Sinemamızın Unutulan İsimlerinden Ali İpar
Barış Saydam - İnceleme 18 Haziran 2015

"Bir ara bir Singer dikiş makinesi motorunu tecrübe ettik. Makine kurma olduğu için azami 28 saniyelik çekim yapılabiliyordu. Ben senarist olarak oturup sahneleri 28 saniyeyi geçmeyecek şekilde baştan yazıyordum."

 

Geçtiğimiz günlerde Türk basınına biraz gecikmeli de olsa uzun süredir Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde yaşayan Ali İpar’ın vefat ettiği haberi düştü. Gazeteye verilen ölüm ilânı sonucunda Ali İpar’ın ölümünden haberdar olduk.[1] Ali İpar tek filmlik bir uzun metraj kariyeri olmasına rağmen, Türk sinema tarihinin en önemli aktörlerinden biriydi aynı zamanda. Bizler de bu vesileyle unutulmuş bir ismi, unutulmaz hikâyesiyle birlikte tekrar günyüzüne çıkaralım istedik.

 

İpar ailesi Cumhuriyet sonrası yeni ortaya çıkan burjuva sınıfına mensuptur. İsmi bilinen, herkesçe tanınan, ünlü köşkleri dillerinden düşmeyen ailelerden biridir. Ali İpar’ın babası Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk sanayicilerinden meşhur Şeker Kralı ya da adı daha sonra “Atatürk’ün Müteahhidi” olarak da anılan Mehmet Hayri Rüştü’dür. Hayri Rüştü, 1882’de Mudanya’da doğar. Babası, Posta ve Telgraf Müdürlüğü yapan Ahmet Rüştü Efendi’dir. Hayri Rüştü, Mudanya’daki eğitiminden sonra İstanbul’a giderek Topçu Harbiyesi’nde subay olur. Osmanlı Sarayı’nda görev yapan Mehmet Faik Paşa’nın büyük kızı Emine Tevhide Faik’le evlenir. Ali İpar, Emine Tevhide hanımla olan evliliklerinden dünyaya gelen ikinci çocuklarıdır. Hayri Bey, Birinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte ordudaki görevinden ayrılarak ticarete başlar. 1925 yılında Kazım Taşkent ve Şakir Kesebir’le birlikte Trakya Şeker Fabrikaları’nı kurar. Şeker işinden çok büyük kazançlar sağlayan İpar ailesi, gelirlerini gayrimenkul alanında değerlendirir. Önce Beyoğlu’ndaki meşhur Mısır Apartmanı’nı, sonra da Cemil Topuzlu’nun Çiftehavuzlar’daki köşkünü, Teşvikiye’deki Park Apartmanı’nı satın alırlar. 1934’teki soyadı kanunundan sonra aile İpar soyadını kullanır. İpar ailesinin bir peri masalını andıran yükseliş hikâyesi, İkinci Dünya Savaşı başlayana kadar sürer. Savaşın patlak vermesiyle birlikte İpar ailesi Amerika’ya yerleşir.

 

1921 doğumlu Ali İpar, Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra eğitimine California Üniversitesi’nde devam eder. Amerika’dayken sinemayla yakından ilgilenir. Ailenin Los Angeles’ın Beverly Hills semtinde yaşadıkları malikâne pek çok film yıldızını ağırlar. İparlar zenginlikleriyle Hollywood’da da kısa süre sonra tanınan bir aile olurlar. Bu dönemde çeşitli film yıldızlarıyla aile fertlerinin aşk yaşadıkları dedikoduları basına yansır. Ali İpar, kurduğu bağlantılar sayesinde çeşitli filmlerin setlerinde çalışır, çekim süreçlerine yakından tanıklık eder. 1948 yılında William Rowland'ın yönettiği Woman in the Night filminin senaristlerinden biri olur. Filmin çekimlerinde tanıştığı Amerikalı ünlü oyuncu Virginia Bruce ile evlenir. Bruce’la kısa süre sonra boşanıp bir daha evlenecektir.

