların hikâyesi esasında. Ben karakter oyuncuları içerisinde kavgacı karakter oyuncuları olduğunu, ayrıca bir de karakter sınıfı olduğunu, üçüncü adamların Erol Taş’lardan Yıldırım Gencer’lerden ayrılması gerektiğini belirttim. Üçüncü adamlar temelini kavgacı karakter oyunculardan alıyor. Ardından normal karakter oyuncuları, yani bakkal, hâkim, garsonlardan devam ediyor. Bir sonraki adımı da yardımcı karakterler oluyor. Onlar da Erol Taş, Yıldırım Gencer ve Suzan Avcı gibi oyuncuların oluşturduğu bir düzen. Sonrasında da birinci adamlar var. Bununla ilgili Necdet Kökeş’le bir tartışma yaşadık. Onunla ilk tanışmaya gittiğimde, dedim ki ben üçüncü adamlar üzerine bir blogta yazıyorum, sizinle de bu blog için bir söyleşi yapabilir miyim? Ben üçüncü adam filan değilim, ben oyuncuyum dedi. Ben yardımcı oyuncuyum, kabul etmiyorum bunu ve röportaj yapmıyorum dedi. Anlatmaya çalıştım, bir süre geçti sonra. En son belgeselini yapmaya karar verdiğimizde, Kadıköy’de vapurdan inerken üçüncü adam dedi. Cüneyt Arkın birinci adam, Erol Taş ikinci adam ben de üçüncü adamım. Kafasında tanımladı. Karakter aktör/aktristliği için de ayrı bir parantez açmak istiyorum. Belgeselin çekimleri sırasında Engin Ayça ile konuştum. Benim bu tezimi Engin hoca daha akademik bir dille anlattı. Avukat rolü bir oyuncu için bir karakterdir aslında. Başrol de olabilir, ama finalde bir avukatı canlandıracaksa küçük bir karakteri oynar. Aynı oyuncu aynı rolde birden fazla filmde ve sürekli oynamaya başladığında ve onun avukatı oynaması yalnızca tipolojik bir özellik taşıdığında bu onların tiplemeye dönüşmesine neden oluyor. Sinemamızda hiç derinlemesine bir avukat karakteri görmedik. Ya da bakkal, manav… Onların iç dünyalarını hiç görmedik.

 

Zaten sinemamızda karakter dediğimiz şey çok nadiren ortaya çıkıyor. Genelde filmler tiplemeler üzerinden gidiyor.

 

Evet, Zebercet’i filan saymazsak çok az. Bu tarz bir kodlamanın içinde bazen ben de “unutulmaz karakter” oyuncusu filan diye yazarım. Sonradan düşündüğümde şu aklıma geldi: Böyle diyoruz ama abartmıyor muyuz acaba? Dustin Hoffman da karakter oyuncusu olarak anılıyordu ilk çıktığı dönemlerde. Andy Serkis karakter oyuncusu değil mi? Bir insana esasında aktör denilebilmesi için çok fazla katmanın olması gerekiyor. O rolü düşünebilme, o rol üzerine çalışabilme, o rolün kostümünü, yürüyüş biçimini çalışması gerekiyor. Bunlar bizde yok. Karakter canlandıran aktörler biz çoğu kez senaryo dahi okumuyorduk der. Biz sete geliyorduk, doktoru oynayacaksınız, öleceğini söyleyeceksiniz, alın önlüğü giyin diyorlardı bize, biz de onu söylüyorduk derler. Çoğu kez hangi filmde oynadık, nasıl bir roldü, filmin neresinde yer aldık bilmiyorduk diyorlar. Şimdi rolü üzerine çalışmayan birine aktör/aktris denilebilir mi? Bizde oyuncuların tipolojik özellikleri belirginleşir. Kavgacılar belli bir gruptur. Artistler kahvesine ya da oyuncuların bulunduğu kahvelere (özellikle Niyazi Vanlı’nın figürasyon ofisine) gidip, kavga sahnesi çekilecek, bana on tane kavgacı ayarla denildiğinde İhsan Gedik, Süheyl Eğriboz, Kudret Karadağ gider. Bir meyhaneci gerekiyor, Faik Coşkun. Arap Celal boştaysa o gelsin. Babacan bir polis gerekiyor, Hulusi Kentmen. Bu tarz roller artık onların üstüne oturmaya başlıyor. Temelinde hepsi oyuncu ama temel özellikler açısından kavgacı karakterler, karakter oyuncuları ve benim üçüncü adamlar diyerek daha genel bir çerçevede topladığım bir kavram altında onları toplamak mümkün. Çünkü bir kez daha altını çiziyorum figüran değiller. Figüran bir gazinoda, bir parkta, bir meyhanede, sınıfta diyaloglu bir şekilde dâhil olup hikâyenin dramatik yapısına etki edenin dışındaki herkestir. Esasında sinematografik anlatımda bir obje de figürandır. 

