Şeref Gür: “Eski Filmlerin Her Yanı Yama Doludur”
Barış Saydam - Söyleşi 16 Aralık 2015

Vesikalı Yarim’in setinde tek gün bile sorun çıkmadı. Filmin basın gösterisini Emek Sineması’nda yaptık. Ağlayanlar, sızlayanlar, tebrik edenler, kıyametler kopuyor. Hatta Ertem Eğilmez yanıma geldi, masaların üzerine çıkıyor, bağırıyor...

Türkiye’nin en eski yapımcılarından Şeref Gür, mesleğe 1950 yılında Erman Film’de başlar. İlk yıllar Erman Film’in muhasebecisine yardımcı olur, 1952’den itibaren ise şirketin kadrolu çalışanıdır. Ta ki emekli olana kadar. Hürrem Erman’la birlikte Erman Film’de Hıçkırık (1953), Karacaoğlan’ın Kara Sevdası (1959), Vurun Kahpeye (1964) ve bunlar gibi daha nice klasiğe imza atar. Filmlerin prodüksiyon amirliğini ve yapımcılığını üstlenir. Bunun yanı sıra, kendisine ait küçük bir şirket olan Şeref Film’de de Lütfi Akad’la birlikte başta Kader Böyle İstedi (1968), Vesikalı Yarim (1968) ve Seninle Ölmek İstiyorum (1969) gibi dönemin en iyi iş yapan filmlerinden birkaçına da imza atar. Bizler de Şeref Bey’le Erman Film’de çalıştığı dönemi, Türk sinemasının o günden bugüne değişen çehresini ve tabii ki Vesikalı Yarim’in çekim sürecini konuştuk.

 

Erman Film’de çalışmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

 

1951 Ekim’inde Erman Film’e girdim. 1950 Temmuz’undan itibaren de yazıhaneye gidiyordum. O yıllarda üniversiteye yeni başlamıştım. Muvahhid Tengizman o dönem muhasebeciydi, Galatasaray’dan Lütfi Akad’ın sınıf arkadaşı. Muvahhid ağabeyin yardımcılığını yapıyorum. Sabahları yazıhaneyi açıyorum. Sonra mektebe gidiyorum. Öğleden sonra yeniden geliyorum. O dönemlerde evrakların düzenlenmesine de yardım ediyorum. Bazen beş lira bazen on lira veriyorlar. Ama 1951’den itibaren devamlı çalışmaya başladım.

 

Vurun Kahpeye filminin çekiminde siz yoksunuz o zaman?

 

Vurun Kahpeye filmi yapılırken ben yazıhanede çalışmıyorum. Sümer Sineması’nda ilk gösterimi yapılıyor. Saat 11’de film basına gösteriliyor. İçeriye de bir masa kurulmuş. Muvahhid ağabeye ben de gidip görmek istediğimi söyledim. O da git dedi. Ama kimseyi tanımıyorum, onlar da beni tanımıyor. Filmi seyrettim. Çok kalabalık. Halide Hanım (Edip Adıvar) da gelmiş. Kıyamet kopuyor. Ben de erkenden dışarıya çıktım, kimse görmesin diye. Kalabalık çıktıkça, dışarıya değil merdivenin altındaki masanın yanına doğru geriledim. Halide Hanım da rastlantı, yanı başıma kadar geldi. O zamanlar Ümit Deniz Milliyet’te yazıyor. Halide Hanım’a yaklaştı ve dedi ki; “Bu filmi çok beğendik ama Amerikalılar yapsaydı, daha iyi.” derken… Halide Hanım hemen onun lafını kesti. Bu filmin en güzel tarafı Milli Mücadele’nin kazanıldığı zamanki fakirlik içinde yapılmış olması, dedi. Filmi gönderiyorsun, haftalarca kopya gelmiyor, inanılmaz bir iş yaptı. Hele Düzce’de bir sinemacı var, her hafta gelip yalvarıyor. Kopyayı alamıyorsun.

 

Vurun Kahpeye filminden sonra bütün sürecin içindesiniz ama.

 

Tabii. 1978’e kadar. Şimdi hâlâ da içerisindeyim. Benim yazıhanem hâlâ Erman Han’da. 1981’den itibaren oradayım. Benim odayı olduğu gibi muhafaza etmişler. Erman Film’le alakam 1978’de resmi olarak kesildi ama bağım devam ediyor. Biz bir aile gibiyiz.