 

Ali İpar, ailesiyle birlikte İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye dönüş yapar. Dönüşüyle birlikte askere alınır. Askerliğini tamamladıktan sonra ise, Türk sinemasına ismini yazdıracak renkli film çalışmalarına başlar. 1951 yılında “ilk renkli Türk belgeseli” unvanına sahip olan Bir Şehrin Hikâyesi isimli belgeseli çeker. Görüntü yönetmenliğini İlhan Arakon’un yaptığı belgesel, 1954 yılında Berlin Film Festivali’nde gösterilir. Türk Film Dostları Derneği’nin düzenlediği 2. Türk Film Festivali’nde “yılın başarılı filmi” seçilir. Burhan Arpad, Sinema-Tiyatro dergisine yaptığı “Türk Sinemasının Kırk Yılı” başlıklı değerlendirmede, filmi, Türk sinemasının kırk yıllık sürecinde öne çıkan başarılardan biri olarak yazar.[2]

 

İpar’ın esas başarısı ise Bir Şehrin Hikâyesi’nden çok, başrolünü eşi Virginia Bruce ile Kenan Artun’un paylaştığı Salgın filmi olur. Salgın, her ne kadar Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Halıcı Kız’dan sonra vizyona girmiş olsa da, çekilen ilk uzun metrajlı kurmaca renkli Türk filmidir. Daha önce 1948 yılında Baha Gelenbevi Çıldıran Kadın filminde, filmin tek sahnesinde (Kız Kulesi’nin gösterildiği sahnede), renkli çekim yapar.[3] Turgut Demirağ’ın sahibi olduğu AND Film’in girişimiyle Türkiye’nin ilk animasyon/çizgi film denemesi olan Evvel Zaman İçinde, 1951 yılında tamamlanır. Eğer tür olarak animasyonu da işin içine katarsak, esasında Türkiye’de çekilen baştan sona ilk renkli uzun metrajlı film Evvel Zaman İçinde’dir. Ancak film bitirildikten sonra laboratuar işlemleri için gönderildiği California’dan bir daha gelmez.[4] Film, California’daki laboratuarda kaybolur. Filmden geriye on dakikalık bir bölümü, eskizleri ve lobileri kalır.

 

Bu iki öncül denemeden sonra Ali İpar’ın yönettiği Salgın sinemamız için bir ilk olur. İpar, Türkiye’ye döndükten sonra tanıştığı ve belgeselde birlikte çalıştığı İlhan Arakon’la birlikte Salgın’a başlar. Salgın’ın hikâyesi, bir kentte salgın bir hastalığın çıkması üzerine kurulur. İpar, Vatan gazetesinin sinema ilavesine verdiği kısa söyleşide, yirmi bir günde tamamladığı filmini şu şekilde anlatır:“İstanbulun güzelliklerini mevzuunun içine girdiği kadar belirten eserin mevzuu bir hastabakıcı ile bir doktorun bir salgın bölgesinde tanışmaları, birbirlerini kaybetmeleri ve sonra yeniden bulmalarının hikâyesidir.”[5]

 

Yine aynı söyleşiden öğrendiğimiz kadarıyla filmin fon müziği Amerika’da bestelenir, renk banyoları da Amerika’da gerçekleştirilir, seslendirme işlemleri ise İstanbul’daki Lale Film Stüdyoları’nda tamamlanır.[6]

 

Ali İpar, Atilla Dorsay’la konuşmasında filmin zorlu çekim şartlarını şu şekilde özetler:“Senaryo ve diyaloglar benimdi, ama ben filmi İlhan Arakon’un filmi sayıyorum. İnanılmaz teknik zorlukları yenerek, o günün şartları altında, imkânsız şeyleri yaparak bu filmi tamamladı. Küçük, 16 mm.’lik bir el kamerasıyla çektik. Bir ara bir Singer dikiş makinesi motorunu tecrübe ettik. Makine kurma olduğu için azami 28 saniyelik çekim yapılabiliyordu. Ben senarist olarak oturup sahneleri 28 saniyeyi geçmeyecek şekilde baştan yazıyordum. Tam bir macera oldu…”[7]