 

Peki Yadigar Ejder’i senin için öne çıkartan, onun üzerine bir kitap hazırlamana neden olan şey neydi?

 

Esas neden Yadigar Ejder’i çok sevmem. Benim takıntılı olduğum dört beş tane karakter aktörü var. Bunların en birincisi Yadigar Ejder, sonra Reha Yurdakul, İhsan Yüce, Süheyl Eğriboz. Bu üç dört isim benim için ayrıca özeller. Hepsini çok seviyorum, hepsinin hayatına dâhil olmaya çalışıyorum. Özellikle kavgacı karakter oyuncuları benim için çok önemli. Müthiş anıları var. Kolektif bir iş yapmanın temelidirler. Sette ışık taşıyan, set ekipmanlarını taşıyan, minibüs bozulursa arkadan ittiren adamlardır onlar. Ama onların içinde Yadigar Ejder en üstteydi. Bunun en temel sebebi yaklaşık iki metreye yakın bir adam, sürekli birileri dövüyor onu, sürekli bir yerlerden düşüyor, sürekli ona gaddarca hareket ediliyor. Benim gözümde o başrol karakterinin amacına ulaşmak için kötüyü yenmeden önceki son durağı. Kitapta yazdığım gibi, çizme bulamıyorlar ayağını çizme gibi boyuyorlar, toprakta defalarca koşturuyorlar. Benim en çok dikkatimi çeken özelliği şu: Bir filmde Kemal Sunal’la kafa kafaya bir rolde, öbür filmde ismi bile yazılmıyor, arkadaki kavgacılardan biri. Bu kadar tutarsız bir filmografi ben hiç görmedim. Ne İhsan Yüce’de ne de Kadir Savun’da. Kadir Savun öyle başlamıştır öyle gitmiştir. Ama Yadigar Ejder öyle değildir. Tipolojik ve fiziksel özelliklerinden dolayı değerlendirilmiş, sömürülmüş, istenilen alınmış ve ardından şimdi sen git kavgacıyı oyna denmiş. En iyi para kazandığı dönemler Kemal Sunal’la birlikte film çevirdiği dönemler. Gerzek Şaban (1980), Devlet Kuşu (1980), Doktor Civanım (1982) dönemi. Ne kadar kabiliyetli olduğunu da Devlet Kuşu’nda göstermiştir. Ama o şans fazla tanınmamıştır. Bir ikincisi de bir insan düşünün, aynı mahallede oturuyorsunuz ve komşunuz bir gün mahallede ölüyor. Bakkal ayrı manav ayrı anlatıyor. Biri diyor orada öldü, diğeri yok şöyle öldü diyor.

 

Kitabı okurken Rashomon filmini izler gibi Yadigar Ejder’in hayat hikâyesini okudum. Kendisi anlatsa muhtemelen o da farklı anlatacak.