 

Erman Film’in çektiği en önemli filmlerden biri de Hıçkırık. O filmin yapım süreci nasıl gerçekleşti?

 

Hürrem Bey’in en sevdiği film Vurun Kahpeye’dir. Üç defa yaptı onu. Sonra da Hıçkırık gelir. Onu da iki defa yaptı. Çalıkuşu da en sevdiği hikâyedir ama onu yapamadı. Kemal Film’le mahkemelik olduk. Ondan sonra Osman ağabey (Fahir Seden) getirdi yapın diye ama zaten çekilmişti. İlk Hıçkırık’ta, Hürrem Bey filmin başından sonuna kadar yapımcılık yapmıştır. Hep filmin setindeydi. Başka da hiç bir filmin setine gitmedi öyle.

 

Filmin çekiminden önce de Sezer Sezin, Erman Film’i bırakıyor. O süreçte size durumdan bahsetti mi?

 

Hürrem Bey tek bir gün bile Sezer Hanım hakkında bir şey söylememiştir. Yalnız şöyle bir şey oldu. Gelengül Hanım’ın Güzellik Kraliçesi seçildiği yarışma Ada’da yapıldı. Oradaki çekimi de bizim ekip yapıyor. Hürrem Bey de orada. Adalet Hanım (Cimcoz) bu işi ayarladı. Ben de onlarla birlikte merak ettiğim için Ada’ya gittim. Sonrasında Hürrem Bey nişanlandı. Düğün Kervansaray’da olacak, davetiyeleri ayırmış. Bir kısmını da bana verdi. Kimlere davetiye yazılacağını da işaret etmiş. Baktım, Sezer Sezin davetliler arasında yok. Çok şaşırdım. Hürrem Bey’e gittim. Listede Sezer Hanım yok, ona davetiye yazmayacak mıyız, diye sordum. Hiç unutmuyorum, o da “Evlenir evlenmez boşanmamı mı istiyorsun?” dedi. Ben o zaman Erman Film’le Sezer’in koptuğunu öğrendim. Ama oyuncu olarak Sezer hiçbir zaman Erman Film’de unutulmadı.

 

Daha sonra Hıçkırık’ın bir de renklisi çekiliyor.

 

Renkli filmi yapacağız, kim yapacak diye baktık. Bir iki kişi var. Mike (Rafaelyan) var bizim, müthiş güzel bir adam. Çekirdekten yetişme. Renkli çekimde ışık çok önemli. Seti tatil etmişler. Ne oldu Mike dedim. O da Kelvin mi gelmemiş, ne olmuş dedi. Ben de diyorum ki Kelvin kim, bizde hiç öyle isimde biri çalışmıyor. Kosta Psaras diye ışık danışmanı bir arkadaşımız var, o geldi. Kosta dedim seti tatil etmişler. Niye diye sordu. Kelvin gelmemiş, dedim. Başladı gülmeye. Işıktaki dereceymiş, az geliyormuş. Onun üzerine ismi Kelvin kaldı. İlk renkli filmde böyle bir anımız oldu. Hıçkırık Hürrem Bey’in becerisidir. Gitti Rank Stüdyoları ile anlaştı. O günün en iyi stüdyolarından. Stüdyoya para gitmesi gerekiyor. Hürrem Bey uğraşıyor, Ankara’ya gidiyor, Maliye Bakanlığı’yla konuşuyor filan… Bir türlü olmuyor. Bin pound alıyor. O da ancak yüzde beş civarı tutarın. Pastırma göndermeler, rakı içmeler filan derken adamları İstanbul’a davet ettik. O sırada onlarla dost olduk. Adamlar bize kredi açtılar. Bin bin taksitle ödedik. Maliye Bakanlığı bilmem ne faslına girer diyerek izin vermiyor.

 

Hıçkırık’tan sonra Erman Film’in mali durumu düzlüğe çıkıyor mu?

 

Maddi sıkıntısı olmayan şirketler de vardır. Mesela Kemal Film fakat daha sonra en büyük sıkıntıyı onlar çekti. Erman Film’in de tabii sıkıntısı oldu. Hıçkırık çok iyi iş yaptı. Ama ondan sonra Suçlu’yu (1960), Bir Dilim Ekmek’i (1958) yaptık. Altı yedi tane üst üste film yaptık. Hiçbirisi ticari başarı kazanamadı.

