Mecid Mecidi: İslam Dünyasındaki Ayrılık Ortadan Kalksın İstedim
Abdullah Şahin - Yorum 11 Mayıs 2016

Ben Efendimiz ile alakalı film yapıyorum ve elimden geldiği kadar en kaliteli olması için gayret gösteriyorum ama maalesef İslam ülkeleri zaten buna kapalıymış. Dolayısıyla işimin ne kadar zor olduğunu anladım. Bizde neden bu konuda bu kadar az film çıktığının sebebi açık aslında.

İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde İranlı yönetmen Mecid Mecidi ile gerçekleştirilen “Sinema Dili ile ‘Kutsal’” başlıklı söyleşide önemli noktalara değinildi. Bunlar Mecidi ile yakından ilgilenenler için hiç de yeni olmayan meseleler olsa da dinleyicilerde uyandırması gereken sorular hasebiyle büyük bir önem taşımaktaydı.

 

Sanatla ilgili iki farklı kutbu işaret eden meşhur meseleyle söyleşi açıldı: Sanat bizâtihî sanat için midir yoksa toplum için mi? Mecidi, daha önce muhtelif platformda defalarca dile getirdiği şiarını burada da tekrar etti: “Eğer peygamberler gelmeye devam etseydi kullanacakları dil sinemanın ve medyanın dili olacaktı ki mesajlarını toplumlara ulaştırabilsinler.” Yönetmen, kendisinin bu yolu tercih etme sebebini de sinemanın bir iletişim aracı olması ile ilişkilendiriyor. Nasıl bir yöntem uyguladığı meselesine de insani bir noktadan yaklaşarak ‘fıtrat sineması’ tabirini kullanmakta bir beis görmüyor.

 

“Batı’dan nâşi bir sanat olarak sinemanın Batı’da ve İslam dünyasındaki ele alınış şekli ve işlevi nedir?” şeklindeki bir başka soruya ise Mecidi’nin cevabı mealen şöyle oluyor:

 

Evet, doğru, sinema Batı’dan gelen bir sanat. Teknik ve bir bütün olarak ele alırsak bizim sinemamızı (İslam dünyası veya İran sineması) ortaya çıkaran şey ‘öz’dür, ‘cevher’dir. Bizdeki bu öz/hikâye/derinlik (yani muhteva), sinemanın tekniğine galebe çalarak hem Batı’daki hem buradaki insanı başka bir yönden etkiliyor. Dolayısıyla biz muhtevamızı belirleyebilecek güçte olursak, ele aldığımız konu ve içeriğimiz sinemanın biçimini (tekniğini) aşıp Batı’daki birçok insanı da etkileyebilecektir.

 

Bizim bir fıtrat dilini öne çıkarmamız gerek. Ki bu ilahi bir dildir. Bu dilden kasıt diğerkâmlık, yardımseverlik, fedakarlık vb. gibi insani hususiyetlerdir. Bunlar aslında bütün insanlığın fıtratına uygun, beşeriyetin mirası olan özelliklerdir ve aynı zamanda ilahîdirler. Eğer biz fıtrî bir dil ortaya koyabilirsek bütün insanlıkla iletişime geçebiliriz, çünkü bütün insanlar aslında İslam fıtratı üzerine yaratılmışlardır. Bu tarzda verilen bir eserde mutlaka kendilerine değen bir nokta bulacaklardır. Bizim gayret göstermemiz gereken böyle bir dili yakalayabilmek ve bunun üzerine sinemamızı kurabilmektir. O zaman bütün insanlara ulaşabilen bir hikâyeden bahsedebiliriz.

 

Başka bir söyleşisinde Muhammed filmini çekmeye iten sebep olarak, Hz.İsa hakkında yaklaşık 200, Hz. Musa hakkında 70 ve Buddha hakkında yaklaşık 40 film yapılmışken Peygamber Efendimiz hakkında sadece 1 adet film çekilmesini gösteren Mecidi’ye moderatör, bu filmi (Muhammed) çekerken neyi hedeflediğini, başka bir ifade ile “sinema dili ile kutsal” noktasında nasıl bir mesaj vermek istediğini sorması üzerine Mecidi’nin verdiği uzun cevap özetle şöyleydi:

 