 

Evet, kendisi de farklı anlatacak. Şunu düşündüm. Bir insan sefalet çekebilir, kötü şartlarda yaşayabilir, sıkıntı çekebilir. Başroller dâhil her karakter aktörü çekmiştir bu sıkıntıları ama parkta donarak ölemez. Bunlar en kötü koşullarda birbirlerine yardım eden insanlar. Necdet ağabeyin cebinde bir TL’si varsa, elli kuruşunu götürüp Yadigar Ejder’e verir. Onun soğukta parkta donarak ölmesinin imkân ihtimali yok. Ama böyle bir yazı yazılmış. Bunu araştırdım sektörde çalışan bir gazeteci yazmış. Onun hassasiyeti dikkat çekti. İnsanlar üzüldü, bir ajitasyon doğdu. Bu benim garibime gitti, çünkü bu kadar tutarsız anlatımları ben hayatımda görmedim. Süheyl ağabeyle söyleşi yaptığımızda içeceğine alkol kattılar dedi. Aile dostlarından birkaç tanesi ben bizzat Taksim Parkı’nda yatarken gördüm dedi. Sonra öğrendim ki arada gidip orada yatıyormuş. Bu kadar tutarsızlıklarla dolu bir hikâyenin ardında normalin ötesinde dışlanmışlık ya da kendini dışarıda tutma tercihi aradım. Kendi kendini hep dışarıda tutmuş. Nerede kalacağını, nerede yaşadığını, ne zaman çıkacağını kimseye söylememiş. Tabiri caizse kimseye eyvallahı olmamış. İstanbul’da pek çok akrabası olmasına rağmen hiçbirinin yanına gidip onlarda kalmamış. Sıkılgan bir hürkan. Bütün bu süreçler beni bir araştırmanın içine itti. Süheyl ağabeyin içeceğine alkol kattılar ve mezarı kimsesizler mezarlığındadır gibi sert bir açıklama yapmasından sonra grupta bir yankılanma oldu. O sıralarda Facebook grubunun takipçi sayısı bin civarıydı. Attığım bir fotoğraf 20-30 beğeni alıyordu. Hüseyin Alemdar’dan mezarının Kulaksız’da olduğunu öğrenip oraya giderek mezarın fotoğrafını çektiğimde 250 gibi bir beğeni aldı ve ben bu ilgiye hayret ettim. O başka bir kapıyı açtı. Önce oyuncu arkadaşlarına sordum. Mezarının fotoğrafının altına yorum yazanlara mail yoluyla ulaştım. Telefonla aradım. Işık şefi Mesut Sandıkkaya’nın çok katkısı vardır. Sonra bu bir tür dosya haline geldi blogda ve büyük bir yankı uyandırdı. Bununla ilgili pek çok teşekkür maili aldım. Ama hep bunları okurken, eksik var, şu da var gibisinden mailler bekledim. Yankının azaldığı bir dönemde bana Özlem Erdoğan Çelik’ten bir mail geldi. Ben Yadigar Ejder’in yeğeniyim, emeğiniz için teşekkür ederim. Doğru bilgiler şu şekildedir diye bir iki cümlelik bir şey yazmış. Ona sosyal medya üzerinden ulaşmaya çalıştım, mesajlarım gitmedi. En son Facebook’tan ücretli bir şekilde mesaj attım. Sizi isterseniz annemle görüştürebilirim demesiyle başlayan geri dönüşü sonrası, dosya olarak başlayan çalışma bir kitap haline geldi. Kitabı hazırladım ama yarın bir gün yine biri çıkıp farklı şeyler söyleyebilir. Yaşayış tarzıyla ilgili pek çok şeyi netleştirdiğimi biliyorum. Ölümüyle ilgili çok yakına kadar indim. En son onunla çalışan Günay Kosova anlattı, ama biri çıkıp şu filmde de oynamıştı derse, evet oynamıştır. Hatta kitap çıktıktan sonra birkaç akrabasından yeni fotoğraflar geldi.