 

Ama bunlar yine de o dönemin önemli sinemalarında gösteriliyor.

 

Evet, ama ticari iş yapmadılar. Adapazarı’nda zelzele oldu. Oradan büyük bir destek alıyorduk, sinema yıkıldı sonra oradan gelir gelmemeye başladı. Ama sonra yine toparlandık.

 

Yine de sermaye konusu hep bir problem değil mi?

 

Evet, çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Film çektik her şeye rağmen ama sermaye Türk sinemasına hiçbir zaman doğrudan girmedi. Sermaye girmeyince, altyapı hiçbir zaman doğru dürüst yapılamadı. Hamur teknesinde film yıkandı. Montaj makineleri kurulamadı. Entegre bir tesis olmadı. Bizim Erman Film stüdyosu orta ölçekti. Seslendirme için Lale Film’e giderdik. Renkli deyince yurtdışına giderdik. Ama yurtdışında yapılanlara bakın, bir de buradakilere… Kanallarda oynuyor şimdi filmler. Seyredin, kalitesine bakın. Burada çekilenlerin renklerinin hepsi uçtu gitti, orada yapılanlar yine aynı duruyor. Rank’a götürdüğümüz zaman, adamlar bize söylemişlerdi böyle olacağını. Ama bizde hiç sermaye girmediği için doğru dürüst altyapı olmadı. Ses mi bozuk, şöyle yapalım, şunu şuradan alıp buraya takalım derken her şey yamalı bohça gibi oldu. Her yanı filmlerin yama doludur. İkincisi, ham madde sıkıntısı. Eğer ham madde kaçakçılığı yaptığımız kadar, esrar kaçakçılığı yapsaydık hepimiz ihya olurduk. Beş altı kutu ham film için gider getirirdik. Yok, ne yapalım.

 

O dönemde Doğu piyasasına yapılan atılımın amaçlarından biri de ham madde getirmek mi?

 

Yok. Hiçbir zaman dış piyasaya doğru düzgün bir açılma olmadı. Dış piyasaya açılım iki yere oldu. Bir tanesi Hülya Koçyiğit vesilesiyle Yunanistan. Aliki Vuyuklaki ile başladı o da. Aliki burada star oldu. Piyasaya oluştu. Buradan da film alın dediler, birkaç Hülya filmi oraya gitti. Sonra da anormal bir Hülya Koçyiğit sevgisi başladı. Orada star oldu. Ama Sonra Kıbrıs olayları patladı, her şey bitti. Piyasa dediğin böyle oluşmaz. Amerikan filmleri hiçbir zaman bitti mi? Amerikan düşmanlığının arttığı zamanlarda filmcilik gene yükseldi. Sen fırıncıya kızdığın için ekmek almamazlık yapabilir misin? İkincisi de İran piyasasıdır. Çok iyi ilişkilerimiz olabilirdi. Çok iyi imkânları ve çok iyi sinemacıları vardı. İran’da Şah olsun eşi olsun, biz oraya gittiğimizde özel yemek verdiler. Lütfi ağabeye saat hediye etti. Ama biz tuttuk Cüneyt Arkın’lı filmlerle gittik. Ona kötü demiyorum ama yeterince kullanamadık. Piyasa oluşturmak başka bir şey. Hürrem Bey gittiğinde Irak ve İran’da inanılmaz bir altyapı vardı. Yabancı sermaye bir yere gidince altyapısını da götürüyor. Ama bize hiç yabancı sermaye gelmedi. Hazır para geldi. Emek ucuz, işlerini yapıp gittiler. Hürrem Bey çok uğraştı, ama olmadı. Irak’ta film çekiyoruz. Para gidecek. Irak’a trenle kaçak para götürdüm. Hürrem Bey başını yakacaksın oğlum, yapma etme dedi. Bekâr adamım, başım yansa ne olur dedim. Ama ne yapayım, ya kendisi ya da ben gideceğim. Trene binip Bağdat’a gidiyoruz. O dönemde para buradan gitmiyor, başka nasıl gidecek? Adamlar Stüdyo Bağdat diye bir tesis yapmışlar. Göreceksiniz! İngilizler yapmış. Bugün Türk sinemasındaki en iyi müzikler Tahir ile Zühre (1952), Arzu ile Kamber (1952) filmlerindedir. Müzeyyen Senar’la Alaeddin Yavaşça... Müzik direktörü Sadettin Kaynak. O dönemlerde iyi ki yaşamışım. Hepsi sanatçı, hepsi büyük insan. Parayla yapılacak işler değil. Sadettin Kaynak hem müzik yapıyor hem de Sultanahmet Camii’nde namaz kıldırıyor. Derya gibi bir adam.

