Seyfi Teoman Anısına: 'Sinemayı Seviyoruz'
Söyleşi May 08, 2015
Sinemada bir seçim yapmak zorundasınız. Ruhunuzun anlatmak istediği şeyin ne olduğuna, neye uygun olduğuna dair bir fikriniz olmak zorunda.

 

 

 

Otuz beşinci doğum gününde, 16 Nisan 2012’de, geçirdiği motosiklet kazası sonrası beyin kanaması teşhisiyle Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yoğun bakıma alınan sinemamızın gelecek vaat eden isimlerinden Seyfi Teoman, 8 Mayıs 2012'de hayatını kaybetmişti.

 

Boğaziçi Üniversitesi’nin ardından Kieslowski’nin de mezun olduğu Polonya’daki ünlü Lodz Film Akademisi’nde yönetmenlik okuyan Seyfi Teoman’ı bizler de ilk filmi Tatil Kitabından sonraki süreçte Bilim ve Sanat Vakfı’nda konuk etmiştik. Kendisiyle bir buçuk saatlik bir söyleşi gerçekleştirmiş ve filminden hareketle genel olarak sinema ve sanat üzerine konuşmuştuk.

 

Şimdi dilerseniz, Teoman’ı kendi ağzından dinleyelim.

 

Seyfi Teoman: “Biz öyle başlıyoruz sinemaya, sinemayı seviyoruz.”

 

Boğaziçi Üniversitesi’nde, İktisat okudum. Bizim üniversitenin ciddi bir geleneği vardır sinema konusunda. Önemli bir sinema kulübü vardır. Sonrasında benim öğrenciliğim bitmek üzereyken Mithat Alam Film Merkezi kuruldu. Sinema dersleri açıldı, İngiliz Edebiyatı Bölümü’nde seçmeli olarak. Cem Taylan hocamız vardı, vefat etti. O sinema dersleri verirdi. Daha sonra film merkezinin çekirdeğini oluşturan Altyazı dergisi yazarlarıyla bu derslerde tanıştık.

 

Her dönemde edebiyata ya da sanata eğilimi olan insanlar arasında en popüler şey şair olmaktı. 60’larda 70’lerde romantik gençler şair olmak istiyordu. Herhalde şu anda da yönetmenliğe döndü, yani gerçekten şu anda herkes yönetmen olmak istiyor. Biz de tam öyle bir kuşağa denk geldik. Eskiden her kitlenin önüne çıkıp şiir okumak etkili bir şeydi, şu an şiir ölmek üzere, ben hâlâ çok ciddi bir şiir okuyucusuyum ama gerçekten herhalde bizden sonraki kuşak şiir diye bir şey okumayacak. Bizde de dolayısıyla İstanbul Film Festivali’nin çok ciddi etkisi oldu. Şu an ciddi bir yönetmen kuşağı var benim yaşıtım. Benle beraber film yapmış on beş on altı yönetmen var. Önemli bir kısmı da başarılı oldu. Onların hepsi 1993-2000 arasında İstanbul Film Festivali’nde sürekli karşılaştığımız insanlardı. İstanbul Film Festivali o zaman okul gibiydi; çünkü dvd yoktu, video yoktu ya da çok sınırlıydı. Bizim tek ulaşabildiğimiz yer Boğaziçi Üniversite kütüphanesindeki film arşiviydi ve onların hepsi de TRT’den çekmeydi. Onun dışında film izleyebileceğimiz tek yer İstanbul Film Festivali’ydi. Orası bir okul oldu ve biz öyle bir romantik düşünceyle yönetmen mi olsak, film mi yapsak diye düşünmeye başladık.

 

