Yeşilçam’ın Hüzünlü Hanımefendisi
Ayşe Adlı - İnceleme 26 Mart 2016

Duruşu, tarzı ve endamıyla beyaz perdeye çok yakışmıştı Belgin Doruk. Gözlerinin içi gülen bu güzel kadına hüznü yakıştıramamıştı senaristler. Ancak hayatı çoğunlukla sinemaya yansıttığı ışıltıdan uzak geçti. Bize zarif ve hayat dolu bir hayalini bırakan Doruk’un son günleri aşırı kilosuyla yalnızlık içinde sona erdi.

Her meslekte başarının kriterleri vardır. Oyuncu için belirleyici olan her role girebilmek, farklı duyguları başarıyla verebilmektir. Ancak sinema tarihimiz bu iddianın öyle itirazsız kabul edilemeyeceğini düşündüren örneklerle dolu. 21 sene önce, bugünlerde kaybettiğimiz  Belgin Doruk, bu istisnalardan biri. O, Türk sinemasının Küçük Hanımefendisi. Yer aldığı her hikâyenin zarif, kırılgan ve güzel başkahramanı. Yakışıklı gençlerin sevgilisi, varlıklı babanın biricik kızı, muhitinin uçarı ve şımarık güzeli… Yoksulluk, keder, ihanet yakıştırılamadı ona. Kamera karşısına geçtiği ilk günlerde inşa edilmeye başlanmış görünmez bir tahtı vardı ve son sahnesine kadar oradaki yerini muhafaza etti.

 

Şöhreti film çevirdiği yıllarla sınırlı kalmadı. Son filmini çektiği 1974’ten sonra evine kapanan Doruk’u 80’lerde ve 90’larda izleyenler bile o muhayyel tahttan indirmedi. Puantiyeli elbiseleri, bebe yakayı, büyük şapka ve dantel eldivenleri başka kimseye onun kadar yakıştıramadık. Çıtı pıtı, alımlı, biraz şımarık, muzip ve her zaman asildi… Agâh Özgüç’ün tanımlamasıyla; kürklü, şapkalı, lüks otomobilli, konforla donanmış santimantal salon komedilerinin vazgeçilmez kadını olan Belgin Doruk, iç dünya güzelliklerini yansıtmıştı sinemada. Canlandırdığı karakterler itibarıyla katı bir ahlakçıydı ve anne olmanın kutsallığını yaşıyordu.[1]

 

Ayrıca, erkeklerin gözdesi olan bu kadınların ulaşılamayan bir tarafı da vardı. Kendini tekrar eden bu profil sebebiyle belki, o karakterlere can veren oyuncunun da bir o kadar göz kamaştırıcı bir hayatı olduğunu düşündük. Öyle olsun istedik ya da. Ancak bugün, ölüm yıldönümü vesilesiyle yeniden açtığımız Belgin Doruk dosyası bu tezi doğrulayacak malzemeler içermiyor ne yazık ki. Okuduklarımızın ardından ince bir hüzün kalıyor bize. Oynadığı kadın olmak istemiş, ancak ışıklar söndüğünde yalnızlığa terkedilmiş bir kadının hüznü…

 

Hikâyemiz, 1936’da başlıyor. Fîzan mutasarrıfı Süleyman Asaf Bey’in torunu, ziraat mühendisi Hasan Doruk ve Greta Garbo hayranı Refet Hanım’ın kızları Belgin, Ankara’da dünyaya geliyor. Aile, küçük kız 2 yaşındayken İstanbul’a taşınıp Bakırköy’e yerleşiyor. Refet Hanım sinema ve tiyatroya meraklı. Belgin ve kardeşi Oya, annelerinin ilgisi sebebiyle bu dünyayla küçük yaşlarda tanışıyor. Belgin; ortaokul yıllarında, yıldızların dünyasını uzak bir ülke gibi izliyor. Yeşilçam’ın çok yakında hayatını topyekûn değiştireceğinden habersiz… 15 yaşındaki bu genç kız, sadece birkaç ay sonra magazin dünyasının en popüler simalarından biri olarak çıkıyor karşımıza. Olayların nasıl geliştiğini kendisinden dinleyelim: “Birgün Yıldız dergisinde bir genç kız ve bir erkek amatör oyuncu arandığını gördüm. Bütün gece dergiyi elimden bırakamadım. Acaba resmimi yollasam mı diye. Bütün gece uyuyamadım. Kalktım, aynaya baktım. Kaşımı kaldırıp Scarlett gibi kendimi seyrettim. Bendeki suratla artist olunamayacağına karar verdim ama yine içime sinmedi, çekilmiş fotoğraflarımdan ikisini pembe zarflarından birine koyup bolca tükürükleyip kapattım. Sonra da üstüne Türkiye Yayınevi Cağaloğlu, yazıp postaladım. Ama hiç kimseye söylemeden.”[2]

