Oğuz Gözen: “İlk Filmimden Beri Klaket Kullanmadım”
Barış Saydam - Söyleşi March 16, 2015

Hatta 1997’ydi zannediyorum. Dokuz film çekmişim, o yıl Türkiye’de otuz film çekilmiş. Radikal Gazetesi’nde, Milliyet Gazetesi’nde ve diğer bazı gazetelerde “Yeşilçam’ın Üçte Biri” diye yazılar çıktı hakkımda. Hatta sonra dediler ki, Bunun Guiness Rekorlar Kitabı’na girmesi lazım. 

 

Oğuz Gözen’in ilk filmini çektiği yıllar Yeşilçam’ın son dönemlerine rastlar. Türk sinemasının en ünlü yönetmenleri ve oyuncuları piyasadan yavaş yavaş çekilirken, sinemada yeni filmlerle birlikte yeni bir kültür de ortaya çıkmaya başlar. Yeşilçam’ın klasik melodramlarının yerini fantastik filmler, seks güldürüleri, spagetti western denemeleri alır. Sinemanın hedef kitlesi kentte yaşayan, kentli bir sınıftan çok köyden kente göç etmiş, şehrin çeperlerinde yaşayan, bir şekilde büyük şehre tutunmaya çalışan insanlar olur. Yaşanan ekonomik, toplumsal ve sosyal değişim Yeşilçam’ın içine düştüğü krizi daha da derinleştirir. Bütün bunların üzerine, video teknolojisi ve 12 Eylül 1980 darbesi de eklenince Yeşilçam’ın miadı dolmuş olur. Devir değişmesine karşın Oğuz Gözen, çocukluğunu yaşadığı, 50’li yıllarda tozunu yuttuğu Yeşilçam ekolünü sürdürür. Zengin bir aileden gelmesine rağmen, Gözen ailesinin mesleğini devam ettirmek yerine yönetmen olmayı seçer. Ama film çekmeye başladığı 70’li yıllar tanıdığı, bildiği ve sevdiği yönetmenlerin ve filmlerin piyasadan yavaş yavaş silinmeye başladığı yıllardır. Bir zamanlar günde onlarca aracın kaldırıldığı ünlü Yeşilçam Sokağı, artık işsizlikten kahvehanelerde oturan insanlarla doludur. Sevdikleri meslekleri de kültürleri de tarihleri de yok olmaya yüz tutmuştur. Oğuz Gözen’le yaptığımız söyleşinin geri planında Yeşilçam’ın değişimini de gözlemek mümkündür. Gözen kendi filmlerini, hikâyelerini anlatırken; öte yandan da bir devrin nasıl sona erdiğinin çarpıcı özetini sunmaktadır.

 

Çocukluğunuzda sinemaya bakışınız nasıldı? O dönemle ilgili hatırladıklarınız neler?

 

Erenköy, Hamam Sokak’ta rahmetli dedemin bir köşkü vardı. Avukat Kâmi Nazım ve Nejat Eczacıbaşı’ların iki köşkü, bizim hanemize yakındı. Zaten Kâmi Nazım ve Eczacıbaşı’ların köşkü dediğiniz zaman, filmcilikle ilgilenen herkes bilirdi. Burası Türk sinemasının iki platosuydu. Haftanın dört günü buralarda film çekimi yapılırdı. Çekim yapılırken, ekip minibüsünü gördüğüm zaman hemen köşke girer, bahçede bir ağacın dibine büzüşürdüm. Çalışma içeride yapılıyorsa, ben de ekiple birlikte içeri girer, gene en görünmeyecek şekilde bir köşeye siner, çekimleri seyrederdim. Filmciler beni köşktekilerden, köşktekiler de filmcilerden zannederdi. Kimse bana, ne arıyorsun burada demezdi. Bu arada, elime soğuk gazoz ve sandviç tutuşturulduğu da olur, nazikçe reddederdim. Bunları almaya hakkım olmadığını düşünürdüm. Ama daima o soğuk gazozlarda aklım kalırdı. Bütün çekimleri dikkatle izlerdim. Rejisörlerin verdikleri komutları, asistanlarına neden bağırdıklarını, kameramanların asistanlarıyla konuşmalarını takip ederdim. Gitgide filmlere ait bir şeyler öğrenmeye başladım. Daha sonra birtakım olaylar gördüm. Figüranlara bağıran çağıran bir yönetmen, filmdeki jön canı sıkılıp arabasına binince, karşısında kuzu oluyordu. Adeta bir yalvarmadığı kalıyordu. O günlerden karar verdim: Bir gün rejisör olursam, öyle bir şey kesinlikle yapmayacağım. Senaryo dediğimiz şey, kutsal kitap değil ki, bunu da insan yazıyor. Alırım senaryoyu elime, öyle de yazarım, böyle de yazarım. İcap ederse yeni bir jön eklerim. Hatta üç beş gece çalışarak, orijinal halinden daha da iyi bir şey yazabilirim. Kimsenin filmi bırakıp gitme tehditlerine pabuç bırakmayacağım, kimsenin tahakkümü altına girmeyeceğim. En ufak çatlak ses çıkaranı setten göndereceğim ama ben, o filmi kaçıncı dakikasında oyuncusunu göndermiş olursam olayım, yine de bitireceğim, dedim. Dediğimi de yaptım. Daha sonra, rejisör olunca, böyle şeyler başıma gelmedi değil. Saygısızlık yapanları hemen gönderdim ve o filmi ben gene de bitirdim. Bazen oyuncunun üzerindeki montu Beyoğlu’nda gezen birine giydirdim, bazen set çalışanına… Bazen dışarıdan ona benzeyen bir adam buldurdum. Yakın plan tekrarları, ağızlara diyalog yazarak, aralarına koydum. Oyuncunun kendi bile, hangisi kendisi, hangisi setçi ya da sokaktan buldurulan adam ayırt edemedi.

