Ankara Film Festivali’nin Ardından
Barış Saydam - Yorum 09 Mayıs 2016

Festival coşkusunu ortaya çıkaran, insanların sinema salonlarında film izlerken aldığı hazzı arttıran en önemli unsur seyirci. Seyirci olmadıktan sonra festivalin organizasyonu ne kadar başarılı olsa da, bir şeyler eksik kalıyor.

Türkiye’nin en köklü film festivallerinden biri olan Ankara Film Festivali bu yıl 27. kez düzenlendi. Mahmut Tali Öngören’le başlayan gelenek hız kesmeden aynı şekilde sürüyor. Ulusal Yarışma’da senenin en iyilerini seçkisinde bulunduran festival, bunun yanı sıra yurt dışındaki festivallerden ödüllü filmler, dünya sinemasından farklı örnekler ve vefat eden yönetmenlere saygı duruşu niteliğindeki klasikleri de içerisine alan geniş bir seçkiye sahipti.

 

Büyülü Fener Sinemaları gibi özel bir salona sahip olan Ankaralıların festivale ilgilisi ise ne yazık ki bu sene azdı. Belirli filmler haricinde genelde belli bir yaşın üzerindeki kesimin ilgi gösterdiği festivalin bir şekilde kentteki öğrencilere ve gençlere de ulaşması gerekiyor. Bunun için çeşitli uygulamalar da yapan festivalin niçin hedef kitlesini genişletemediğini, öğrencilerin festivale niçin ilgisiz kaldığını bilemiyorum. Ama festival coşkusunu ortaya çıkaran, insanların sinema salonlarında film izlerken aldığı hazzı arttıran en önemli unsur seyirci. Seyirci olmadıktan sonra festivalin organizasyonu ne kadar başarılı olsa da, bir şeyler eksik kalıyor. Umarız ilerleyen dönemde Ankara Film Festivali daha geniş bir seyirci grubunu da çekmeyi başararak emeğinin karşılığını bulur.

 

Festivalin bu yıl ana yarışmasında yer alan filmler arasında geçtiğimiz festivallerde yorumladığımız Sarmaşık, Ana Yurdu ve Toz Bezi gibi yapımlar öne çıkıyordu. Erden Kıral başkanlığındaki jürinin tercihinin de Ana Yurdu olması önemliydi. Zira Adana’da da İstanbul’da da Ana Yurdu esas jüriler tarafından ilgi görmedi. Sinema yazarlarının verdiği ödüllerin sahibi oldu. Senem Tüzen son yıllarda Türkiye’deki en güçlü kadın yönetmenlerden biri. Bu yüzden filmin Ankara’da aldığı beş ödül anlamlıydı. Kalandar Soğuğu yarışmadan çekilmeseydi, kuşkusuz o da ödül potansiyeli yüksek olan filmlerden biriydi.

 

Bu yılki festivalin en önemli bölümlerinden biri yarışmalardan sonra, “Anısına” başlığı altındaki seçki idi. Jacques Rivette’in en iyi filmlerinden biri olan Celine and Julie Go Boating, Ettore Scola’dan Çirkinler, Kirliler ve Kötüler, Albert Maysles’in gerçek ve kurmacanın sınırlarında dolaşan kült belgeseli Grey Gardens, nevi şahsına münhasır yönetmenlerden Chantal Akerman’ın hayatının ve filmlerinin izinden giden Hiçbir Yere Ait Değilim gibi eserler bu bölümde seyirciyle buluştu. Büyülü Fener Sineması’nın büyük perdesinde eski klasiklerle yönetmenleri bir kez daha hatırlamak kolay ele geçmeyecek bir fırsattı. Özellikle de Rivette’in 193 dakikalık filmini bir daha hangi sinema salonunda izleriz, kim bilir? Sinema salonlarının küçülerek cep sineması olduğu, AVM dışında sinemanın yaşama alanının kalmadığı bir ortamda bir Rivette klasiğini ya da Laurence Olivier’in bugünün seyircisini bile fazlasıyla zorlayan Hamlet uyarlamasını sinema salonunda göstermek büyük bir cesaret.

 

Festivallerin yeni filmler kadar eskileri de göstermesinin, retrospektifler ve özel bölümlerle yeni yönetmenleri ya da gizli kalmış isimleri seyircilere hatırlatmasının da bir görev olduğuna inanıyorum. İstanbul Film Festivali sinema günlerinden beri bu geleneğe sahip çıkıyordu, ancak son yıllarda programının büyük çoğunluğunu yeni ve vizyona girecek filmlere ayırıyordu. Bu seneki festivalde Otto Preminger retrospektifi ve Gömülü Hazineler bölümü sayesinde yeniden eski günlerine dönüş müjdesi verdi. Ankara’nın da bu seneki Anısına bölümünde gösterilen güçlü klasikler, Hamlet uyarlamalarının toplu gösterimi ve Zelimir Zilnik retrospektifi festivalin sinema tarihiyle kurduğu bağı güçlendirdiği kadar, sinemaseverlere sinema kültürü aktarması açısından da kıymetli bir çabaydı.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.