 

Müzikten bahsetmişken, Karacaoğlan’ın Kara Sevdası (1959) filminin müziklerini de Ruhi Su yapıyor. Biraz da ondan konuşalım isterseniz.

 

Karacaoğlan tam benim nişanlılığıma denk geldi. 8’inde nişanlandım, 9’unda ekip olarak buradan toparlanıp gittik. O kadar güzel bir filmi aslında Erman Film yapmadı. Ama tüm hatamız, Hürrem Bey’le de ters düştüğümüz şey, bu olay yüzünden üç gün de yazıhaneye gitmedim, filme Eskişehir’le başlamaktı. Hürrem Bey’e çok söyledim Eskişehir’e vermeyelim filmi diye. Eskişehir’e verdik filmi, birinci günde filmi çıkardılar. “Ey dost, paydos” dedi diye Ruhi (Su) sinema boşalıyor. Herkes paydos ediyor. Ondan sonra filmin müziklerini başkaları geldi yaptı. Ruhi Su solcuydu. Adamın anasını ağlattılar. Hapishaneden çıktığı gün gittik, Atıf Yılmaz’la aldık. Bize yalvarıyor, yapmayın, sizin filmi de reddederler diye… O kadar korkutmuşlar adamı. O zamana kadar yapılmış en geniş imkânlı filmlerden biriydi. Setteki herkese senaryo bastırılıp dağıtıldı. Üç tane kostümcü vardı. Batılı ne varsa her şey vardı. Her şey yerli yerindeydi. Atıf filmi altmış günde çekti. Hiçbir zaman fedakârlıktan kaçınılmadı. Hürrem Bey tek bir gün sete geldi, Kadirli’deki çekimlerde. Halk Karacaoğlan’a çok saygı duyuyordu. Kadirli’den her gün halk geliyordu. Ruhi ağabey birkaç tane de halkın arasında söylenen türkülerden de söyleyelim dedi. Sazını alan gelip çalışıyor filan… Film çok güzeldi ama her şey ters gitti.

 

Film sansüre uğradı mı peki?

 

O filmde hiçbir sansür olayıyla karşılaşmadık. Sansüre en çok uğrayan filmimiz Suçlu oldu. Orhan Kemal’den uyarlama. Filmi yirmi bir yerinden kestiler, canını okudular. Film oldu elli sekiz dakika. Film, anlaşılmıyor ki… Yok adam evli kadının masanın altından ayağına basar mıymış… Bir de Yaşar Kemal’in İnce Memed hikâyesi… Canımızı okudular, filmi yaptırmadılar. Şeref Film olarak ben yapımcısı olacaktım. Lütfi Akad İskenderun’a gitti, mekân seçti. Deniz kenarındaki yere set yapıldı. Gani (Turanlı), Duygu Sağıroğlu gitti. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Ahmet Mekin’li bir kadro vardı. Yılmaz Güney için askerden gittik izin aldık. Öyle bir kadro vardı. Her şeyi hazırladık. Ama aynı günde her yere teleks çektiler. Bu filmi yaparsanız hepinizi içeriye alırlar dediler. Süleyman Bey başbakan, gittik onla konuştuk, gidin çekin dedi. Çekildikten sonra biraz kırparlar oynatırsınız dedi, daha ne desin. Ondan sonra çekmedik.

 

1960’lar çok fazla filmin çekildiği, yeni şirketlerin açıldığı ve yeni yapımcıların piyasaya girdiği bir dönem. Bu yıllarda bir filmin yapımcısı tam olarak hangi işlerden sorumluydu. O dönemin jeneriklerinde çünkü hem yapımcı hem de prodüktör var. Biraz da isterseniz yapımcılık konusundan bahsedelim.