 

O günlerde çekimlerine tanıklık ettiğiniz filmleri ya da yönetmenleri hatırlıyor musunuz?

 

Seyfi Havaeri, Orhan Aykanat, Semih Evin, Nuri Ergün, Osman Seden…

 

Bu bahsettiğiniz dönem 1950’li yıllar.

 

Tabii. Ben daha ilkokula gidiyordum. Hatta Semih Evin’le bir de hatıram vardı. Köşkte film çekimi bitti. Hepsi minibüslerine bindiler. Karacaahmet Mezarlığı’na gideceklerini söylediler. Mezarlık çekimi yapacaklar. Ben de hemen bir taksi çevirdim, arkalarına takıldım. Zannediyorum ki, hayatımda yalnız olarak taksiye ilk binişimdi. Onlar bir mezarı seçerek çalışmaya başladılar.  Jöndam gelip mezarın başında ağlamaya başlayacak. Arkasından erkek gelip elini omzuna koyacak, onu ağır ağır kaldıracak. Böyle bir sahne. Hüzünlü laflar geçecek. Kız gözyaşları dökecek. O komutları hiç unutmam: Gözünden yaş düşür, dikkat et dudakların titresin, falan filan. Fakat mezardan güneş gitti. Eyvah! Çılgına döndüler, yarın yine mi buraya gelinecek, yine mi sahneye devam edilecek... İleri baktım. O mezara tıpatıp benzeyen bir mezar var. Taşı, şekli her şeyi aynı, bir tek başındaki yazı farklı. Gittim, rejisörün ceketinden çektim. Daha küçüğüm tabii. Aşağı baktı. Dedim, rejisör bey, rejisör bey, şurada bir mezar var. Sizin çalıştığınızın aynı. Üstelik de pırıl pırıl güneşli. Bir de akıl veriyorum. Kamerayı biraz alçaltın, mezar taşının üstündeki yazıyı da görmeyin. Arkasındaki ağaçları görün, hiçbir şey değişmez. Semih Evin bir an durdu. Eyvah, dedim. Zapartayı yedik. Sen kimsin ki, bir rejisöre akıl verecek! Semih Evin durdu durdu, birden, bu çocuk rejisör olacak, diye bağırdı. Hemen kamerayı topladılar, o mezara geçtiler ve işi bitirdiler. Ben de bir oh çektim tabii. Yaptığımın iyi bir şey olduğunu gördüm. Kaldı ki, Semih Evin, çok pratik zekâlı birisi. Sigara kâğıtlarının arkalarına senaryo yazan, klaket kullanmayan, uzun seneler filmlerini böyle çekmiş bir yönetmendi. Ben de ilk filmimden beri klaket kullanmadım. Dekupaj yapmadım. Senaryoya dipnotu almadım. Her şeyi kafama hapsederek filmlerimi çektim. Hatta iç içe çektiğim iki film bile oldu.

