Sinemanın Sessiz Günlerine Yolculuk
Yorum 09 Aralık 2015

Bu yıl ikincisi düzenlenen İstanbul Sessiz Sinema Günleri, sinemanın daha dingin, yoruma açık ve nispeten masum günlerine doğru bir seyir imkânı sundu izleyicisine. Gösterimlerin ortaya koyduğu ilk hakikat, onlarca yıl önce unutulmaya terk edilen bu arşivin yeniden yorumlanmayı beklediğiydi. 

Ayşe Adlı

 

Kino İstanbul’un bu yıl ikincisini düzenlediği Sessiz Sinema Günleri, sessiz filmler eşliğinde sinemanın sessiz günlerine doğru dört günlük bir yolculuğa çıkardı katılımcıları. Dünya çapında yüzde 80’inin kayıp olduğu varsayılan sessiz filmlerin ilk örnekleri, 1860’lı yıllarda verilmeye başlanmıştı. Film makaralarına ulaşmanın kolaylaştığı 1880’lerden itibaren sayıları hızla arttı ve 1920’lere kadar tespit etme imkânına sahip olamadığımız sayıda sessiz film çekildi. Ses, renk ve efekt teknolojisi geliştikçe nostaljik bazı filmler dışında sessiz dönem unutuldu desek yeri. Ortalama ilgiye sahip bir sinema izleyicisi için sessiz sinema Charles Chaplin ile sınırlı kaldı. Oysa mimiklerin etkisi, hareketlerin gücü zirve yapmıştı sessiz sinema sayesinde. Filme sesin eklenmesi oyuncuya düşen yükü büyük oranda hafifletmiş, dikkati beden dilinden sözün gücüne devretmişti.

 

İlki geçen yıl düzenlenen Sessiz Sinema Günleri sayesinde, en azından İstanbullu izleyiciler, Avrupa’da uzun zaman önce iade-i itibar gören sessiz filmleri bir başka gözle izleme imkânı buldu. Başta Hollanda ve Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinin film arşivlerindeki görüntülerin yer aldığı gösterimlerin bu yılki konu başlığı “Modern Kadının Doğuşu” olarak belirlenmişti. Festivalin içeriğine geçmeden önce küratörlerin “Henüz Türkiye arşivlerinden film gösterme şansımız olmadı!” notunu da buraya kaydedelim. Umulur ki hangi durumda ve nerede olduğu bilinmeyen ‘Osmanlı arşivi’ de yakın zamanda gün ışığına çıkar…

 

19’uncu yüzyılın ortalarında varlık göstermeye başlayan kadın hareketi, henüz çok yeni olsa da sinemada karşılık bulmuştu. Festival danışmanlarından II Cinema Ritrovato Küratörü Mariann Lewinsky Strauli’nin belirttiğine göre ilk baştan itibaren seyircilerin önemli bir bölümünü hatta belki de çoğunluğunu oluşturan kadınlar, filmlerde güçlü bir konuma sahipti. “Özgürlük ve eşitlik rüyaları, toplum değişmeye başlamadan çok daha önce, beyaz perdede görünür bir gerçelik oldu. 1910’lu yıllarda çekilen yüzlerce kısa komedi filminde Lea, Gigetta, Rosalie ve Leontine gibi oyuncular, kadınların ‘yapmaması gereken’ her şeyi yaparak popüler birer stara dönüştüler.”

 

Sinema tarihinin yazılmaya başlandığı 1920 – 60 yılları arasındaki klasik sinema, erkek film yönetmeni ve kadın oyuncu olarak belirlenen cinsiyetçi rollere sahip olsa da bunun öncesinde film endüstrisi kadınlara daha fazla yer vermekteydi Lewinsky’ye göre. “Önemli bir nokta şu ki 1910’lu yıllardaki Bertini, Berta Nelson, Musidora, Lois Weber gibi kadın oyuncular aynı zamanda film yönettiler, prodüktörlük yaptılar.”

 

Modern Kadının Doğuşu, kadınların kendilerine çizilen sınırları sorgulaması ve büyük ölçüde de reddetmesi anlamına geliyordu. Batı için ‘evin dışına çıkmak’la karşılık bulan bu sınırsızlık, Müslüman, doğulu Osmanlı kadını için peçeden sıyrılmak ile sembolize edildi hep. Nitekim Sessiz Sinema Günleri’nin tanıtım filmi de aynı klişeden yola çıkmıştı. Modernliğin ilk göstergesi bedenin görünürlüğü önündeki engellerin aşılması olarak kayda geçti bir kez daha…

 

Bu tema altında ele alınan başlıklarda kadın komedyenlere, yönetmen ve yapımcılara ait filmler yer alıyordu. Ayakkabılar (Shoes, 1916), Dulac’ın feminist ve empresyonist başyapıtı Madam Beudet’in Gülüşü (La Souriante Madame Beudet,1923), kamuya ilk gösterimi 9 Şubat 1928 yılında gerçekleşen Deniz Kabuğu ve Rahip (La Coquille et le Clergyman, 1927), Güzellik Ödülü (Prix de  Beaute, 1930) bu filmlerden sadece bir kaçı.

 

Dört gün süren festivalin başka başlıkları da vardı elbette. ‘Renkli Sessizler’ bölümünde, zor şartlar altında ve ibtidai şekillerde renklendirilen filmlerden örnekler yer alıyordu. Dünyanın ilk ve hâlâ yaşayan en eski film şirketi Gaumont’nun 120. yaşı münasebetiyle Louis Feuillade’ın çektiği dizi Vampirler, Türkiye’de ilk kez on bölümünün tamamıyla seyirci karşısına çıktı. Sinemanın öncülerine saygı bölümünde, Charlie Chaplin ve Buster Keaton için özel birer bölüm hazırlanmıştı.

 

Türk izleyicisi açısından gösterimlerin en önemlilerinden biri “Osmanlı Görüntüleri” bölümüydü denilebilir herhalde. Bir arşiv çalışması sonucunda doğan Osmanlı Projesi’nin en önemli özelliği bazı parçaları başka yerlerde, özellikle tarihi belgesellerde üzerine anlatıcı bir ses eklenerek gösterilen çekimlerin ham halini izleme fırsatı sunmasıydı. Bu bölümün hazırlanmasında önemli katkıları bulunan Eye Filmmuseum (Hollanda) Küratörü Elif Rongen Kaynakçı’nın sunumuyla iki bölüm halinde gerçekleşen gösterimde, 8 arşivden çeşitli uzunluklarda onlarca film izlendi. 1900’lü yılların başında çeşitli ülkeler tarafından Osmanlı coğrafyasının muhtelif yerlerinde çekilen görüntüler; siyasi, kültürel, sosyo-ekonomik açılardan okunmaya müsait pek çok veri içeriyordu.

 

Son olarak festival boyunca gösterilen filmlere, tabiri caizse enstrumanlarıyla dublaj yapan yerli ve yabancı müzisyenlerden de söz etmek gerekiyor. İzleyicinin beklentilerine cevap vermek açısından pek çok ‘zaafla malul’ bulunan sessiz filmlerin doyumsuz seyirlikler haline dönüşmesinde büyük katkıları vardı zira… 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.