 

Prodüktör, prodüksiyonu idare eden kişidir. Bu da diğer set görevleri gibiydi. Prodüksiyon amiri olarak da jeneriklerde yazılırdı. Aslında yabancı filmlerde prodüktör dedin mi, prodüksiyonla hiç alakası olmayan, parayı veren adamdır. Prodüksiyon amiridir önemli olan. Hürrem Bey bize ismini yaz oğlum derdi ama biz hiç umursamazdık.

 

O dönemde sinema konusunda yaşanan değişimleri nasıl yorumluyorsunuz?

 

Ben 1950’lerde piyasaya girdim. 1952’ye kadar sinemacılık belli kişilerin elindeydi. Kemal, İpek, Erman, Atlas, Fitaş Film şirketleri vardı. Bir de hevesliler vardı. Yani filmcilik diye bir meslek yoktu. Daha çok Galatasaraylıların ağırlığı altında. Sonradan 1950’lerde Demokrat Parti ile birlikte toplum değişmeye başlıyor. Toplumun bakış açısı, iletişim, gazeteler değişiyor ve filmcilik başlıyor. Vurun Kahpeye filmi o dönemde müthiş bir ticari başarı ve reklâm getiriyor. Âşık Veysel’in filmi çekiliyor. Toplumun sinemaya bakışı değişmeye başlıyor. Entelektüel bir kesim Türk sinemasına eğiliyor. Yalnız Şehir Tiyatroları’ndan değil artık her kesimden insan sinemaya giriyor. O arada Kanun Namına (1952) filmi çekiliyor. Birdenbire sinema ortamı değişiyor.

 

60’lara geldiğimizde, 60 ihtilali bir özgürlük ortamı yaratıyor. Sol kesimin topluma yavaş yavaş yayılmasını sağlıyor. Bakış açısı tamamen değişiyor. Sinema meslek hâline geliyor. Yazıhaneler açılıyor. 50’li yıllarda üç tane yazıhane var, dördüncüsü yok. Stüdyoya ihtiyaç duyuluyor. Bu sefer de sermaye yok. O zaman bankalardan almak gerekiyor. Ama onlar filmcilere para vermiyor. Bizim en kuvvetli dönemimizde bile Ticaret Bankası’nda kredimiz vardı. Adana’da da iki büromuz vardı. O dönemde bir milyona yakın senetimiz dönüyordu. Yapı Kredi Bankası’nın bölge müdürü benim çok sevdiğim bir ağabeyim. Gittim, bu kadar senetimiz var, bize yirmi beş bin liralık kredi aç, dedim. Açmadılar. Ne oluyor, sinema tefecinin eline düşüyor. Bir kere tefecinin eline düştün mü, yüzde ellisi onların eline geçti demektir. Bu iş nereden bakarsan bak hem ayıp hem günah. Ama herkes tefecilere yalvarıyor. Arada senet kırdırıp kat alan var. Devletle ilişki yumuşadı mı, her şeyi ondan bekliyorsun. Politikaya başlıyorsun, ister istemez politik davranıyorsun. Politikaya giren işten hayır gelmez.

 

Peki bu dönemde yapımcı olarak görev ve sorumluluklarınız nelerdi?

 

Filmin maddi işleriyle ilgileniyordum. Lütfi ağabeye yardım ediyordum. Yönetmenlerle olan anlaşmaları ayarlardım. Yönetmenlerin çekeceği filmler için Hürrem Bey’le konuşurdum. Şartları hazırlardım.

 

Orhan Aksoy’u da Erman Film’e siz mi getiriyorsunuz?

 

Orhan Aksoy daha önce makinistlik de yapmış. Bilmediği, seyretmediği film yok. Filmlerdeki karakterlerin yediği yemeği bile anlatır size. Bir de inanılmaz dürüst, çalışkan bir adam. Hürrem Bey’le konuştuk. Hürrem Bey, onda bir şeyleri sezdi ve yönetmenliğe bizde devam etti.

 

Kadın Asla Unutmaz (1968) da Hürrem Bey’in sevdiği filmlerindenmiş, Fuat Erman onu da söylemişti.