 

1972 yılında ilk filminiz olan Hayal Uçurumu’nu çekiyorsunuz. Sizin filmografinizin biraz dışında bir film aslında. Bu filmin çıkış ve yapım sürecini anlatır mısınız?

 

O devirde hikâyeler yazardım. Cam Kırıkları adında bir hikâye kitabım vardı. Cam Kırıkları, Cumhuriyet Gazetesi tarafından yılın en iyi hikâye kitaplarından biri olarak gösterilmişti. Kitaptaki Hayal ve Boşluk adlı bir hikâyemdir ilk filmimin konusu. Cevdet Akgül adında bir matbaa sahibiyle tanışmıştık. Fotoromanlarımı görüyor. Rejisör Oğuz Gözen diye yazıyor ya fotoromanların künyesinde. Beni gerçek bir rejisör sanıyor. Sempatik ve şiveli konuşmasıyla, Oğuz Bey bir film kaça çıkar da diye soruyor. Rizeliydi. O zamanlarda Tanju Korel’le bir dostluğum vardı. Ondan ve İhsan Yüce’den duyduğum kadarıyla takribi bir rakam söyledim. Madem öyle, hemen bir film yapalım, dedi. Olur, yaparız diye cevap verdim. Ancak işin olurluğuna pek inanmadan tabii. Yılbaşı gecesi erkenden yatağa girdim. Tiyatrodan çıkmışım, Ufuk Aydın’dan ayrılmışım, yapayalnızım. Ayrıca yıllardır gönül koyduğum, film çekebilme işi de olmamış. Dünya gözüme kapkaranlık görünüyor. Son derece moralsizim. Ağlamaya başladım. Nasıl ağlıyorum ama hüngür hüngür. Allah’ım getir artık benim sıramı, diyorum. Ben de kamera arkasındaki 'motor', 'stop' diyen adam olayım. Ben de rejisörler kervanına katılayım. Uyuyakaldım o gece. Ertesi gün öğleye doğru kalktım. Bir telefon. Rizeli Cevdet Akgül arıyor. Oğuz Bey siz sözünüzde böyle mi durursunuz, diyor. Düşündüm, acaba ne sözü verdim de sözümde durmadım. Ne sözüm var size, dedim. Hani film yapacaktık daaa, dedi. Filmin parasal yönü benden, kadro, stüdyo, yönetmenlik sizden. Bu teklifinizde ciddi misiniz, Cevdet Bey diye sordum. Tabii, dedi. O zaman, yarım saat sonra Cağaloğlu’nda, matbaanızda buluşalım. Yarım saatte nasıl kalktım, giyindim, oraya gittim bilmiyorum. Haydi dedi, ne yapacağız, konuşalım. Herhalde önce çıkıp negatif alacağız. Sonra bir hikâye bulacağız. Onu çekmek için oyuncuları ve teknik ekibi halledeceğiz. Kalktık arabaya bindik. Beyoğlu’na geldik, fakat negatif nerede satılıyor onu bile bilmiyoruz. Sokaktaki adamın biri, bana parayı verin, ben size alıp getireyim, diyor. Güvenemiyoruz ki… Biz de beraber gidelim diyoruz, reddediyor. O devirde negatifler zor bulunuyor. Velhasıl at hırsızı gibi adamlara, parayı teslim edemiyoruz. Neticede arayan bulur hesabı Dar Film diye bir yerden (Şimdi, Türker İnanoğlu’nun müzesinin olduğu yerdir) negatifleri aldık. Getirip yatak odama koydum. Gece beni uyku tutmuyor, negatiflere bakıyorum. Galiba isteklerim olmak üzere. Ertesi günü Cevdet Bey’le bir pastanede buluştuk. Benim Cam Kırıkları kitabımı götürdüm ona. Hayal ve Boşluk adlı hikâyeyi okudum. Cevdet Bey çok aydın bir adam. Oğuz Bey, öyle bir film yapalım ki, hiçbir filme benzemesin ve o filmle Milano Film Festivali’ne iştirak edelim, diyor. Kısa bir süre sonra çekimlere başladık. İsmini, Hayal ve Boşluk değil de,  Hayal Uçurumu yaptık. Tabii, filmin kameramanı, İhsan Yüce’nin Hayat Cehennemi filminde tanıyıp, bir gün film çekersem onunla çalışacağıma kendi kendime söz verdiğim Mehmet Ali Özdemir’di.