Kulüpte çok eski bir kamera vardı ama çalışmıyordu. Montaj imkânı hiç yoktu, şimdiki gibi bilgisayarda montaj diye bir şey yoktu. Videodan videoya kaydederek montaj yapıyorduk. Dolayısıyla aslında çok kolay değildi, ben sadece kısa film montajını yapabilmek için altı ay çalıştım. Sonra artık iktisattan iyice uzaklaştım ve sektörde çalışmaya başladım. Montaj yaptım, kamera asistanlığı yaptım, sesçilik yaptım. Almanlarla çalıştım, televizyonculuk yaptım. Alman televizyonuyla belgeseller çektik uzun süre ve bir şekilde ciddi de para kazandık. Ama tamamen yapmak istediğim şeyden uzaklaşmaya başladım. Biraz param vardı, ailemden de biraz aldım. Biraz arkadaşlarımdan borç aldım ve Polonya’ya gittim. İki yıl Polonya’da kaldım. Polonya’da ünlü bir sinema okulu var, Lodz. Biraz da İstanbul Film Festivali’nden aldığımız romantik düşüncenin kuyruğuna takıldım aslında. O romantik düşünceyle Kieslowski’nin okulu diye gittik biz. Tabi o gelenek hâlâ devam ediyor ve bana çok ciddi katkısı oldu, ama biz gittiğimizde biraz da işi paraya dökmüşlerdi. Paralıydı yani gerçi ben burs aldım ve bursla gittim. Bir sene de cepten ödedim, ciddi bir borç yaptım ve bir film çektim geldim. Okulu bitirmedim, okul beş seneydi ve iki yıl bana ciddi bir deneyim sağladı. Biraz da oranın getirdiği kültürel iklimde ve sinema ortamı sayesinde Apartman diye bir kısa film yaptım.

 

Onu burada olsam yapamazdım, çünkü basit sinema yaparken en ciddi sorun şu oluyor. İnsanlar ilk başta sinema diline inanıyor ve sinemayı seviyorlar. Her şeyi seviyorlar. Her türlü filmi… İşte gidip Tarantino filmini de seviyorsunuz, gidip atıyorum festival seyircisinden dolayı bir Tarkovski filmini de seviyorsunuz. Şimdi bu bir kafa karışıklığı yaratıyor. Özellikle estetik boyutunu, entelektüel zeminini hazırlamak zor oluyor. Sinema kutsanıyor. Festivaller panayır, bayağı öyle yani sinemanın temeli öyle bir şey. Çok ciddi bir mitolojisi var; starlar, yönetmen hikâyeleri var… Bayağı mitolojik bir şey yani. Biz öyle başlıyoruz sinemaya, sinemayı seviyoruz. Festivalde altmış tane film izledim diyorsun, altmış gün oruç tutmuş gibi oluyorsun. Heyecanlı genç arkadaşları gördüğümde eskiyi hatırlıyorum: Çok film seyretmek… her şeyi sevmek… Biraz öyle oluyor da, bu yönetmen olmak isteyen insan için çok tehlikeli bir şey, yani her şeyi sevemezsiniz. Sinemada bir seçim yapmak zorundasınız. Ruhunuzun anlatmak istediği şeyin ne olduğuna, neye uygun olduğuna dair bir fikriniz olmak zorunda. Onun için ilk filmler genelde birbirine çok benzer. Öğrenci filmlerinin içinde, biraz kaba bir benzetme olacak ama mutlaka uyuşturucu vardır ya da silah vardır; çünkü Amerikan sineması üzerinden beslenirler. Polonya’daki  öğrencilerin çektiği filmlerin hepsi Polonya’nın belli bir romantik idealizminden esinlendiği için belirgin bir damardandır. Sonuç olarak insanlar bulundukları  kültürel ortamdan bağımsız bir şey üretemezler, ama stil olarak her zaman o bağımsız o kültürel şeylerin altyapısı sezilmekle beraber üsteki üstyapı yani estetik şey çok alakasız yapıştırma şeyler de olabiliyor.

 

Polonya’daki iki yılım en azından neyi gerçekten önemsediğimi, neyin bana daha yakın olduğunu ve neyi sadece sinemayı sevdiğim için sevdiğimi gösterdi. Zaten sinema eğitiminin en ciddi faydası da insana bunu düşündürmesi. Başka hiçbir faydası yok, yani sonuçta her şey yapılarak öğreniliyor. Öyle bir şeye faydası oldu Polonya’nın. Ondan sonra çok belirli stilde bir film yaptım. Apartman bana o özgüveni verdi: Hiç müzik kullanmamak, hiç hareketli kamera kullanmamak ve o zamanki tüm görüşlerin aksine bir şey yapmak konusunda bana bir cesaret verdi.

 

Seyfi Teoman Tatil Kitabı’na kadarki süreci işte böyle anlatıyordu. Kendine has heyecanıyla, samimi ve enerjik konuşmasıyla… Geriye iki uzun metrajlı filminden çok, çekmek istediği ama çekmeye ömrünün yetmediği projelerini ve sıcaklığını bıraktı.

 

Kaynak: Hayal Perdesi