 

Bu gizliliğin bir sebebi kendisine inanmaması ise diğeri ailesinin kabul etmeyeceği düşüncesi. Nitekim kısa bir süre sonra eve gelen bir mektup yanılmadığını ortaya koyuyor. “Bir hafta sonu Bakırköy sinemasında Jennifer Jones’in Kanlı Dük filmini izledim, iki gözüm iki çeşme eve döndüm. Evde babam sigara üstüne sigara içiyor. Annem elinde bir zarf burnuma uzatıp hesap vermemi istiyor…”[3]

 

Babasının tavrı kesin ve net. Belgin’in artist olması aileye yakışmayacak! Ancak genç kızın heyecanı zaten çok isteksiz olmayan annesini yumuşatmaya yetiyor. Belgin’i And Film’de yapılacak elemeye Refet Hanım götürüyor.

 

Vefatından sonra kitap olarak yayımlanan hatıralarından anladığımız kadarıyla orada sergilediği performansı beğenmiyor Belgin Doruk. Diğer kızları da çok güzel buluyor üstelik. Kendine pek şans vermeden dönüyor evine. Bu habere en çok babası seviniyor şüphesiz. Ancak 10 gün sonra gelen ikinci mektup, Belgin’in birinci seçildiğini bildiriyor…

 

“Çağrıldığımız tarihte deneme filmi çekmek üzere And Film'e gittik. Beni Faruk Kenç ve Enver Burçkin karşıladı. Bizi uzun boylu, yakışıklı bir gençle tanıştırdılar. Adı Ayhan Işık’mış. O da erkeklerin birincisi olmuştu.”[4] Aynı yarışmanın iki birincisi yıllar boyu birbirlerine eşlik edeceklerinden habersiz, ilk rollerine hazırlanıyor.

 

Sinemanın tek eğlence aracı olduğu yıllar. Sektörde yaşanan her gelişme toplumda büyük yankı buluyor. Yeşilçam’ın yeni yıldızları da nasibini alıyor bu ilgiden. Basın, Belgin’in iyi bir ailenin kızı olduğuna vurgu yapıyor. Herkes mutlu gibi, iki istisna dışında. Hasan Bey ve Belgin’in devam ettiği okulun idarecileri… “Okulda durum bu kadar hoş karşılanmadı ve ya okulu, ya sinemayı seçmem gerektiği söylendi.”[5] Sanat hayatı boyunca yaşadıklarını sektörden çekildikten yıllar sonra gazeteci Bircan Usullu’ya anlatan Belgin Doruk, o günleri unutamamış belli ki: “Kendimi kötü yola düşmüş zavallı bir kız gibi hissettim.”[6] Kızına karşı takınılan bu tavra sinirlenen Refet Hanım iki çocuğunu da okuldan alarak karşılık veriyor. Henüz 16 yaşındaki Belgin’in hayatında yalnızca sinema olacak artık...