 

Bu film o dönemde nasıl tepki alıyor peki? Aslında tipik bir 80’ler filmi.

 

Henüz çok erkendi. O devirde Demir Yumruk, Aşkın Gözyaşları gibi filmler çekiliyor. Milano Film Festivali’ne katılmak için film çekiyoruz ama sansüre takılıyoruz. Gönderiyoruz ret, orasını burasını kesiyoruz ret. Neticede yurtdışına çıkamıyoruz. Beşiktaş’ta bir sinemada film gösterildiği zaman da kimse tarafından anlaşılmıyor. Her yeri kesilmiş bir şekilde oynuyor.

 

Film yine 72 yılında mı gösterime giriyor yoksa daha sonra mı?

 

72 sonunda gösteriliyor. Hatta gösterimine bazı yönetmen arkadaşlar da gelmişti. Filmi, kesilmiş haliyle bile çok beğenmişlerdi.

 

1974’te çektiğiniz Oturak filminden bahsedelim biraz da… Filmin ismine nasıl karar verdiniz? İlginç isimli filmlerinizin ilki aynı zamanda.

 

Filmde Baki Oturakgil diye bir adam var. Karısı ve çocukları arasında geçen bir kuşaklararası çatışma hikâyesi. Mesela çocuğu futbolcudur. Seyirciler maça gelirken ellerinde flâma yerine, oturaklarla gelirler. Oturak oturak diye bağırırlar. Çocuğu çok rahatsızdır bu durumdan. Acayip isimli filmlerimin ilkidir. Aynı zamanda Oturak, benim ilk renkli filmimdir. Oturak’tan sonra Tekerlek’le acayip isimli filmlerime devam ederim. Başrolde Kazım Kartal oynar. Soyadı tekerlek olan bir ailenin hikâyesidir. Kazım Kartal’ın muhteşem oyununa rağmen film iş yapmadı. Hatta sansürden geçirmek için filmin afişine tekerlek resmi koyduk ve üstüne de, “Uygarlığın Başlangıcı Tekerlek” yazdık. Çünkü tarih kitapları, uygarlık tekerleğin icadıyla başlar der. Başka bir manaya gelmesin diye böyle bir şey yaptık. O zaman ön afişler yaptırma modası var. Bir sabah herkes uyandı ki, her yerde Kazım Kartal ve Tekerlek’in afişi var. Sonra film Bu Adamdan Artist Olmaz ve Erkek Adam Sözünde Durur isimleriyle tekrar tekrar vizyona girdi.

 

Tekerlek’te peki Kazım Kartal’ı oynattığınıza pişman oldunuz mu? Sonuçta kötü adam rolleriyle ünlü biri ve siz bir komedi filminde başrol oynatıyorsunuz.

 

Oldum tabii. Ama Kazım’ın büyük oyunculuğu beni buna teşvik etmiştir. Düşünün, Tekerlek’te bir Kemal Sunal olsaydı, hasılat rekorları kırardı.

 

1975’te Müjdat Gezen’in Pembe Panter filmiyle sizin Pembe Panter, Temel Reis Gangsterlere Karşı filmleriniz kısa aralıklarla vizyona giriyor. Filmi çektiğiniz sırada Müjdat Gezen’in filminden haberiniz var mıydı?

 

Biliyordum. Ona karşı olarak çıktı bu film. Tiyatro oyuncusu Ahmet Şendil vardır. Pembe Panter kostümü giyer, gazinolarda çıkardı. Çok zayıf bir adamdı, ince uzundu. O role uygundu. Kendisinin kostümü de vardı. Ondan yararlandık. Bir de Temel Reis meşhurdur çizgi filmlerde. Onu da tiyatroda ve skeçlerde Muzaffer Hepgüler oynardı. Tuttuk, onları karşı karşıya getirdik. Sempatik bir film oldu. İzmirli işletmeci Rıza Oran’a çektik filmi. Film, Müjdat Gezen’in Pembe Panter’inden daha çok iş yapmıştı.

 

Bu filmden sonra da yine benzer şekilde piyasayı takip edip alternatif filmler çekiyorsunuz. Gişede iş yapacak filmleri nasıl önceden tahmin edebiliyorsunuz?

