Mustafa Kara:“Doğayı Taklit Etmeye Çalıştık”
Barış Saydam - Söyleşi 02 Mayıs 2016

Gerçeklik duygusu çok önemliydi. Ya hayatın gerçeği vardı ya da filmde yaratmaya çalıştığımız Kalandar Soğuğu’nun gerçekliği... Bir Karadeniz kartpostalına düşmemeye, karakterlere odaklanmaya çalıştık.

Not: Bu söyleşi filmdeki önemli sahnelerle ilgili bilgi içermektedir.

 

Karadeniz’in kırsalında bir adamın maden arama hikâyesinin anlatıldığı Kalandar Soğuğu, sinemamızda son yıllarda Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz gibi sinemacıların 90’lardan beri oluşturmaya çalıştığı anlatım diline yakın duran bir çalışma. İlk bakışta basit gibi görünen hikâyesine ve karakterine titiz detaylarla anlam kazandıran yönetmen, gerçekliğin yüzeyinin ardında kalanlarla ilgileniyor. Avrupa sanat sinemasının önemli temsilcilerinin oluşturduğu geleneği takip ederek, Türkiye’de çekilen bağımsız filmlerden ayrı bir yerde duruyor. Bizler de yönetmenle karakterini, karakterin doğayla ilişkisini ve filmin görsel üslubunu konuştuk.

 

Öncelikle isterseniz filmin hikâyesi nasıl oluştu, onunla başlayalım.

 

Hikâye, 2010 yılında ortaya çıktı. Senaryo süreci 2011’in sonlarına doğru tamamlandı. Bize ait, bildiğim yöreden bir hikâye anlatmak istiyordum. Karadeniz’in özellikle dağlık bölgesini çok sinematografik bulurum. Fotoğrafın ötesinde izdüşümü, hissi de öyledir. Maalesef o bölge sinemada birkaç film hariç çok da kullanılmadı. Daha çok bölgenin doğası ya bir belgesel egzotikliğinde ya da insanı komedi unsuru olarak kullanıldı. Bütün bunların ötesinde oraya dair kendimizden bir hikâye anlatma çabasındaydım. Ortaokul yıllarımda tanıklık ettiğim, benim de çocukluğumun geçtiği köyde maden arayan bir adam vardı. Onun günlerce dağlara gidip maden rezervi arayıp mağaralarda kalması, günler sonra dönüp gelmesi köylüler tarafından küçümsenip aşağılanırdı. Bana bir tür kahraman gibi gelirdi. Orta birden ikiye geçtiğim yaz, ben de bir maden işletmesinde çalıştım. Yıllar sonra oralardan bir hikâye anlatma arayışına girince maden arayan adamın tutkusunun peşine düşmesi, etrafı tarafından hayalperestliğiyle alay edilmesi, toplumun sıradanlığının dışarısına çıktığınızda nasıl tu kaka edilebileceğiniz ve en önemlisi de en yakınınızdakine bu hayalinizi ve başka şekilde de bir hayatı varedebileceğinizi ikna edemeyişiniz üzerinden bir hikâye türetmek istedim. Böylece hikâyeyi yazmaya başladım. Hikâye bir yerde tıkanıyordu ama bu adamın hayalperestliğini devam ettirmek istiyordum. O esnada da Artvin’de boğa güreşinin yapıldığını haberlerde duydum. Biz o öyküyle bizimkini birleştirip bize ait olan, aynı zamanda kırsalda geçmesine rağmen kentli insanın hikâyesiyle de benzeşen bir öykü yaratmak üzere bir iskelet oluşturduk. Üniversiteden hocam Bilal Sert’le öyküler çalışırız, beraber hikâye denemeleri yaparız. Onunla öyküyü paylaştım ve beraber senaryoyu detaylandırmaya başladık.

 

Film için desteği nasıl sağladınız?

 

Köprüde Buluşmalar’la yola başladık. Daha sonra Kültür Bakanlığı Senaryo Geliştirme Desteği aldık. Yurt dışındaki çeşitli fonlara başvurduk. Kültür Bakanlığı Yapım Desteği aldık. Yabancı ortaklarla Eurimages’a başvuru yapıldı. Üniversiteden beri arkadaşım olan beraber belgesel ve reklâm yaptığımız Nermin Aytekin de filmin yapımcılığını üstlendi. Beraberce filmdeki gibi bir iddianın, bir hayali gerçekleştirmenin peşine düştük açıkçası.