           

Ertesi sene düzenlenen iki güzellik yarışmasında Türkiye ikincisi ve dünya üçüncüsü olarak çıkıyor karşımıza Doruk. Şöhreti sinema dünyasının sınırlarını aşmış. “Evimiz gazeteciden geçilmiyor, filmlerim tanıtılıyordu. …O zamanki bu ilginin daha sonraları beni yaşamdan bezdireceğini nasıl bilebilirdim. … Bir sürü gazeteci tanımıştım. Artık evde, sokakta, mutfakta, yemek yerken, yürürken, çocuk doğumunda, hastalıkta, her şeyde onlar vardı…”[7]

 

Kariyerinin dönüm noktası kabul edilebilecek Küçük Hanımefendi serisi gösterildikten sonra kraliçenin yanına ikinci bir unvan ekleniyor; Küçük Hanımefendi. Sokakta insanların ona bu sıfatlarla seslendiğini, eve gelen mektupların Küçük Hanımefendi’ye hitap ettiğini 1962’de Artist Dergisi’nde yer alan bir yazıdan öğreniyoruz.

En önemli kararları ailesinin muhalefetine rağmen uygulamaya koymakta kararlı belli ki. Rüştünü ispat ettiği gün, kendisinden 27 yaş büyük olan ilk yapımcısı Faruk Kenç’le nikâh masasına oturuyor. Beyaz Perde’nin şaşaasına Enver Paşa’nın yeğeni Faruk Kenç’in lüks ve hızlı hayatı da ekleniyor. Belgin Doruk tam bir prenses artık…

 

“Evimizde çok kıymetli antikalar vardı. Abdülmecid’in, Enver Paşa’nın orijinal yağlıboya resimleri, Ayvazovsky’nin tablosu antik çerçeveler içinde duruyordu. … Bu arada ben de Suavi Sonar’ın eşinden giyinmeye başlamıştım. Kendisi Paris’ten elbise ve aksesuar getirip satardı.”[8]

 

Adı İstanbul’un en iyi giyinen kadınları arasında sayılıyor. En büyük zevki kürk ve aksesuarlı elbiseler. Bebek sırtlarında büyük bir köşk yaptıran Doruk bir röportajında, büyük bir odayı gardırop olarak kullanacağını ilan ediyor.

 

Türk kadınları, Belgin Doruk’a benzeme yarışında. Mesut Kara, Yeşilçam Hatırası kitabında yer alan yazısında çocukluğundan hatırladığı manzarayı şöyle resmediyor: “Birçok kadın gibi annemin de, komşumuz Dilek ablanın da Belgin Doruk kılığına büründüğü yıllardı. Sinemaya, alışverişe ya da misafirliğe giderken yanaklarındaki benlerini daha da belirginleştiriyor, iri puantiyeli elbiseler, şapkalar giyiyor, kocaman gözlükler takıyorlardı.”[9]

 

Beyaz Perde’deki ışıltı sürüyor ancak kızı Gül’e hamile olduğunu anladığı günlerden itibaren genç yıldızın mutluluğunda bir gölgenin izleri hissedilmeye başlıyor. Önce eşinin bebeği istememesiyle sarsılıyor Belgin Doruk. Doğumdan sonra bu kez kilolarıyla mücadele etmesi gerekiyor. Bebeği 3 aylıkken çektiği film için 75 kiloyla geçiyor kamera karşısına. “Faruk ve Turgut Demirağ, Mahmut Esat Karakurt’un Çölde Bir İstanbul Kızı adlı filmini yapmaya karar verdiler. … Onlar senaryo ile uğraşırken ben kilolarımdan kurtulmanın yollarını arıyordum. … Derken birgün annem elinde bir şişe ile geldi.” [10]

 

Refet Hanım, bütün iyi niyetiyle kızına sonun başlangıcı olacak bir adım attırıyor. Annesinin “İç şunları da zayıfla! Fil gibisin…” diyerek uzattığı şişe hayatı boyunca mücadele edeceği bir yola sokuyor güzel kadını. Belgin Doruk, 40’lı yaşlarda iki çocuklu bir kadın olarak bir kliniğe yatırılıp tedavi görene kadar zayıflama ilaçlarına bağımlı yaşıyor. Tedavi sonucu bağımlılıktan kurtuluyor. Ancak kilo almaya başlıyor. Ve bu kilolar vefatına kadar mutsuzluk sebebi oluyor güzel kadın için.

