Eşref Kolçak
Söyleşi 07 Kasım 2015

Beyaz perdemizin bugün en sevilen yıldızlarından biri olan Eşref Kolçak, bugünkü durumuna gelinceye kadar hayatta çeşitli işler yapmış her boyaya boyanmıştır. Marangozluktan, boyacılığa kadar her işi tecrübe etmiştir.

Söyleşi: Zafer Sülek

Foto: Osman Özcan

Artist, 1960

 

Perapalasın arka tarafında, Kasımpaşaya doğru inen arnavuk kaldırımlı bir yokuş.. Bu yokuşun sağında ve solunda yirminci yüzyılın apartımanları yükseldiği gibi, eski İstanbuldan kalma evler de var.. Yirminci yüzyılın apartımanları, bu eski, tahta evlerde âdeta ondokuzuncu yüzyılı kucaklıyorlar. Bu yokuşta iüi asır, birbirine sarmaş dolaş.

 

İşte, Foto Osman Özcanla arnavut kaldırımlı bu yokuştan aşağı iniyoruz. Gözlerimiz, zaman zaman ufkumuzda bir koridor gibi açılan yan sokakların tabelâlarında.. Pehlivan sokağını arıyoruz. Bir hayli sonra buluyoruz da, Osman Ozcan:

 

- İşte, burası! diyor.

 

Dar bir sokağa sapıyoruz. Ve sokağın koridoruna doğru kanburları çıkmış bir-iki ihtiyar evi müteakip iki katlı, bir minyatür apartımanın önünde duruyoruz. Osman, gidip zile basmazdan evvel, not defterimdeki adrese bakıyorum: EŞREF KOLÇAK. Pehlivan sokak No: 6. Doğru! Eşref Kolçak, burada oturuyor.

 

Suratım, kahrolası bir acıyla gerili-geriliveriyor.. Türk Sinemasının en çok tutulan bir artisti, bu iki katlı, oyuncak apartımanda oturuyor, ha!. Mahalle bakkallarının bile koca-koca apartımanlar diktiği bir memlekette san'at adamının hazin kaderi, birden ruhumu karartıveriyor. Ağlamaklı oluyorum. Bereket, bafra sigarasının dumanlı, apacı zehiri yetişiyor, imdadıma.. Yoksa, oracıkta kahırdan ölebilirim.. Ve tütünün mucitlerinden Nikotine bir kere daha teşekkür ediyorum.

 

Osman zile basalı epey oldu. Demirden sokak kapısı gıcırdayarak açılıyor. Kapının aralığında Eşref Kolçak beliriyor.. Saçlarından bir perçem alınına düşmüş.. Üstünde yakası açık bir mintan. ayağında da ipince bir pantolon var..

 

Bizi görünce gülümsüyor ve:

 

- Beş dakika sürmez, diyor, hazırlanmam!.

 

Demir kapıyı aralık bırakarak gidiyor.. Az sonra da, açık gri bir elbise, sade desenli bir kravat giyinmiş ve saçları taralı olarak dönüyor. Şimdi üçümüz birlikte ayni yokuşu tırmanıyoruz. Yokuş, nefesimizi tıkayacak kadar dik.. Bu yüzden, konuşmak istemiyor cânımız.. En yaşlımız, otuzbeşinde.. Utançtan solumalarımızı birbirimizden gizliyoruz. Merhum Vahit Sıtkı ömrün yarısını tayinde, yanılmış.. Yahut: Ne yıpranmış, yahu?!

 

Perapalasla birlikte düz asfalta kavuşuyoruz. Birer:

 

- Ohh!. Çekerek nefes alıyoruz..

 

Ve zaman zaman solumuzda uzayan zengin resme dalıyoruz. Hava sıkıntılı.. Bir açıyor, bir kapanıyor.. Böylece Tepebaşı gazinosunun karşısındaki parkımsı meydana geliyoruz.. Umurunda değil dünya, çocukların.. Bir meşin topun peşinden göle-oynaşa koşuyor, koşuyorlar.. Biz, susuyoruz. Aşağıdaki Haliç resminde kimbilir nelere dalmış gitmişiz.

 

Ama, içimde bir şey fısıldanıp duruyor:

 

''Bir tahta kulübe gibi ortadan yarılacaksın.

Sollor omuzlarına alıp.

Bana getirecekler seni

Nazlı çiçekler dağ gibi şilepler susacak

Sen susacaksın

Susacaksınız

Ben hiç susmayacağım..''

 

İçindeki bu şaire inat, Eşref Kolçakla konuşmağa başlıyorum:

 

- Şimdi hangi şirketle çalışıyyorsun?.

 

- Kemâl Filmle.. Ama, sadece ona bağlı değilim..

 

Birgün önce Ayşecikle röportaja giden Osman, söze karışıyor:

 

- İkinci Ayşecik filminde Zeynebin babasını Turgut Özatay'la değil, siz oynayacakmışsınız, öyle mi?.

 

- Kim diyor?.

 

- Ayşecik!.