Filmdeki karakterin tutkusu zaten yönetmenin tutkusuyla da örtüşüyor gibi… Filmde bir gerçeklik var. Adam ailesine bakmak, çalışmak zorunda ama diğer tarafta da büyük bir tutkusu var. Onu gerçekleştirmek için her şeyi yapmaya hazır.

 

Evet, doğru. İnsan nihayetinde kendinden bir şeyi bir şeye dâhil etmezse, dışarıdan bakış her daim sizi takip edecektir. Kendimden parçalar bulduğum, benzer duyguları da ona yüklemeye çalıştığım bir karakter Mehmet. Yapımcım Nermin sürekli bana zaten Mehmet gibisin, tıpkı onun gibi inatçısın, bıktım senin bu inatçılığından der. Belki aynı şeyi yaşamasanız aynı şekilde güçlü hissedemeyeceksiniz.

 

Filmin çekimleri ne kadar sürdü?

 

Çekimin öncesinde Kültür Bakanlığı, Eurimages, Macar ortaklar, TRT desteği aldık. TRT meselesinde de şöyle bir parantez açmak istiyorum. Bugünlerde TRT televizyon filmlerine ortak oluyor. Bu önemli bir detay. TRT’nin televizyon filmlerine ortaklığı gibi bir şey değil bizimkisi. Tatil Kitabı ile başlayan Bal, Bir Zamanlar Anadolu’da, Araf gibi 9-10 filme ortak yapım gerçekleştirilen bir süreçte bizim filme de destek verildi. TRT filmi mantığıyla bir ortaklık değil yani. Filmin çekimleri uzayınca, TRT’nin desteklediği diğer filmlerle beraber desteklenmişiz gibi algılandı.

 

Antalya’da üç tane TRT destekli film yarışmada yer alınca, dediğiniz gibi Kalandar Soğuğu da onlar içerisinde değerlendirildi.

 

Evet. O biraz da can sıkıcı bir durum bizim açımızdan. Ne yolculuğu ne ortak iş yürütme mantığı ne de aldığı bütçe öyle… O televizyon filmlerinin yanında çok cüzi sayılabilecek bir rakamla biz TRT ile ortaklık yaptık. Velhasıl sonrasında da süreç uzadı.

 

Oyuncu seçimi de sanıyorum sürecin uzamasına sebep oldu.

 

Hiç abartmıyorum, iki ay boyunca Karadeniz’de oyuncu aradım. İstanbul’da filmlerde oynayabilecek oyuncuların da yüzde sekseniyle görüştük. En majör isim bile senaryoyu reddetmedi. Fakat biz bir türlü ikna olmuyorduk. Televizyonda Ahmet olarak gördüğümüz adam bizim Mehmet olacak ve bunu bize ikna edecek. Önce sizin ikna olmanız gerekiyor ki, sonra seyirciyi ikna edebilesiniz. Biz bir türlü emin, ikna olmadık. Karadeniz’in öncesinde oyuncu aramayı İran’a kadar genişlettik. Mecid Mecidi’nin Serçelerin Şarkısı filminde Muhammed Emir Naci diye bir oyuncusu vardır, Berlin’de de en iyi oyuncu ödülünü almıştır. Onunla görüştük, senaryonun yarısını çalıştık. Senaryo Farsçaya çevrildi, Türkçe diyaloglar ezberlendi. Orada da başka şüpheler belirdi. Türkiye’ye gelecek, dört mevsim geçecek derken… Ben yan oyuncuları aramak için Karadeniz’e gittim. Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon gibi sahil şeridinde denemediğimiz neredeyse insan bırakmadım. İzmir’den Eskişehir’e kadar başka şehirleri de bu arada deniyoruz. Sonrasında kadın oyuncuyu Trabzon’da bir atölyede deneme yaparken bulduk. Trabzon’da bir hastanede hemşirelik yapıyordu.

 

Orada oyunculuğun ötesinde bir de sizin yontabileceğiniz bir potansiyel de önemli sanıyorum. Çünkü oyunculuklar çok doğal gibi gözükmesine rağmen, titizlikle her şeyin üzerinde çalışılmış, tekrar edilmiş.