 

Filmin çekimi dışında, gösterime girme süreci de ayrı bir macera konusudur. Vatan gazetesi ve dönemin diğer gazeteleri, İpar’ın “renkli çektiği” filmi büyük bir heyecanla karşılayıp manşetlerine çıkarırlar. Ancak aynı yıl Muhsin Ertuğrul da boş durmaz. Salgın’ın çekildiği yıl, Ertuğrul da Doğan Kardeş Yayınları’nın yapımcılığında Halıcı Kız filminin çekimlerine başlar. İlhan Arakon, Burçak Evren’le yaptığı söyleşide, Halıcı Kız’ın çekimlerinin kendilerinden daha sonra başladığını şu şekilde açıklar:“Biz Salgın filmine daha önce başladık. (…) Salgın filmini çekerken, bir gün sete Ali İpar’ın teyzesi olan Ayşe Hanım ile onun kocası Kazım Taşkent geldiler. Ayşe Hanım renkli film çektiğimizi görünce, eşi olan Kazım Taşkent’e dönüp, yarı şaka yarı ciddi ‘siz niye bir film çekmiyorsunuz’ dedi. Bunun üzerine Kazım Taşkent süratle harekete geçerek Muhsin Ertuğrul’a bir film ısmarladı. Ellerinde zaten Halıcı Kız vardı ve onu çektiler. Biz Salgın’ı Amerika’ya laboratuar işlemleri için gönderirken, onlar daha hızlı davranıp filmlerini Avrupa’da yıkatıp bizden önce gösterime soktular.”[8]

 

 

Hem Arakon’un söyleşisinden hem de dönemin basınından takip edebildiğimiz kadarıyla Ertuğrul, çekim tarihi olarak İpar’dan sonra filminin çekimlerine başlasa da, filmini bitirdikten sonra laboratuar işlemleri için Almanya’ya yollar. Bavaria Stüdyoları’nda filmin laboratuar işlemleri tamamlanır. Bir yönetmen laboratuar için Amerika’yı, diğeri ise Almanya’yı tercih etmiştir. Filmlerin yıkanma sürelerini etkileyecek bu kritik tercih dışında, Ertuğrul’un filminin yurtdışına çıkış işlemleri de daha hızlı tamamlanır. Cumhuriyet Arşivi’ndeki resmi belgelere göre, Salgın filminin banyo edilmek üzere yurtdışına çıkışına dair izin belgesi 6 Kasım 1952 tarihinde onaylanır.[9] Muhsin Ertuğrul’un Halıcı Kız filmi ise aynı izni 30 Temmuz 1952 tarihinde alır.[10] Dolayısıyla hem izin alma sürecini hem de filmin banyo edilme sürecini daha hızlı tamamlayan Ertuğrul’un Halıcı Kız filmi, 13 Nisan 1953 tarihinde Taksim’deki Atlas Sineması’nda gösterime girer.[11] Salgın’ın gösterim tarihi ise 15 Aralık 1953 olur. Böylece “Mevsimin İlk Renkli Türk Filmi” manşetleriyle bittiği duyurulan Salgın, Halıcı Kız’dan sonra vizyona girdiği için “resmi olarak” Türkiye’de vizyona giren ikinci renkli Türk filmi olur.

 

Muhsin Ertuğrul’un filmi, belki de kariyerinin en zayıf filmlerinden biridir. Yıldız dergisi, filmi “renkli olmasaydı, ikinci sınıf filmlerimizin iyicelerinden dahi pek sayılamayacak olan” bir film şeklinde tanımlar.[12] Semih Tuğrul Dünya gazetesinin sanat ekine yazdığı yazıda, “Halıcı Kız faciası ancak ‘Bir film nasıl olmamalıdır?’ mevzuunda mükemmel bir örnek diye kullanılabilir. Kısacası, Halıcı Kız, Agfacolor’un çeşitli renklerine rağmen Türk sinemacılığının yüz karası olarak kalacak filmlerden biridir.” diye yazar.[13] Salgın’ın ticari başarısızlığı da Halıcı Kız’dan aşağı değildir. Dönemin Amerikan bilimkurgu filmlerinden esinlenen bir felaket senaryosu, arka plânında İstanbul şehrinin dekor olduğu, teknik anlamda pek çok güçlüğün yaşandığı Salgın da seyirciyi heyecanlandırmaz.