 

Onun da ilginç bir hikâyesi vardır. Kadın Asla Unutmaz’ın senaryosunu okudum. O sırada Diyarbakır’a gitmiştim. Bir döndüm, filmi çekmeye karar vermişler. Hikâye güzel, biliyorum. Ama senaryoya bir baktım. Olacak şey değil. İki oyuncuyu da elli yaşında adam oynuyor. Bunu inandıramayız insanlara, olur mu filan dedim. Bir sürü şey söyledim. Yemekteyiz, Halit Refiğ’de var. Hürrem Bey dedi ki, ne yaparsanız yapın ben bu filmi yapacağım. Yazıhaneden bile ayrılmayı düşündüm o zaman, o kadar ağırıma gitti. Lütfi ağabeyle konuştum. Adamın kendi parası, sana ne oluyor bırak yapsın dedi. Film bitti. Hakikaten çok güzel bir iş çıktı. Bizim söylediğimiz hiçbir şeye kimsenin baktığı yok, gerçekten de Hulki Bey (Saner) haklı çıktı. Montajda filmin kopyasını seyrediyoruz, Hulki Bey illa gel dedi. Erman-Saner zamanı. Ağabey dedim görmüyor musun, elektrik kabloları filmde gözüküyor. Şeref, eğer seyirci o elektrik kablolarını görürse, bu iş çoktan yattı dedi. Ama millet filme daldığı zaman kimse başka bir şeye bakmıyor. Film, Yunanistan’da oynuyor. O tarihte çok önemli bir Amerikan filmi var. Filme beş kişi gitmiyor. Kadın Asla Unutmaz’ın önünde inanılmaz bir kuyruk var. Atina’da bir bahçe sinemasında filmi oynattılar. İki üç gün sonra geleceğim. Hülya (Koçyiğit) da orada. Ne olur bir gün daha uzat iznini dedi. Çok heyecanlı. Film, 300-400 kişiye oynayacak. Yemin ediyorum, Ses Dergisi’nde bu haber oldu. Erol Dernek de Ses için galanın fotoğraflarını çekiyor. Gittik, belki beş belki de on bin kişi var. Sinemaya girmeye imkân yok. Yunanlıların jandarmaları bize yol açıyor. Bir Yunan jandarması apoletini söküp Hülya’ya verdi. Tankların üzerine, “Hülya geliyoruz seni kurtaracağız Türkiye’den.” diye yazmışlar. İnsanlar belli zamanlarda belli şeyleri kullanmayı bilirlerse, başarılı olurlar. Filmcilikte de belli bir şeyi yakaladın mı hemen onun üzerine gideceksin. Gitmedin mi, bitti. Kadın Asla Unutmaz hakikaten çok güzel film, ama benim eleştirilerim hâlâ mahfuz. Ama kim haklı? Orhan haklı, Hürrem Bey haklı… Film çok iyi iş yaptı. Mesela üçüncü Vurun Kahpeye (1973) filmini yapmayalım diye yalvardım. Milliyetçiliğin çok arttığı zamanlardı. Film, o dönemde çok başka yere gitti. Savaş olduğu zaman insanlar can derdine düşüyor.

 

Kendi firmanızı kurma fikri nasıl oluştu?

 

Osman Seden’in Düşman Yolları Kesti diye bir filmi var. O filmi ben çok geç gördüm. Ondan sonra Tarık Kakınç’ın bir hikâyesi var. Getirdi, bunu oku da filmini yapalım dedi. Ben okudum, Hürrem Bey’e götürdüm. O da ben böyle şeylere girmek istemiyorum, tarihi film bu dedi. Okudum, ben çok beğendim. Ben bunun filmini yapacağım, dedim. O da, Şeref git bir firma kur, adresini burayı göster, her sene bir film yap ama bunu yapma para kazanacak film yap, şöhreti istiyorsan da Erman Film’de yap ama istemiyorsan bana bir şey olmaz, sen batma yeter dedi. Sonra ben de bir firma kurdum. Lütfi ağabeye gittim, durumu anlattım. Bir de o dönem en iyi arkadaşımız Yılmaz Güney tabii. Ona da söyledim. Bir film yapalım ama ucuz olsun. Lütfi ağabey Yılmaz Güney’e git, bir senaryo yazsın, mekânı da ayarlasın, beş altı kişi çekelim dedi. Gerçekten de Kurbanlık Katil (1967) öyle oldu. Bir gün sete gittim. Yılmaz reflektörü tutuyor. Sette beş kişi. Öyle başladık. Sonra Yaşar ağabey (Kemal) gel dedi, İnce Memed’i sana vereyim. Bizim bir tek hatamız oldu, filme Zülfü Livaneli’yi ortak almadık. Onu ortak alsaydık, filmi yapabilirdik. Çünkü Zülfü’nün dış bağlantıları, çevresi, ilişkileri çok olumlu ve gerçekçiydi. Lütfi ağabey de ortak almaya hiç gerek yok, biz kendi başımıza çekeriz dedi. Ama filmi sansürden bile çıkaramadık. O olsaydı film sansürden de çıkabilirdi.