 

Kesinlikle. Orada oyunculuk ararken, sadece rol yapabilmesine bakılmıyor. Fiziksel görünümü, doğayı biliyor olması, biraz kötü oynasa da ne kadar yeniliğe ve yönlendirmeye açık, ben onu ne kadar çevirebilirim, onun hamuruyla ne kadar oynayabilirim onu da test ediyoruz. Onun ne kadar iyi oynadığından daha değerli bu. Biraz onun üzerinden oyunculuk seçimi yapıyoruz.

 

Mehmet’i oynayan Haydar Şişman’ı nasıl buldunuz?

 

Bütün denemelerden sonra Mehmet’i oynayan Haydar Şişman’ı bir tür son dakika zorluğuna sıkıştığımız dönemde, bir onu da deneyelim dedik. Kışın oyuncu denemeleri yaparken hatta o da yanımdaydı, orada yardımcı oluyordu, kendi ofisini paylaşıyordu. Deneme çekimi için aradık. Hiç abartmıyorum, yaptığım en iyi deneme çekimiydi. Samimi, anlamlı, derinlikli geldi. Ondan sonra sen biraz sakal bırak hocam, Artvin’e gidiyoruz dedik. Mehmet’le bir yolculuğa başladık. Ama cebimde de şöyle bir alternatifi bulunduruyorum. İlk mevsimi çekiyorum, eğer kötü olursa, sonbaharda tekrardan yeni bir oyuncuyla start veririz. İlk mevsimi çekince oldu dedik. Bu arada bu oyuncu, benim ilkokul öğretmenim. Yirmi beş otuz yıl sonra yeniden buluşmuş olduk.

Hikâyesinin iyi kurulması yanında, esasında filmin biçimiyle öne çıktığını düşünüyorum. Filmin görsel üslubunu oluştururken nelere dikkat ettiniz?

 

Öyküye baktığımızda, tüm gücünü aslında kırsalda yaşayan bir adamın tutkusundan alıyorduk. Bu adam ne kadar gerçekçi olur, ne kadar gerçeğe dokunabilir, bunları aktarabilirsek ancak varolabilirdi. O nedenle bu filmin mekân oluşturmasından, mizansenlerine, oyuncu yönetimine, kostümüne, ışığına kadar neredeyse bir belgesel gerçekçiliğine ulaşması gerekiyordu. Bu hikâye tüm mizansenleriyle bir kurmaca film, ama sanki bir belgesel hayatın içindeki kurmacaya kamera tutmuşuz duygusunu yaratması gerekiyordu. Oyuncuların üzerlerindeki kostümler için bile iki hafta köy köy dolaşıldı. Köylülerin üzerindeki yıpranmış kostümler alındı, oyunculara giydirildi. Ya da kapının önündeki çamurdan, evin üstüne atılan yeşil brandaya, duvardaki bir aksesuara kadar her şey bizim oluşturduğumuz, kurmaca bir şey.

Çünkü böyle bir yaşamın içine gittiğinizde, o mekân öyledir. Dünya sinemasında bahsettiğiniz yönetmenlerin de başarısı biraz burada. Hakikate nasıl dokunduğu, yani hayatın belgeselini çekme meselesi… Bizim de üzerinde durduğumuz noktaydı. Türkiye’de bu biraz ıskalanıyor. Sanki orada böyle bir hayat varmış ve kamera oraya konmuş gibi… Hiçbir ilgisi yok. Bu dilin tüm detaylarıyla oluşturulduğu fark edilirse, Türk sineması adına da filmin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Filmde beni esas etkileyen bu kısımdı açıkçası. Ozu, Bresson, Tarkovski gibi yönetmenlerin yaptığı gibi neredeyse gerçekliğin yüzeyinin belgeselinin çekilmesi ve altında yatan potansiyelin ortaya çıkarılması meselesi.

Aynen öyle, doğru ifade bu. Kalandar Soğuğu hayatın, doğanın kendi hikâyesinin belgeselini çekmeye çalışırken merkezine karakterlerini ve onların iç dünyasını alıyor. İnsanın tutkusu, zaafları, zayıflıkları, yetersizlikleri acziyetiyle ilgileniyor. Pastoral, egzotik bakış açısının ötesinde, insanın binlerce yıllık değişmeyen hikâyesinin detaylarını irdeliyor.