 

60’lı yıllarda kaleme aldığı hatıralarında kendinden ‘Tombul Teyze’ olarak söz ediyor artık. İlk gençliğindeki rol arkadaşı Zeki Müren’le, ileri yaşlarda kader ortağı olmuş. “Ben 19’dum, o 23 yaşlarındaydı. İkimiz beraber büyüdük. … Sonunda 60’lı yaşlara geldiğimizde ikimiz de 120’şer kiloluk çok manalı bir güzelliğe bürünüp evlere kapandık.”[11]

 

Faruk Kenç’ten sonra ikinci evliliğini Salah Birsel’in yeğeni Özdemir Birsel’le yapan Belgin Doruk aradığı mutluluğu yine bulamıyor ne yazık ki. O el ele gezmek, sevmenin ve sevilmenin tadına varmak isterken ‘işkolik’ eşi işini bırakıp balayına çıkmaya bile yanaşmıyor. Kızı Gül de annesi gibi erken yaşta evlenince Bebek sırtlarında büyük bir bahçenin içindeki köşkünde ikinci eşinden olan oğlu Aydın’la kimsesiz bir hayat sürmeye başlıyor. Zayıflama ilaçlarını bıraktıktan sonra hızla kilo almaya devam ediyor. Sinema için cazibesini yitirmiş yalnız bir kadın var artık karşımızda.

“Sene 1974… Birsel Film hesabına Gecekondu Rüzgârı adlı film çekilecekti. Ben kendim oynamak istedim bu filmde. Bunun sanat yaşamımdaki son işim olduğunu tahmin ediyordum belli belirsiz.”[12] Gerçekten de 1951’de Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi’yle başlayan 77 filmlik macerasının son işi oluyor bu çalışma.

 

Sanat dünyasıyla ilişkisi tamamen kesiliyor. Birkaç yakın arkadaşı dışında kimseyle görüşmüyor, telefonlara çıkmıyor. “Artık yaşamımı tombul bir teyze olarak sürdürmeye, ölümün yalnızca benim için bir kaçış olduğunu da anlamaya kararlıyım.”[13]

 

Nevzat Pesen’in intiharını hatırlatarak kurduğu, “Zaten Yeşilçam’da sonu parlak kaç kişi vardır ki?”[14] cümlesiyle kendi mutsuzluğuna da işaret ediyor belli ki… Belgin Doruk’un,  canlandırdığı karakterlerin hayli uzağında, kalp kırıklıkları ve yalnızlık içinde geçirdiği hayatı 21 yıl önce, 26 Mart 1995’te sona eriyor.

 

KAYNAKÇA

 

Evren, Burçak ve Usallı Silan, Bircan. Küçük hanımefendi Belgin Doruk. Antalya: Datça Altın Badem Film ve Kültür Festivali Yayınları, 2012.

 

Kara, Mesut. Yeşilçam Hatırası. İstanbul: +1 Kitap, 2006.

 

Özgüç, Agâh. Türk Sinemasında On Kadın. İstanbul: Broy Yayınları, 1988.

 

“Evlenmeyi Düşünüyorum Saati Gelince”, Artist Dergisi, 9 Şubat, 1961.

 

“Hayat Daima Tatlıdır”, Artist Dergisi, 27 Kasım, 1962.

 

 

 

[1] Agah Özgüç, Türk Sinemasında On Kadın. İstanbul: Broy Yayınları, 1988, s. 68.

[2] Burçak Evren ve Bircan Usallı Silan, Küçük Hanımefendi Belgin Doruk. Antalya: Datça Altın Badem Film ve Kültür Festivali Yayınları, s. 26.

[3] a.g.e, s. 26.

[4] a.g.e, s. 27.

[5] a.g.e, s. 27.

[6] a.g.e, s. 27.

[7] a.g.e, s. 36.

[8] a.g.e, s. 38.

[9] Mesut Kara, Yeşilçam Hatırası. İstanbul: +1 Kitap, s. 37.

[10] Evren ve Usallı Silan, a.g.e, s. 41.

[11] a.g.e, sayfa 39

[12] a.g.e, s. 79.

[13] a.g.e, s. 83.

[14] a.g.e, s. 46.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.