 

Ben:

 

- Benim kulağıma da geldi, diyorum. As filmin sahibi Muzaffer Aslan yeni yapacağı Ayşecik filmi için seni düşünüyormuş..

 

Eşref:

 

- Böyle birşeyden haberim yok. diye cevap veriyor.. Ama mademki düşünüyormuş, sağolsun!.

 

İnsanın çenesi açılmağa görsün. Herkesi susmağa mahkûm eden içimdeki mırsaların şairi deli olacak. Evet, konuştukça, açılıyoruz:

 

- San'at hayatına sahnede mi, yoksa perdede mi başladın?

 

- 1944 yılında, sahnede.. O zamanlar Maksimde Atilâ Revü Opereti vardı. Bu operette bale yapıyordum. Tabii bu, işin prefosyener tarafı.. Amatör zamanlarım da oldu. Mektep müsamerelerinin demirbaş kadrosundandım. Semt düğünlerinde de kazaska oynardım.. Lâkin, san'at şuuruna malik değildim, o tarihlerde. San'atla zenaatı birbirine karıştırmış olacağım ki. san'at enstitüsünde okumağa başladım. Enstitüyü bitirseydim, bugün iyi bir yapı ustası olacaktım. Şimdiyse zenaatkâr yerine, sanatkâr olduk..

 

- İlk filmin hangisi?.

 

- Fedakâr ana.. Bu filmde Cahide Sonku'nun çocuğunu oynuyordum..

 

- Peki, bugünkü şöhretini medyun olduğun film?.

 

- Affet beni Allahım. Şirket sahibine 45.000 liraya malolmuştu. Şirket bu filmden yalnız bir hafta içinde ana parayı çıkardıktan sonra, 50.000 lira kazandı. Başrolünü oynadığım halde ne aldım, biliyor musunuz?. 800 lira!. İki takım elbise parası..

 

Bu ara Osman Özcanın da kendi işini görmesi lâzımdı. Üstelik, bir de güzel resim yakalamıştı. Küçük çam ağaçlarının ardında Halicin görünüş şaheserdi. Fonda Haliç olmak üzere Eşref Kolçak'ın bir boy fotoğrafını çekiyordu. Sonra, buradan bir dolmuşa atladık. Doğru, Taksim bahçesi!.

 

Konuşmamıza, işte burada devam ediyorduk:

 

- Türk sinemasında en beğendiğin Bed-Man kimdir?.

 

- Turhan Seyfioğlu..

 

- Sinemada en iyi oyununu hangisile çıkardın?. Turhan Seyfioğlu ile mi, Kenan Parsla mı…

 

Saymağa devam edecektim. Bırakmadı:

 

- Kenanla. dedi. Ve ''Kanlarla ödediler'' filminde.. Kenan, bu filmde harika idi ve bana, iyi oyun çıkarmak imkânını verdi.

 

Bu esnada bir ses duyduk:

 

- Merhaba, Eşref ağbi!.

 

Dönüp baktık. Ders çalışan iki lise talebesi. Eşref Kolçak:

 

- Merhaba!. dedi.

 

Sonra bize döndü:

 

- Filmlerde hep vurup kırıyorum ya, gençlerin bu hoşuna gidiyor.. Ama, bilmezler ki, Eşref Kolçak, hayatı boyunca hiç kavga etmemiştir..

 

- En beğendiğin filmini hangi rejisör yaptı?.

 

- Atıf Yılmaz.. ''Bir şoförün gizli defteri'' gibi bir film çevirmeğe her zaman hazırım..

 

Tepemizdeki gök simsiyah olmuştu. Neredeyse yağmur çiseleyecekti. Bu yüzden Eşref acele ediyordu. Bu itibarla ona son sualimi soruyordum:

 

- Hayata, doğrudan doğruya san'atla mı atıldın?.

 

- Yoo!. Boyacılık. marangozluk.. Türlü işlere girip çıktım. Beyazparde de rol icabı yaptığım işler de ayrı: Irgatlık, şoförlük..

 

Böylece evli ve bir çocuk sahibi olan aktörle Taksim meydanına doğru yürümeğe başladık. Eşref. Şimdiye kadar yirmi film yapmıştı. Bunların içinden yalnız biri romantikti: ''Hayatım sana feda!.'' Diğerleri köy ve şehir dramları, ayrıca tarihi kordelâlardı. Bütün gayesi de, çoluk-çocuğu ile başını sokabilecek bir eve malik olmaktı.

 

Gene, dalmıştım. Yabancı sanatçıları düşünüyordum. Koca-koca villâları vardı, onların.. Evlerinde televizyonları, yüzme havuzları.. Şu Zaferciğin hayâl edemeyeceği daha birçok şeyler! Eşref Kolçak'ın kira ile oturduğu iki katlı oyuncak apartıman bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. Ve kendi kendime boyuna soruyordum:

 

- Neden?.

 

Sen misin, bunu soran?. Bir ahmak ıslatan, bir ahmak ıslatan. Dolmuş buluncaya kadar sırılsıklam oldum..

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.