Filmin senaryosuna bu bakış açısını nasıl yansıttınız?

 

Bu filmin senaryosunun bir tür bağımsız sinema diyebileceğimiz, küçük minimal hikâyenin ötesinde bir hikâyeye sahip olduğunu düşünüyorum. Bayağı klasik dramatik yapısı olan, başlangıcı ve finaliyle bir dönüşümün olduğu, kırılma noktaları olan bir öykü. Bu hikâyeyi klasik sinemanın da ötesine geçiren insan öyküsünü, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir tarafı da var.

 

Filmin hikâyesi İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ndeki hikâyelere de benzemiyor mu? Bisiklet Hırsızları da klasik dramaturjinin uygulandığı bir filmdir ama onu büyüten oradaki babanın içine düştüğü durum ve içsel çelişkileridir.

 

Film isimleri zikretmek istemedim ama tam da referanslar oraya dâhil. Bir adam maden buldu mu bulamadı mı, bu adam güreşten kazandı mı kazanamadı mı, kısır bir umut umutsuzluk öyküsü değil bu. Arkada böyle bir iskelet yürümesine rağmen, onun önünde seyrettiğimiz Mehmet’in kendi dünyasıdır. Karısını kendisine ikna etme, kendi dünyasını ispatlama, tutkusu peşinde giden adamın hikâyesidir. O anlamda senaryosunu değerli buluyorum. Bu diyaloglar doğaçlamanın içerisinde çıktı gibi bir şey mi zannediliyor? Bunların nihayetinde hepsi hesaplanmış, düşünülmüş; bu kadın böyle mi der, böyle mi davranır... Hepsini Bilal Bey ile düşündük, detaylandırdık.

 

Filmin başrollerinden biri de doğa aynı zamanda. Doğa da karakterler gibi kişiliği olan, iyi tarafları kadar kötü tarafları da bulunan, dönüştüren bir özelliğe sahip. Görsel açıdan karakterlerle doğa ilişkisini konumlandırırken nelere dikkat ettiniz?

 

Filmin görüntüsünü oluştururken hayatın kendisini kaydediyor duygusundan bizi koparmadan; evin içinde ateş yanıyorsa, kadın sohbet ediyorsa, yapaylığa düşmeden bunu takip etmeye gayret ettik. Gerçeklik duygusu çok önemliydi. Ya hayatın gerçeği vardı ya da filmde yaratmaya çalıştığımız Kalandar Soğuğu’nun gerçekliği... O anlamda bunu ne kadar yapabildik, seyircinin takdirine bırakıyorum. Bir Karadeniz kartpostalına düşmemeye, karakterlere odaklanmaya çalıştık.

Resmin kendisinin sinematografik olmasının ötesinde, o doğanın sadece güzel gözüktüğü, iyi olduğu, orada yaşayanlara ürün verdiği gibi olumlu bir bakış açısı mevcut. Ama buradaki hikâyede görüyoruz ki, doğa çok sert ve modern insanın şekillendirebileceği ve tahakküm kurabileceği bir mekân değil. Karakter doğayı yönlendiremiyor, tam tersine doğa karakteri yönlendiriyor.

 

Aynen öyle. Filmin bir söylemi de o zaten. Siz ne kadar kendi senaryonuzu yazsanız da doğa size bir hikâye oluşturuyor. Siz dönüp dolaşıp onun hikâyesini yaşıyorsunuz. Filmin görüntü yönetmeniyle başta senaryo üzerinden mekânlarla ilgili çalıştık. Sektörde uzun yıllar çalışmama rağmen, televizyon ve reklâm estetiğinden tamamıyla kaçındık. Hatta o yoksunluğu hissettirecek şekilde pürüzlü, soluk bir hâl almasını istedik. Sinema da hayat gibi. Hayatta bir yalan söylediğinizde onu kapatmak için bir yalan daha söylüyorsunuz. Sonra yalanlar yalanlar derken, doğrunun ne olduğunu unutuveriyorsunuz. Kendinizden tiksinecek kadar yapaylığı yaşamaya mecbur kalıyorsunuz. Sinema da biraz böyle bir şey. Bir sahne için bir ışık yaratıyorsunuz, onun sahteliğini kapatmak için bir lamba daha oluşturuyorsunuz, yanına bir perde bir filtre koyuyorsunuz derken, sahnenizin önü yapay, gerçekten uzak bir dünya oluyor. Sinema da hayat da o yalanı kaldırmıyor. Biz mümkün derecede sinemada bu yalanı söyleyip kendimizi kandırmadan, doğanın kendisini taklit etmeye çalıştık. Bu evde, bu yaşantıda ne olur, onu düşündük.