 

İnce Memed olmasa da, Lütfi Akad’la arka arkaya çektiğiniz üç tane güzel aşk hikâyesi var. Biraz da isterseniz onlardan konuşalım. Vesikalı Yarim (1968) filmi için Türkan Şoray’la nasıl anlaştınız?

 

Erman Film’in o sırada Kemal Film’le, Türkan Şoray yüzünden bir davası var ve dava devam ediyor. Hürrem Bey dedi ki, ben sağ olduğum sürece bu yazıhaneye Türkan Şoray filmi giremez. Bunu bil Şeref dedi. Bize söz verdiği, anlaşma yaptığımız ve kadroyu kurduğumuz halde, o gidip Kemal Film’de filme başladı. Hürrem Bey haklıydı.

 

Filmin hikâyesini ilk kim getirdi size?

 

Tarık Kakınç, Sait Faik’in hikâyesini bize getirdi. Vesikalı Yarim’in hikâyesi çok hoşumuza gitti. Bunun senaryosunu sen yazar mısın, dedim. Bu tam Safa’lık (Önal) bir hikâye, iki filmlik senaryo yazar bundan Safa dedi. Götürdüm Safa’ya, Şerefciğim bırak sen bana, ben hallederim dedi. Hikâye ama çok kısa. Dedik ki, biraz şarkı sahnelerini uzatırız. Lütfi ağabey olmaz öyle şey dedi. Safa gelsin, onunla birlikte üzerinde çalışalım, dedi. Muzaffer Hiçdurmaz geldi sonra. Bu arada filmin ismi de ona aittir. Vesikalı Yarim’in bir de şiiri vardır ya… Öyle deyince bir hikâye daha doğdu. Sonra adamın mesleği ne olsun sorusu geliyor. Onu da ben söylüyorum. Şimdi kalmadı tabii. Langa’da bir manav. Benim Fatih’te oturduğum dönemlerden aklımda kalmış. Babasının gelip onunla yüzleşmemesi, karısının ona hiçbir şey söylememesi gibi şeyleri de Lütfi ağabeyle karar veriyoruz. Kim oynayacak derken, bu Türkan Şoray’lık bir film dedim. Lütfi ağabey de tamam dedi. Ama dedim, şimdi Hürrem Bey’i ben ikna etsem bile Türkan Şoray’ı nasıl ikna edeceğiz? Daha önce hiç çalışmamışız birlikte. Gittik Rüçhan Adlı’ya, böyle bir durum var dedik. Bizi çağırdı. Senaryoyu aldılar, okudular ve geldiler. Türkan Hanım senaryoyu okur okumaz kabul etti. Hürrem Bey’e durumu anlattım. Sonradan Erman Film’e yaptıramadı, o yüzden Şeref Film’e çektirdi diye laf söyleyenler olur, istemiyorsan yapmam dedim. O da yok olmaz öyle şey, sen yap filmini, dedi. Öylece başladık filme. Bir tek gün sette sorun çıkmadı. Her şey yolunda gitti ve bitti film. Filmin basın gösterisini Emek Sineması’nda yaptık. Ağlayanlar, sızlayanlar, tebrik edenler, kıyametler kopuyor. Hatta Ertem Eğilmez yanıma geldi, masaların üzerine çıkıyor, bağırıyor “Ulan böyle film yapılır mı, ben yapacaktım da siz yaptınız.” diye… İnci Sineması’nda film oynuyor. Birden Rüçhan Adlı’dan telefon geldi. Ağabey çok önemli bir şey konuşmamız lazım, Harbiye’deki yazıhaneme gel, diyor. Kalktım, gittim. Ağabey nedir o sahne öyle, dedi. Ne oldu diye sordum. Türkan duş alıyor filmde, dedi. Yok dedim, nereden çıkardın, yok öyle bir şey. Hakikaten de bir gittik salona. Adamın bir tanesi filmin içine parça atmış. Daha sonra makinisti işten attılar. Filmin içine alakasız bir sahne eklemişler. Ama siyah-beyaz döneminde sağlanacak en büyük ticari başarıyı sağladı film. Çok beğenildi. Sonra Seninle Ölmek İstiyorum’u yaptık. O biraz daha az iş yaptı.