 

Onu görüyorum. Mesela, Kibariye bir film çekiyordu. Tüm işletmeciler filme talip oldu. Hatta açık çek veren bile vardı. Ben de ona karşı, sesi ve tavrı Kibariye’ye çok benzeyen Ümmiye’yi filmimde oynattım. Karşısında, yıllar sonra sinemaya döndürdüğüm Engin Çağlar vardı. Filmin adı Sevdiğim Sendin’di. Sevdiğim Sendin Kibariye ile peş peşe vizyona girdi ve çok iyi iş yaptı. Gelelim günümüze… Recep İvedik’in daha afişi çıktığı zaman dedim ki, bu kötü film ama çok iş yapar. Eskiden Utanmaz Adam gibi dergiler vardı. Maganda tipleri işlenirdi. Yüzü aynı o dergilerdeki gibiydi. Bu iş yapacak, dedim. Hakikaten de yaptı. Ben de ona karşı halkı da işin içine katarak bu işin bir ironisini yapmak istedim. Adını da Recep İbibik koydum.

 

Kariyerinizin belki de en ilginç filmlerinden biri de Dünden Bugüne filmi. Orhon M. Arıburnu’nun Anter filminin şutlarından, yeniden sahneler de çekerek kurguladığınız bir film.

 

Orhon M. Arıburnu ve Abdülkerim Uzun bir ortaklık kuruyorlar. İranlılarla film yapmaya başlıyorlar. Silvana Bedirhan diye çok güzel bir aktris, Muhammet Mevla diye vücut kralı bir genç filmde oynuyor. Ünlü bir şair, yazar ve oyuncu olan Arıburnu filme başlıyor. Ama yönetmen olarak çok ağır çalışan biri. Filmin adı Anter. Anter, bir halk kahramanının adı. Bu rolü vücut kralı oynuyor. Film bir türlü bitmiyor. O sırada Abdülkerim’e ben de film çekiyorum. Bitmedi mi diyorum. Habire İran’dan negatif getiriyorlar. Benim içim gidiyor. Çünkü her planı tekrar tekrar çekiyorlar. Negatifler boşuna ziyan oluyor. Çekiyorlar, bitiyor gene negatif geliyor. Neticede filmi bitiriyorlar. İranlılar negatifleri alıyor ve biz kopyalarımızı basalım, çok bekledik, size negatifi sonra göndeririz, diyorlar ve bir daha negatif geri gelmiyor. Yüz kutu negatif harcamışlar, kolay değil. Abdülkerim Uzun ile Arıburnu çeşitli çareler düşünmeye başlıyorlar. Ben de, Arıburnu her sahneyi tekrar tekrar çekti, bunun bir iş kopyası yok mu dedim. Dediler, yok, atıldı. Tamam dedim, negatifleri vardır en azından raflarda. Alın onları birbirine bağlayın, bir iş kopyası bastırın seyredelim. Kunt Film Stüdyosu’nda oturduk hep birlikte izledik. Arıburnu, şutlardan hiçbir şey çıkmaz, diyor. Çıkmaz dediği şutlardan beş tane Anter çıkar. Ama ne var, bir sahnenin sekiz planı vardır da iki planı yoktur misal. Onlar eksik. Biraz da sahneleri montajla halledeceksin. Arıburnu istiyor ki her planı olsun. Ama bu mümkün değil. Başka çareleri de yok. Bunu Oğuz yapabilir. Bunlardan, Oğuz bir Anter çıkarsın, dediler. Arıburnu’nun imzası olan bir filmden ikinci bir Anter yapma fikri hiç hoşuma gitmedi. Dedim, ben bunu bir şartla yaparım. İki gün iş koyarım, konuyu tamamen değiştiririm, kabul ettiler. Sonra farklı bir konuyla Dünden Bugüne isimli filmi çekiyorum. Film hem günümüzü işliyor. Hem de geriye dönüşlerle geçmişe açılıyor. İşte, günümüzdeki sahneler benim, geçmişe açılmalar da Arıburnu’nun çektikleri. Film bitti, gene seyrettik hep beraber. Arıburnu çok güzel dedi, alnımdan öptü. Abdülkerim Uzun bana bir saat hediye etti. Neticede böyle bir filmin olduğu İranlıların kulaklarına gidiyor. Geliyorlar Türkiye’ye ve filmi izliyorlar. Bu film aslından daha hareketli diyorlar. Negatifimizi getirdik, biz size negatifi verelim, siz de bize bunu verin diye teklifte bulunuyorlar. Ve filmi alıp gidiyorlar. Her iki taraf da iki filme sahip oluyor. Böyle bir macerası var filmin.