 

Özellikle ilk izleyişte fark etmesi zor olan ancak senaryoda bir matematiğe dayandırılmış çok ufak detaylar var. Başkarakter aslında filmin başından sonuna doğru bir yola sürükleniyor. Bu anlamda ben filmi Mehmet’in kendisini gerçekleştirme hikâyesi olarak görüyorum. Bir inancı var ve en sonunda herkesi ikna ederek bir anlamda kendisini gerçekleştirmiş oluyor. Ne zaman zorlansa, o yolda doğa ona rehberlik ediyor ve finale doğru onu götürüyor.

 

Sizin ne zaman nerede neyin sona ulaşacağı ya da takdir göreceğini bilmediğiniz ya da hayatın kendi tevekkülünde size bir lütufta bulunacağı aşikâr. Ama dediğiniz gibi bütün bu yolun bitmesi ve yeniden önüne başka bir şeyin çıkması meselesi bizim öyküde belki anlatamayız dediğimiz, ama bilinçli olarak yerleştirdiğimiz bir şeydi. Kendi hayatımızda da böyle. Her şeyin bittiği, sonuna geldiğini düşündüğümüz noktada başka bir çıkış kapısı olabiliyor. Buna yaratıcı mı dersiniz, doğa mı dersiniz, hayatın kendi hakikati mi dersiniz, ne derseniz deyin ama en azından benim bu yaşa kadar tecrübe ettiğim hayat böyle bir hayat. Ezberden ya da bilmediğim bir şeyden bahsetmiyorum. En olmazdan sonra bile hayat kendine yeni bir yol buluyor. Filmde de öyle. Hayatı ben de böyle okuyorum. Filme yerleştirmeye çalıştığımız şey de bu.

 

Filmin belirli bir zaman algısından çok bir döngüye bağlı hareket ettiğini düşünüyorum. Mevsimlerin döngüsü içinde hayatları da bir döngü içinde seyreden bir ailenin yaşadıklarından bir kesit gibi… Zamansızlık senaryo aşamasında da öncelik verdiğiniz bir konu muydu?

 

Bunu düşünsünler ve fark etsinler dediğim şeylerin fark edilmesi güzel. Bu filmin bir zamanı yok. Belki boğa güreşlerinden kaynaklı günümüz diyebileceğiniz detaylar olabilir. Çünkü filme ilk başladığımızda 1980’lerde başlatmayı düşünüyorduk. Sonra hayat her daim aynı hayat, bugünde de geçmişte de gelecekte de aynı hayat. Biz güncelin ya da tarihin takipçisi değil, Mehmet’in Hanife’nin duygularının takipçisiyiz diyerek bir zamansızlığı dâhil etmek istedik. İkincisi de mevsimlerin döngüsünü öne çıkarmak istedik. Mevsimler sadece Karadeniz’in doğası ne hoşmuş, yağmur da yağıyormuş kar da yağıyormuş gibi bir duygudan yola çıkarak varolmuş bir şey değil. Neredeyse o insanların hayatlarının bir yılına tekabül eden döngüyü anlatmak için varolan bir şey. O döngüde adamın maden arama serüveni, kaybedişi, hayatın, doğanın sonunda dönüp dolaşıp kendi parantezini kapatıp lütufta bulunması anlatılıyor. Belki Mehmet’in hayatı yine aynı şekilde devam edecek. Benzer bir mevsimde başlıyoruz benzer bir mevsimde bitiriyoruz. Hayat belki Mehmet'i yine döndü dolaştı aynı yere getirdi. O anlamda mevsim de hayatın kendi döngüsünü anlatmak için olan bir şeydi.