 

Peki Lütfi Bey Vesikalı Yarim’in geçtiği mekânları çok bilmemesine rağmen nasıl o kadar hâkimdi oralara?

 

Oralara Hürrem Bey sık giderdi. O olmadığı zamanlar biz de giderdik. O saz ekibini ben buldum. Oranın işletmecisi bizim kahveye gelir giderdi. Langa’yı ben önermiştim. Lütfi ağabey gitti, baktı oralara. Her yeri gezdi. Herkesin kendine has bir yeteneği var tabii. Lütfi ağabey çok özel bir insandı. Seninle Ölmek İstiyorum da Türkiye’nin en güzel mekânlarında çekildi. Boğaz’daki yalıyı kimseye vermiyorlardı, orada çektik. Gittim, dedim ki bu filmin yönetmeni Lütfi Akad. Adam da Galatasaraylı, biliyorum onu da. Lütfi Akad deyince bütün Galatasaraylılar o zaman önünü iliklerdi. Yalı şahane, oyuncular şahane ama o dönem şarkı dönemi başladı. Adam da haklı. Aynı paraya hem şarkı dinleyecek hem de film izleyecek. Kimse sinemaya film izlemek için gitmiyor. O yıllarda artık ne yaparsan yap izlenmemeye başladı.

 

Son olarak biraz da Erman Film’le Saner Film’in ortaklığının bitme sürecinden bahsedelim isterseniz.

 

Ortaklık dünyanın en zor şeyidir. Erman Film’le Saner Film ortaklar. Ben ortaklığın müdürüyüm. Filmler yapıyoruz. Erman Film stüdyoyu, yapımı ayarlıyor, Saner Film prodüksiyonu… Yaptığımız filmler hep iş yapıyor, başarı kazanıyor. Hele Fıstık Gibi Maşallah (1964) piyasaya bir çıktı, inanılmaz iş yaptı. Helal Olsun Ali Abi filmi patladı. Turist Ömer tipi patladı. Sonra da Hulki Bey’in aklına girdiler. Neden sen onlarla ortaksın, tek yap diye… Hulki Bey de ben tek yapacağım, dedi. Ağabey yapma dedim. Bizim büromuz var, hesapları, dağıtımı, salonları, filmin işlerini ayarlıyoruz. Sonra da parayı çıkartıp veriyoruz. Ama şüphe girince insanın aklına olmuyor. Kafaya bir fikir girdi mi biter. Sonra Hürrem Bey de kızdı. Ben de o zaman ona film vermiyorum, dedi. Hülya’nın oynadığı ikinci Vurun Kahpeye filmini Saner Film’le yapacaktı. Ama ortaklık dağıldı. Erman-Saner Film çok iyi gidiyordu. Toplantılar yapıyorduk, hikâyeyi hep birlikte okuyorduk. Diğer yönetmenlerin görüşlerini alıyorduk. Rüzgârlı Tepe’nin romanını Hulki Bey bir gün getirdi. Bundan Acı Hayat diye bir film yapacağım dedi. Şahane bir kitap ama bizde olmaz bu. Uşak filan öyle şey yok. Hulki Bey bayılıyor. Bunu yaptığın zaman Türkiye’de çok basit olur. Köyde geçer, ağa yaparsın, basite kaçarsın. Bazı şeyler olmaz. Orhan Aksoy’a verdim. Şeref bu yerlerde sürünür, aman dedi. Türkan Şoray ben oynamam bu filmde, dedi. Diyeceğim, her şey herkessiz olur, daha da iyi olur. Yeter ki herkes birbirine saygılı olsun.

 

 

Fotoğraf: Betül Özkaynak

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.