Ses Konusunda Amerika’nın 60 Yıl Gerisindeyiz!
Yorum May 15, 2015
“Ses konusunda Amerika’nın 50’li yıllarda olduğundan daha geri seviyedeyiz.” Üç gün süren Sinema ve Ses Konferansı’nın ilk oturumunda dile geldi bu tespit. Ve ne yazık ki devam eden oturumlarda da sık sık altı çizildi aynı hakikatin.

Ayşe Adlı

 

Kadir Has Üniversitesi bünyesinde 16 yıldır Türkiye Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı düzenleniyor. Her sene bir konuyu merkeze alan konferansta bu kez ses tartışıldı. Türk sineması ses tekniklerini uygulamada ne durumda? Sinemada ses tasarımı nasıl oluyor? Bir filmi izlediğimizde neyi nasıl anlıyoruz? Araştırmacılar ve sinemacılar bu ve benzeri sorulara cevap aramak için bir aradaydı. Çokça soru soruldu, eleştiri yapıldı, eksikliklerin altı bir kez daha çizildi.

 

Türk sinemasının yüz yıldan uzun bir geçmişe sahip olduğundan hareket ettiğimizde, sesin de diğer teknik unsurlarla paralel ilerlediğini varsayabilirsiniz. Oysa gerçekler pek de öyle değil. İzmir Ekonomi Üniversitesi Öğretim Üyesi Tayfun Bilgin’in detaylı anlatımı ikna etti bizi bu kanaate. “Türk sinemasında ses kuşağı her zaman göz ardı edilmiştir. Bu kadar uzun ve hacimli bir film endüstrisinde sesin neden bu kadar ilgisiz kaldığını anlamak zor. Türkiye’de hala ses dersi olmayan bir sürü sinema okulu var!”

 

1800’lü yılların ikinci yarısında icat edilen film teknolojisinin neredeyse ilk 50 yılı sessiz ve diyalogsuz. Sessiz film, Şarlo ile zirve yapmışken 1920’lerin sonlarında görüntüye ses eklenebileceği görülüyor. Büyük bir devrim bu! Siyah beyaz filmin renklenmesi ile mukayese etmemek gerek Tayfun Bilgin’e göre. O vakte kadar daha çok görsel dil kullanılıyor. Her şey perdede olup bitiyor. Yönetmenin almamızı istediği tüm mesaj görsel dil aracılığıyla aktarılıyor. Oyuncu önlük giymiş, demek ki doktor. Üniforması var, demek ki itfaiyeci… “Sesi sinemaya sokup mikrofon teknolojisiyle senkron bir şekilde salonlarda göstermeyi başardıklarında onunla ne yapacakların bilemiyorlar. Çünkü Şarlo’nun konuştuğunu düşünemiyorlar! Ne gerek var ki? Konuşmadan da her şeyi anlatabiliyor zaten!”

 

Sinemanın sese geçişiyle filme önce diyalog girmiş olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Önemli bir açık kapanmış olacak böylelikle ne de olsa. Yine yanıldınız ne yazık ki! Önce ses efektleri kullanılıyor, sonra şarkılar, yani müzik. Karakterleri konuşturmak akıllarına gelmiyor. Frank Capra gibi isimlerin cesareti belirliyor bugüne uzanan seyri. Ve ilk sesli filmlerle birlikte sinemanın vasfı değişiyor. Tayfun Bilgin’e göre sinema önce tiyatro sınıfına yakınken ses kullanımıyla edebiyata, romana yaklaşıyor. Görsel açıdan kayıp yaşanıyor ister istemez. Ama Alfred Hitchcock’un eleştirdiği ‘konuşan kafalar’ başka bir sinema inşa ediyor.

 

 İçeride, Türkiye’de neler olduğuna bakalım biraz da. Türk film izleyicileri, Muhsin Ertuğrul’un gayretleriyle hemen o yıllarda sesli çekilmiş filmler izlemeye başlıyor. Sinema endüstrisi bir süre sesli film çekmeye devam ettikten sonra 50’lerde sesli film çekmekten vazgeçiliyor. Ses kullanımında dünyanın hayli gerisinde kalmamızın en önemli sebebi bu karar. 90’lı yıllara kadar Yeşilçam’da tüm filmler dublajlı. Türk sinemasının önemli sesçilerinden Mehmet Kılıçel, bu kararın sesli film çekmenin zorluğundan kaynaklandığını düşünüyor. Çünkü ses, yönetmenler tarafından hep engel olarak görülmüş. “Oyuncuların rollerini ezberlemesi gerekiyor. Sesleri her zaman filme uygun olmuyor vesaire.” Kılıçel’in tabiriyle Türk sinemasında sese her zaman üvey evlat muamelesi yapılıyor.