 

Ancak Ali İpar’ın tek uzun metrajlık yönetmenlik hikâyesinden de anlaşıldığı gibi, sinemamızın “resmi tarihi” ile “gayriresmi tarihi” arasında farklılıklar, ilginç ve kıyıda köşede kalmış isimler ve filmler vardır. Ali İpar’ın Salgın’ı da bunlardan biridir. Üstün gayretlerle çektiği filmiyle Türk sinema tarihine geçen İpar, filminin başarısızlığından sonra sinemacılıktan uzaklaşır. Virginia Bruce’dan ayrılarak yeniden evlenir. Amerika’ya yerleşir. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nde Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'la beraber yargılanır. Demokrat Parti’ye yakın olan İpar’ın yargılanmasına neden olan satın aldığı beş şilebe el koyulur. İki sene ağır hapse mahkûm olur. 1962’de serbest bırakılır. Şilepler Haliç’te herkesin gözü önünde hurdaya çıkartılır. Sonrasında da Ali İpar Türkiye’yi terk eder.[14]

 

Bir zamanlar görkemiyle herkesi kendine hayran bırakan İparların malikâneleri de, Beyoğlu’ndaki meşhur Mısır Apartmanı da çok zaman önce satılmıştır. Aile fertlerinin trajik intiharları, yalnızlıkları ve trajedileriyle birlikte İpar ailesinin de tarihçesi böylece sonlanır.

 

 

[1] A. Ali İpar, “Rahmetle Anıyoruz”, Hürriyet, 14.06.2015.

[2] Burhan Arpad, “Türk Sinemasının Kırk Yılı (1919-1959)”, Sinema-Tiyatro, Sayı 5, 15 Temmuz 1959.

[3] Burçak Evren, “Türk Sinemasında İlk Renkli Filmler”, Altyazı, Sayı 16, s. 61.

[4] Burçak Evren, Türk Sineması, AKSAV Yayınları, İstanbul, 2006, s. 121.

[5] Vatan Sinema İlavesi, “Mevsimin İlk Renkli Türk Filmi Salgın”, 7 Ekim 1953, s. 4.

[6] Vatan Sinema İlavesi, “Mevsimin İlk Renkli Türk Filmi Salgın”, 7 Ekim 1953, s. 4.

[7] Atilla Dorsay, Yüzyüze, Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1986. Aktaran: Burçak Evren, “Türk Sinemasında İlk Renkli Filmler”, Altyazı, Sayı 16, s. 61-62.

[8] İlhan Arakon, “Muhsin Ertuğrul, Halıcı Kız’ı Bizden Sonra Çekti”, Söyleşi: Burçak Evren, Altyazı, Sayı 18, s. 65.

[9] T.C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Fon Kodu: 30.18.1.2, Kutu No: 130, Gömlek No: 81, Sıra No: 6, 06.11.1952.

[10] T.C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, Fon Kodu: 30.18.1.2, Kutu No: 129, Gömlek No: 61, Sıra No: 16, 30.07.1952.

[11] Âlim Şerif Onaran, Muhsin Ertuğrul’un Sineması, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2013, s. 242.

[12] “Haftanın Yerli Filmleri: Halıcı Kız”, Yıldız, Sayı 17, 18 Nisan 1953, s. 26.

[13] Semih Tuğrul, Dünya Sanat Eki, 28 Nisan 1958, s. 5.

[14] Murat Bardakçı, “Bahtsız Bir Ailenin Son Çocuğu da Vefat Etti”, Habertürk, 15 Nisan 2015.

 

Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi Belgeleri

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.