 

Annesiyle olan ilişkisi ve sonrasında aile fertlerinin Yadigar’a yaklaşımı da çok trajik.

 

Bir dönem çok ciddi tavır alınmış, dışlanmış. Kız kardeşi ciddi, ağır rahatsızlıklar geçirmiş. Şimdi o inatla Yadigar anneme vurdu diyor. Ama onun eşi hayır vurmadı diyor, kavga anında eli çarptı diyor. Ne olursa olsun olayı Yadigar’a bağlıyorlar. Çünkü ailedeki en iri yapılı adam o ve annenin o dönemde marazlı olmasına bir vesile oluyor. Bu yüzden bütün aile ona ister istemez psikolojik ve duygusal anlamda sırtını dönüyor. Ama bu asla iletişimi koparma durumu değil. Daha sonra sürekli arayıp Sivas’a gel, oralarda aç kalma, gel burada kal diyorlar. Yani asla aile tarafından dışlanmış bir insan değil.

 

Yadigar Ejder’in 80’lerin başından sonra oynadığı filmlerin sayısında ciddi bir düşüş yaşanıyor. Bunu nasıl yorumluyorsun? Yeşilçam’daki yapımcıların bir ambargosundan söz edilebilir mi?

 

Çok belirgin bir nedeni açıkçası yok. Şu olaydan sonra Yadigar Ejder’e sırtlarını döndüler diye bir olay yok. İki tane rivayet var. Bunları kitapta yazdım, Akşam’daki söyleşide de Arzu Hanım’a söyledim. Sonra bazı yerler onu alıp manşet yapmışlar: Kemal Sunal’a attığı tokat sonu oldu diye. Halbuki ikisi de rivayet. İsmini şu an hatırlayamadığım bir prodüksiyon amiri Kemal Sunal’ın Yadigar Ejder’le ilgili böyle bir ambargo uygulama ihtimali yok, Kemal Sunal insanların ekmeğiyle oynamazdı dedi. Zaten ortada Natuk Baytan’dan kaynaklı da bir durum var. Türk sinemasındaki bütün karakter oyuncularını toplayıp hepsine birden ekmek yedirmeye çalışan bir yönetmendi. Türk sinemasının babası deniyor ona. Zaten o filmlerde Yadigar Ejder’in oynamasının temel nedeni Kemal Sunal’ın kişisel tercihi değil, Natuk Baytan’ın tercihidir. Kemal Sunal’la bir sorununun olmadığını düşünüyorum. Genel olarak Yadigar Ejder’in yapımcılarla sorunu vardı.

 

Yadigar Ejder son söyleşisinde yapımcılara çok yükleniyor. Onu sömürmeye çalıştıklarından bahsederek ağır iddialarda bulunuyor.

 

Çünkü gözünü karartmış o esnada. Son dönemde üzerine çok gidilmiş. Genel itibariyle Yadigar Ejder’in fiziksel özelliklerinden dolayı ona yapıştırılmış bir “kötü adam” ve “tecavüzcü” imajı var. Yapımcılar da ondan faydalanmaya çalışıyor. Yadigar Ejder’in bir tane erotik filmi var. Sen Benimsin diye bir film. 86 ya da 87 yapımı, tam tarihi belli değil. Bir video filmi. Yadigar Ejder filmin başrolünde. Filmde bir sapığı oynuyor. Hatta filmin jeneriğinde iki başrol oyuncusunun altında “Ve Sapık Rolünde Yadigar Ejder” yazıyor.

 

Yadigar Ejder’in nasıl öldüğü de bir muamma. Son günleriyle ilgili onunla birlikte çalışan oyuncular hiçbir şey anlatmadı mı?