 

Günah Köprüsü filminde de ilginç bir tartışma oluyor. Yapımcı Necdet Erdur filmin “festival filmi” olarak görülmesinden rahatsızlığını size bildiriyor. Günümüzde de önemli tartışmalardan biri olduğu için biraz da bu konudan bahsedebiliriz.

 

Çekimlere Nefret adıyla başladık. Filmde Yalçın Gülhan, Kazım Kartal, Baki Tamer, Tevhit Bilge gibi oyuncular da var. Bunlar her gün iş bitiminde yazıhaneye geliyorlar. Necdet, çok güzel bir film çıkıyor, sen bunu festivale sok diyorlar. Bizim ekip Necdet’i dolduruşa getiriyor. Bir gün çekimden dönüyorum, Necdet bir karış suratla beni karşılıyor. Gel, seninle konuşacağız diyor. Kapıyı kapatıyor. Ne bu sinir diye soruyorum. Filmden olduğunu söylüyor. Niye diye soruyorum. Sana kaç kutuyla çekeceğimi söyledim, o kadar kutuyla da bitireceğim. Nedir senin derdin? Yahu Oğuz, senin haberin yok ama bu filmin adı festival filmine çıkıyor. Eğer bu filmin adı festival filmine çıkarsa ben mahvolurum. Filmi satamam, sinemacılara veremem. Sen kendin böyle bir deneme yapmak istiyorsan, kendi paranla yaparsın, benim paramla yapmana izin vermem, diye konuşuyor. Ben de öyle bir şey yok. Her şey güzel gidiyorsa, bu da benim suçum değil, dedim. Nefret adıyla başlamıştık filme ama adı festival filmine çıktığı için ismini Günah Köprüsü yaptı. Film, Necdet’i büyük parasal rahatlığa kavuşturan bir yapıt oldu. Çok büyük hasılat yaptı. Ben de filmi sinemada ayakta izledim. Oturacak yer bulamadım.

 

O dönemde festival filmi neden korkulacak bir şey? Yıl daha 1978.

 

Festival bazı yapımcılar için öcüydü. Festival kazanan yönetmen iş alamazdı. Festival aleyhte işlerdi. Festival filmi deyince uzun uzun bakışmalar, uzun planlar, kapkara resimler demekti. Metin Erksan’ın TRT’ye yaptığı dramalar vardı. Adam tren yolunda yürüyor da yürüyor, dakikalarca. O filmler Metin Erksan’a da çok zarar verdi, seyirciyi de sanat filmi kavramından soğuttu. Bu tarz film çeken yönetmenler iş alamadı.

 

Bu dönemde çektiğiniz bütün filmler 35mm. miydi?

 

Hepsi 35mm.’ydi.

 

Hepsi bunların bir şekilde vizyona girdi, değil mi?

 

Evet. İstanbul’da ve Anadolu’da gösterildi. 35 mm. devri bitti, 16 mm. devri başladı. Bir şekilde ona da uyduk. Kaya Ören, stüdyosunda 16 mm.’lik teşkilat kurdu. Hatta o teşkilat yapılırken, uğur olsun diye temeline para bile attım. 35 ve 16 arasındaki farkı stüdyocu arkadaşlara sordum. Uzak planlarda yüzde bilmem kaç flu gösterir, dediler. Dedim ki, Türkiye’de yüzde yüz net gösteren sinema salonu nerede! Mesela Ceylan’ın Yetim filmini 16 mm. çektim. 35 mm.’ye kopya ettik. 90’lardaki filmlerimin büyük çoğunluğu 16 mm.’ydi.

 

O dönemde genellikle hangi stüdyolarla çalışıyorsunuz?

 

Nurettin Ada’nın Ar Film Stüdyosu, Kaya Ören’in Ören Film Stüdyosu, Necip Sarıcı’nın Lale Film Stüdyosu ile çalışıyorduk. 16 mm.’den 35 mm.’ye bir sürü kopya bastık.

 

Tekrar filmlerinize dönelim isterseniz. 1981 yılında Acımasız Dünya filminiz o dönemin basınında epey yankı buluyor. İbrahim Tatlıses ve Orhan Gencebay’ı aynı filmde oynattığınıza dair haberler çıkıyor.