 

Filmlerin dublajla seslendirilmesi basit bir teknik tercih de değil anlaşılan. Yönetmen Ezel Akay, filmlerin sesli çekilmesinden yana olduğunu belirttikten sonra, eskilerin işlerini mecburiyetten ya da parasızlıktan ‘kötü’ yapmalarının kültürel bir alışkanlığa dönüştüğünü kayda geçme ihtiyacı duyuyor. Dublaj sebebiyle parlak ve önde duran sese alışık Türk izleyicisi, artık sesli çekilmiş filmleri anlamıyor Akay’a göre.

 

Filmin sesli çekilmesi ya da dublajlı olması yönetmenin tercihi elbette. Ancak tartışmayı kapatmak o kadar kolay değil yine de. Zira bir filmde ses kullanımı oyuncuların diyaloglarıyla sınırlı değil. Ses efektleri, müzik tasarımı, ortam sesleri… gibi uzayıp giden bir liste var. Ve bunların nasıl kullanılacağı psikoakustik biliminin konusuna giriyor. Türkiye’de ses mühendisliği ve tasarımı bile çok az biliniyor ve kullanılıyorken beklentiyi psikoakustik açıdan da pek yüksek tutmamak gerekiyor.

 

Psikoakustik, sesin psikolojiye etkisini inceleyen bilim dalı. Sesin ritmindeki iniş çıkışlar ve boşluklar duyguları harekete geçiriyor, tabiri caizse manipüle ediyor. İşin uzmanlarının belirttiğine göre izleyici fark etmese de filmlerde sessizlik bile ses sayesinde elde ediliyor. İnişler, çıkışlar ve tabii sessizlikler duyguları manipüle etmek için kullanılıyor. Tayfun Bilgin, 90 dakikalık bir filmin 80 dakikasında arkada müzik çaldığına dikkat çekiyor. Demek ki müzik 10 dakika susuyor. Ama farkında değiliz. Çünkü dinlemiyoruz. “Müzik, dinlememiz için değil, algılarımızı manipüle etmek için duruyor. Oraya gizlenmiş bir silah o.”

 

Sesin film üzerindeki etkisini konunun uzmanlarından dinledikçe ihmalinin yol açtığı zafiyetten rahatsızlık duymamak elde değil. Yerinde çekilmiş ve gerçekçiliği artıran ortam sesleri. Görsel ve sözel dilin verdiği mesajdan şüphe duymamızı sağlayan müziklerle yaşatılan sürprizler, hayal gücümüzü tetikleyen efektler… İki küçük örnekle açıklayalım neyi kastettiğimizi. Filmde kullanılan diğer dillerle söylediğiniz şeyi işitsel dille yalanlayabiliyorsunuz mesela! Sözel dil bir adamın masumiyetini anlatırken işitsel dil tam tersini iddia edebilir diyor Tayfun Bilgin. “Kamera o adama her döndüğünde kemanlar bir tuhaf çalıyor. İzleyici asla bu adam göründüğünde kemanlar neden tuhaf çalıyor diye düşünmüyor. Ama mesajı alıyor.”

 

İkinci örnek Ezel Akay’dan. “Tarkovski’nin kullandığı bir sahne var. Yaşlı kadın fincanı masadan kaldırıp dudaklarına götürüyor. Fincanın masada bıraktığı buğuya dönüyor kamera. Buğunun yavaşça yok oluşunu izliyoruz. Orada öyle bir ses kullanmış ki, buğuyla birlikte kadın da yok oluyor adeta. O sahneyi izleyip bunu hissetmeyecek bir seyirci düşünemiyorum. Ama kimsenin aklına da izlemeden önce buğudan öyle bir ses çıkacağı gelmez.”

 

Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler Konferansı’nda sesin 16’ncı buluşmaya kadar ertelenmiş olması bile üzerinde düşünmeye yetiyor aslına bakılırsa. Evet, sinemanın çok ihmal edilmiş alanlarından biri ses. Ve belki de bundan sonra en sık tartışılması gereken hususlardan bir tanesi. Ayrıca sadece profesyönellerin sorunu da değil bu. Nereden mi biliyoruz? Ezel Akay’dan tabii. “Türkiye’de mevcuttan daha iyisini yapmak için önümüzde seyirci engeli var. İstemiyor, anlamıyor, burun kıvırıyor.” O zaman kendi iç sesimizden başlayarak tüm seslere biraz daha kulak kabartmanın vaktidir.