 

Hayır, hiçbir bilgi yok. Bir tek Mehmet Uğur, Yadigar Ejder’in bir şarkıcının arkadaki komedi ekibinde ona yer vererek Almanya’da turneye çıkarmak istediğini söyledi. Hatta afişlerini de sokaklara asmışlar. Ama son günleriyle ilgili çok net bilgiler yok. Bir tek son gününde onunla çalışan Günay Kosova bilgi veriyor. Bir de sokakta afişlerinin asıldığını Mehmet Uğur’dan duydum. Ölümüne en yakın tanık olan da Hasan Yıldız. Beyoğlu’ndaki Hasnun Galip Sokak’taki lokantanın karşısında kahvehane varmış. Oranın en üst katında kâğıt oynuyorduk diye anlatıyor Hasan Yıldız. Yadigar Ejder lokantaya giriyor. Tuvalete gidiyor ve orada düşüyor. Düştüğünü fark ederek karga tulumba onu dışarıya çıkarıyorlar. Hasan Yıldız da onu karşıdan, lokantadan çıkarılırken görüyor. Hemen inip bakmaya gittik diyor. Onu o an görenler, orada düştü zannetmişler. Lokantada görenler içeride düştü demişler. O günlerde belirgin rahatsızlıkları olan şeker ve tansiyon dışında başka bir durumu yokmuş. Sadece başının çok ağrıdığını söylüyormuş.

 

Kitapta hem Yadigar Ejder’in hikâyesini anlatıyorsun hem de onu tanıyanların yazılarıyla bir tür biyografisini sunuyorsun. Böyle bir metot izlemeye nasıl karar verdin?

 

Ailesi Yadigar’ı ilişkileri kopmadan öncesine kadar tanıyor. Ben de sinemada onu tanıyanların anılarına sahiptim. Sivas’tan bir arkadaşı bana ulaştı. Onun sayesinde Yadigar Ejder’i sinema dışında da tanımış oldum. Sonra da Gülseren Hanım’la röportaj yapmaya gittim. Böyle bilgiler var dedim, bunlar doğru mu? Önce çoğuna karşı çıktılar ama sonra ikna oldular. Temel meselelerden biri ailesinin onun sinema macerasını bilmemesi. İkincisi, onu tanıyan kimsenin onunla ilgili net bir yaşamsal bilgiye sahip olmaması. Yadigar Ejder birilerinin hayatında hep varolmuş ama sonra çıkmış. Uzun süre arkadaşlık yaptığı Hüseyin Alemdar’la bile ilişkisinde hep kayıplar sözkonusu. Örneğin Beyoğlu’ndaki kahvecilerden birine Necdet Kökeş’in hayatını sorun, size katman katman anlatabilir. Ama Yadigar Ejder’i anlatamaz. En temel sebebi bir nevi sokağın görünmez adamı olmasından kaynaklanır. Hiç evi yok, hep otellerde kalmış. Bu süreç böyle devam ettiği için ben onunla ilgili doğumundan vefatına kadar ailesinden ve tüm anılardan öğrendiğim, birbiriyle örtüşen hikâyelerden net bir hikâye çıkardım. Yaklaşık 15-20 kişiyle röportaj yaptım. O hikâyelerden örtüşen noktaları aldım. Onları ailesinin hikâyeleriyle birleştirdim. Sonra da arkadaş anılarında Yadigar Ejder diye bir bölüm daha ekledim. Oradaki anılar aslında yazıların çoğunun aksini iddia ediyor. Ama onların anılarındaki Yadigar Ejder’i de anlatmaya çalıştım. Esasında yapmaya çalıştığım şey şuydu: Böyle bir adam yaşadı, böyle bir trajik hayatı vardı ama bu adamların hayatında da böyle yer etti. Yani gerçekte olan mı onların anlattığı mı? Bir ara arkadaş hikâyelerindeki benim yazdığım hikâyeyle zıt olan yerleri çıkartmayı düşündüm. Sonra bunun o anılara ihanet olacağına kanaat getirdim. Bir şeyi netleştirmek, son söz budur demek peşinde değilim. Duyduğumu ve analiz ettiğimi paylaşmakla kendimi yükümlü hissettim. Bu yüzden de arkadaş anılarındaki bir cümleye dâhi dokunmadım. Çürütmeme rağmen Süheyl ağabeyin söylediği her şeyi birebir koydum.