 

Salyangozların evi sarması bir tür kehanet mi olumlu şeylerin olacağına dair. Filmin kurgusuna bakarak bu şekilde yorumlamak mümkün müdür?

 

Mehmet birçok şeyi fark etmiyor, hepimiz gibi… Musti’nin iyileşmesini istiyor ama Musti’nin dünyasına girmiyor. Yakın bir ilişkide görmüyoruz. Fark etmediğimiz, gereksiz dediğimiz şeylerdir aslında bize yol açan. Salyangozlar sadece çocukların fark edip topladığı, doğada en yavaş yürüyen hayvanlardan biri. Bu çeşitli okumalara müsait bir şey. Kehanet olarak okunabilir, rüya olarak ifade edilebilir. Mehmet kaybediyor ve kaybettiğinin sabahında uyandığında bir kehanetin habercisi gibi evin her tarafını bu salyangozlar sarmış. Bu aslında bir şeyin habercisi ama bunları onlar mı devirdi, doğa mı devirdi bizi çevreleyen başka bir şeye mi işaret ediyor? Finalde salyangozun da kuyuya varmasını istedim. Çünkü kuyuya Musti varıyor, salyangoz varıyor. Yani hiç fark etmediğimiz hatta bir tür yük olarak gördüğümüz şeyler bize hayatta bir şeyleri işaret edebilir.

 

Filmin finali hakkında da biraz konuşmak istiyorum. Doğanın döngüsünün tamamlanmasından bahsettik finalde. Bu açıdan ben finaldeki mucizenin olumlu bir şeye işaret etmektense, bizi başladığımız yere götürdüğünü düşünüyorum. Öte taraftan doğanın döngüsüyle birlikte okunmadığında, finalin salt bir kadercilik olarak da algılanma riski var.

 

Filmin finali madeni buldu, hayatını kurtardı, zengin oldu finali değil. Mutlak olumlu bir sonla bitmiyor film. O sadece yeniden ilk sevgiliye döndü. Tam da kaybettiği, maden ocağına çalışmaya gidecek dediğimiz yerde doğa ona lütfunu gerçekleştiriyor. Başta çok mutluydu. Ama cılız bir şey çıktı. Bu da öyle çıkabilir. Ya da en fazla o yılı atlatabilir. İkincisi, yönetmenin bir dokunuşu ve kurgusu gibi bir şey değil bu. Bununla ilgili çokça eleştiri geldi. Final üzerinden, finalin başka türlü olması gerektiğine yönelik fikir söyleyenler çok oldu. Fakat bir kere yönetmenin müdahalesi dediğimiz şey noktasında, ben hayatı böyle okuyorum ve böyle tecrübe ettim. Bütün kaybettiklerimin bütün kazanışlarımın bu döngünün etrafında gerçekleştiğini fark ediyorum. Final üzerine ben de kurgudayken durup düşündüm ama öbür türlüsünün kendime yalan söylemek olduğunu fark ettim. Kaderci bir finale varmak için yapmadım bunu. Tamamen kendi hayatımdan tecrübe ettiğim şeyin ışığında yaptım. Ben otuz beş yaşımda ne kendime bir yalan söyleyebilirim ne de bu filmi izleyen seyircilere. Daha karanlık bir açmazdan bahsedemezdim. Bütün olumsuzluklara rağmen sonunda bir ışığın sızdığını, bir çıkış kapısının olduğunu söylemek istedim. Bunu, böyle olsun iyimserliği anlamında yapmıyorum. Yalandan romantik bir söylem de yaratmıyorum. Hayatın böyle olduğunu düşünüyorum ve böyle yaşıyorum.

 

Mehmet’in bu arayışında, maden bulup karşılığında ihya olmaması da önemli. Finalde de aynı şekilde buluyor madeni ama eşinin ona söylediği sözler aklımıza geliyor.

 

Mehmet’in dünyasında da maden bulmaktan çok, dönüp dolaştığı o serüveni, doğaya başka bir şekilde bakması önemli. Belki yeniden farklı bir şekilde idrak edecek. Onun olgunlaşmasını sağlayan, perdelerini açan bir fark ediş. Klasik bir mutlu son finaliyle okumak o yüzden yanlış olur.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.