 

Bahsettiğiniz filmi kameraman Mehmet Ali Özdemir’le çektim. O devirde Yılmaz Tatlıses diye bir bestekâr vardı, bir de Ali Gencebay… İkisi de aynı zamanda şarkıcıydı. İkisinin de soyadları, gerçek soyadlarıdır. İkisini bir araya getirdik. Güzel bir köy dramıydı. Köyde başlıyordu, şehre akıyordu. Gazetelerde Gencebay ve Tatlıses Bir Arada, diye haberler çıktı.

 

1982’de bir de uzaylı filmi çekmek istiyorsunuz ama film gerçekleşmiyor.

 

O devirde Türkiye’de uçan dairelere benzer cisimler görülüyordu. Ama göktaşı ama uçan daire bilemiyorum. Bütün gazeteler bahsediyordu bunlardan. Ben de bir gece Sultanahmet’ten Karaköy’e gidiyordum. Hakikaten bir cisim gördüm. Bakakaldım. Kulenin arkasında yok oldu. Ertesi sabah bir uçan daire düşmüş mü diye hemen gazetelere baktım. Hiç öyle bir haber yoktu. O sıralarda, her yerde uçan daire gördüğünü iddia edenler var. Ben de bir uçan daire senaryosu ortaya çıkardım. Başrolde Dursun Salkım’la Gülgün Erdem oynayacaktı. Senaryo, uzaylı bir kız ile ünlü bir şarkıcının arasında geçen son derece duygusal bir aşk hikâyesini anlatıyordu. Finalinde insanın gözlerini yaşartmaması imkânsızdı. Bilhassa uzaylı kızın dünyamızda hayatını yitirmek üzereyken, uzaydan gelecek olan uzay aracını beklemesi, bu arada yaşamla sevgilisi arasında bocalaması duygu seli yaratıyordu. Gülgün bir uzaylı kıyafeti diktirdi, müthiş yakıştı. Filmin çekimlerine başlayacağım, fakat o güne dek oyuncakçıların hepsinde olan uçan daire maketlerinden bir tane bulamıyorum. Neyse bir tane plastik, berbat bir uçan daire buldum. Soba yaldızı ile boyattım. O gün de Mete Film’e gazeteciler gelecek, haber yapacak. Uçan daireyi süperpoze olarak Taksim Anıtı’nın üzerinden gezdireceğim. Gazetecilere de söylemiş bulundum bunu. Gazeteciler geldiler, uçan daireyi gördüler ve pek tatmin olmadılar. Hâlâ uçan daire uçuracakmışım gibi suratıma bakıyorlardı. Arkadaşlar, dedim, herhalde buraya hakiki bir uçan daire getirip de Taksim abidesinin üzerinde dolaştıracak halim yok. Taksim Anıtı’nın üzerinden nasıl uçuracağımı sordular. Çok basit, dedim. Önce Taksim Anıtı’nı çekersiniz, sonra uçan daireyi ve iki resmi birbirine süperpoze yaparsınız, ondan sonra da uçan daire Taksim’de uçuyor olur. Fakat benim böyle orijinal projelerim hiç umulmadık sebeplerden olmamıştır. Bunun da gazetelerde sayfa sayfa haberi çıktı, ama film çekilmedi.

 

80’lerin ortalarında başrollerinde çocuk şarkıcıların oynadığı filmler çekiyorsunuz.

 

Çocuk şarkıcılar o dönemde çok gündemdeydi. Küçük Emrah film yapmıştı. Ben de onun üzerine Ceylan’ı aldım ve onunla Yetim adında bir film yaptım. Ceylan’la yaptığımız filmi Almanya’daki Sultan Video’ya verdim ve çok büyük iş yaptı. Sultan Video sahibi Mehmet Yavuz, daha sonra bana geldi. Başka hangi çocuk şarkıcı filmlerini yapabileceğimi sordu. Bir Bond çanta dolusu Mark vardı yanında. Kaç çocuk filmi yapacaksan, mukavelesini yapalım, parasını vereyim, dedi. İçimden, ya yapamazsam diye düşündüm. Parasını yaptıkça alırım, dedim. O günlerin çocuk şarkıcılarıyla iletişime geçtim. Emrah gündemdeydi. Ona rakip olarak Mustafa Açıkses vardı. Açıkses’le Küçük Mustafa Hayat Sokaklarında filmini yaptım. Ardından Murat Yıldız diye bir çocuk şarkıcıyla çalıştım. Uğur Altınses’le, Küçük Cüneyt’le çocuk şarkıcılara devam ettim. Kısacası, Emrah dışında bütün çocuk şarkıcılarla film yaptım. Fakat sonra, o Bond çantayla gelip, kaç film çekeceksen parasını şimdiden vereyim diyen işletmeci Mehmet Yavuz, o filmlere sıra geldiğinde, bütün paralarını yemiş. Biten, bitmeyen filmlere paralarını kaptırmış, Almanya’da Bülent Ersoy’la iki film yapmış ve paralar bitmiş. Neden sonra, paralarını geç de olsa ödedi. Çocuk şarkıcılı filmlerimin hepsi çok iş yaptılar. Mesela, Osman Kaya adında bir Adanalı işletmeci vardı. Küçük Mustafa Hayat Sokaklarında’yı aldı. O filmden adam ihya oldu, marketler filan açtı.