 

Sadece ölümü değil, hapishaneye düşmesi, oynadığı filmlerdeki isimleri, yaşadığı yerler gibi her şeyi bir muamma aslında.

 

Yadigar’ın eniştesi Hasan Erdoğan, hapse düştüğünü yalanladı. Ben o dönem Sivas’taydım. Öyle bir şey olsa mutlaka kulağımıza gelirdi, Sivas küçük bir yerdir, öyle olsa gider onu çıkartırdık diyor. Ama bir başkası da gardiyan benim ağabeyimdi, bize “gözel” (Yadigar Ejder) gibi hapse mi düşeceksiniz derdi diyor. Bunu görünce ben şunun farkına vardım. Hiçbir şey gerçekten de görüldüğü ve anlatıldığı gibi değil. Yadigar Ejder’in hayat hikâyesi içinde tutarlı bir hikâye anlattığıma inanıyorum ama arkadaşlarının dedikleri de bunlar. Benim tavsiyem şu; bu hikâyeyi okusunlar, sonra da arkadaş anılarındaki hikâyeleri okuyup boşlukları doldurmaya çalışsınlar. Oturan yerler de oturmayan yerler de olacaktır ama zaten Yadigar Ejder bu.

 

Kitabın sonunda bir de onunla yaptığın hayali bir söyleşi var. Onu hazırlamaya nasıl karar verdin?

 

Erol Dernek Sokak’ta kitabı ilk yazmaya başladığım tarihte sokakta oturup onunla ilgili bir kitap hazırlayacağım ama nasıl olmalı diye düşündüm. Onunla hiç röportaj yapılmadığını fark ettim. O son röportaj elime geçmemişti henüz. Dedim ki biyografisinde yer vermediğim bilgilere, onun karakteristiğini öğrendikten sonra onun söyleyemediklerini dile getiririm. Onun dili olurum. Son yapıldığı iddia edilen röportajda da muammalar var. Çünkü o dönem röportajı yayınlayan gazete asparagas haberler yapan bir gazete. Kurmaca olabilir, arkadaşlarından duyduklarını yazmış olabilirler, Yadigar’la iki cümle konuşup geri kalanını onlar doldurmuş olabilir. Çünkü belli yerlerinde bir gazeteci müdahalesi olduğunu düşünüyorum. Vefat etmeseydi acaba o röportaj yayınlanacak mıydı? Yadigar Ejder’in vefatından sonra yayınlanmış röportaj. Madem bir röportaj yaptınız, niçin yayınlamak için ölmesini beklediniz? Ben onda bir art niyet aradım, samimiyetinden kuşku duydum açıkçası. Sonra da yazılsaydı eğer böyle olurdu diye hayal ettim. Onunla sokakta otursam ve konuşsam herhalde böyle bir şey olurdu diye düşündüm. Kitapta pek yer veremediğim onun korku duygusuna biraz da yer verebilmek için röportajı hazırladım.

 

Bunun gibi başka kitap projeleri var mı?

 

İsmi tam netleşmemekle birlikte Ekmek, Şarap ve de Sinema diye bir İhsan Yüce kitabı yapma düşüncem var. Bununla ilgili de Vural Arlıer diye bir arkadaşım var. İhsan Yüce kitabı yazmaya başlamış ama belli yaşam şartlarından dolayı kitabı yazmayı ertelemiş. Kız kardeşi ve yakın çevresiyle yapılan röportajlarından da faydalanarak ve tekrar üzerinde çalışarak böyle bir şey yapma fikri var. Bir de Süheyl Eğriboz kitabı. Esasında Sinemamızın Unutulmuş Mesleği Kavgacılık diye daha geniş bir projem de var. Kavgacıları daha geniş bir şekilde anlatan. Bunların üçüne de parça parça yazmaya başlayacağım.