 

1990’lara kadar 35 mm. çekiyorsunuz. Sonra 16mm.’ye geçiyorsunuz. Dijitale peki ne zaman geçtiniz?

 

Dijitale son filmlerimde başladım. Sinemada kopya derdi çok belimizi büküyordu. Dijitale çekildikten sonra bazı sinemalarda kopya basılmasına gerek kalmadığını öğrendik.

 

Performans olarak memnun musunuz peki?

 

Dijital daha bile iyi. Renkler pırıl pırıl. Dünya zaten artık buna geçti. Ben hep, makine sesi duymadan film çektiğimi anlamam derdim ama zamanla her şey değişiyor. Eskiden longplay’i olan sanatçılara film yapardık, kaseti olanı küçümserdik. Artık o da değişti. Yarın öbür gün neler göreceğiz kim bilir? Uyanık olmak, çabuk adapte olmak lazım. Ben 16 mm.’ye çabuk adapte oldum. Video’ya daha geç…

 

Piyasada hiç iş alma konusunda zorlandığınız oldu mu?

 

Pek olmadı. Ama ben, bazen kendi kendime cezalar verirdim. Yarını Olmayanlar filmini çekiyorum. Film çekimi bitti. Tuvalete gireceğim, Bilal İnci dedi ki, Oğuz Hoca, sen tuvaletteyken birkaç fotoğrafın mizansenini de ben verebilir miyim? Tamam, dedim. Tuvaletten bir çıktım, set birbirine girmiş. O ona küfür ediyor, bağırıyor çağırıyor, öbürü öbürüne. Bağırdım, ne oluyor, ne bu hal! Kendi kendime hata yaptığımı anladım. İş bittiğinde alacaksın senaryonu, paydos diyeceksin. Son söz senin ağzından olacak. Kimseye fotoğraf çekme imkânı da vermeyeceksin. O güne kadar öyle bir olay yaşamamıştım. Kendi kendime ceza verdim. Dedim ki, gelen beş film teklifini almayacaksın. Bu da senin cezan olacak. O yıl, kendi kendime verdiğim ceza yüzünden çok az film çektim.

 

2000’lerde piyasa şartları zorladı mı?

 

Ben ucuz ve pratik film çektiğim için sorun olmadı. Bazıları film çeker, altlarından evleri gider, ben film çekerim, en düşük rakamlara bile satılsa, o film kâr eder. Havalarda uçmam, ayaklarım hep yere basar. İşin palavrasıyla uğraşmam. Hiçbir zaman zorlanmadım.

 

Çektiğiniz filmlerin sayısı her zaman çok konuşuldu. Yılda dokuz film çektiğiniz, bir dönem Yeşilçam’ın ürettiği filmlerin üçte birini sadece sizin çektiğiniz söylendi. Sizin sayıyla ilgili hiç hedefiniz oldu mu?

 

Hayır, hiçbir hedefim yoktu. Hatta 1997’ydi zannediyorum. Dokuz film çekmişim, o yıl Türkiye’de otuz film çekilmiş. Radikal Gazetesi’nde, Milliyet Gazetesi’nde ve diğer bazı gazetelerde “Yeşilçam’ın Üçte Biri” diye yazılar çıktı hakkımda. Hatta sonra dediler ki, Bunun Guiness Rekorlar Kitabı’na girmesi lazım. Ama ben onlarla uğraşmadım. İlle o kadar çekeceğim diye hiçbir hedefim olmadı, öyle yürüdü işler. Hesaplı ve çabuk film çekebilmem buna etken oldu.

 

 

Fotoğraf: İncilay Özdemir