8-9 yıl önce Danimarka’da bir festival, filmlerimi gösterip özel bir ödül verecekti. Karikatür olayı patlak verince şüpheye düştüm. Festivale bir yazı yazdım: “Davetiniz için çok teşekkür ederim ancak benim için en değerli varlık olan Peygamber Efendimiz’e karşı yapılmış bir saldırı var ve ben bunu kendime yediremediğim için katılmıyorum.” Sonrasında ne yapabilirim diye düşününce bu filmle ilgili ilk nüveler orada ortaya çıktı. Düşündüm de eğer ben bir Müslüman olarak İran’da dünyaya gelmeseydim ve Batı’da yaşayan biri olarak İslam’ın medyadaki yüzünü görmüş olsaydım (Işid, Taliban, Danimarka karikatürleri vs) İslam hakkında ne düşünürdüm? Bu konu üzerinde düşündükçe şunu anladım, aslında bütün problem İslam dünyasında. Biz kendi peygamberimizi kendi toplumumuza bile net bir şekilde anlatamamışken nasıl Batılılara anlatabilecektik. Mesela, 1400 yıl önce Efendimiz kadına nasıl bir değer kazandırdı? Diri diri toprağa gömülürken, cennetin annelerin ayakları altında olduğuna inanılan, çok değerli bir makama ulaştı. Ama şu an Mekke ve Medine’de kadın oy verme ve şoförlük yapma hakkına bile sahip değil. Bizler, Müslüman ülkeler henüz Kur’an’ı, Peygamberimiz’i tam olarak tanımış ve doğru algılamış değiliz. Sonuçta şu karara vardım: Bir dert sahibiysem, bir sanatçı olarak benim Peygamber Efendimiz’i doğru  anlatmam gerekiyor. Ve bir şekilde bu zor görevin altına girdim fakat bunda başarılı oldum diyemem. Çünkü Efendimiz bir okyanus ve ben bu okyanustan ancak bir katre gösterebildim veya gösteremedim bilemiyorum ama bunun için elimden geleni yaptım. Yaklaşık yedi yıl sürdü. İki yıl araştırma, 2-3 yıl Mekke ve Medine platolarının inşası (yaklaşık 30-40 yıl film seti olarak kullanılabilecek) ve 2 yıl da çekimler ve post-prodüksiyon aşaması sürdü. Bugün dönüp baktığımda görüntü yönetmeninden müziğine dünyanın en iyi teknik ekipleriyle çalışıp en kaliteli şekilde bir film yapmaya çalıştık.

 

Peki İslam dünyası ne yapıyor? Mısır ve Suudi Arabistan’da (ulema) filmi izlemeden haram ilan ettiler. Ben Efendimiz ile alakalı film yapıyorum ve elimden geldiği kadar en kaliteli olması için gayret gösteriyorum ama maalesef İslam ülkeleri zaten buna kapalıymış. Dolayısıyla işimin ne kadar zor olduğunu anladım. Bizde neden bu konuda bu kadar az film çıktığının sebebi açık aslında.

 

Bu filmi yaparken İslam dünyası arasında bir vahdet oluşturma niyetim vardı. Öncelikli olarak İslam dünyasındaki bu ayrılık ortadan kalksın istedim. Üç saat olan filmin yaklaşık 2,5 saati Efendimiz’in doğumunu ve 12 yaşına kadar olan dönemi anlatmasına rağmen, bu konudaki hassasiyeti bildiğim için, yüzünü o döneminde bile göstermedim fakat yine de tepki aldım. Özellikle şunu söylemek istiyorum: Bu filmi yasaklayan, haram gören, bu filmdeki rahmet, lutüf ve ruhaniyetle ilgili ve fıtri olarak insanı bir yere götüren detayları hiçbir şekilde görmek istemeyen bu ulema bugün İslam adına insanları katleden, masumları kesen ve terör estiren terör örgütleriyle ilgili hiçbir fetva veremiyor, bir şey söyleyemiyor. Aynı ulema bu konu hakkında herhangi bir açıklama yapmış değil. Sonra defalarca kendime sordum bu insanların endişesi derdi ne, hakikaten dertleri İslam mı?  Bu kadar İslam’a, Efendimiz’e hakaretler ediliyor ve hiçbir şey yapmıyorlar. Bunların dertleri hakikaten başka bir şey diye düşünmeye başladım. Bunlar İslam’ın adını sadece çalmışlar ve bunu kendi kudretleri ve otoriteleri için kullanmışlar ve kullanmaya da devam ediyorlar. Efendimiz hiçbir savaşa kendisi direk gitmemiştir. Karşı taraf saldırdıkça O sürekli barış yoluyla çözmeye çalışmıştır. Hatta ona isnad edilen büyük savaşları düşünün, yine mümkün mertebe savaşın başlatıcısı olmamaya gayret göstermiştir. Diyelim ki savaşa gitti. Peki savaşa gittiği vakit şiarı, uygulaması nedir? Ağaçlara zarar vermeyin, suları kirletmeyin, kuşlara zarar vermeyin, öldürmeyin, yaşlılara ve çocuklara merhamet gösterin, esir aldığınızda zulmetmeyin, o esir sizden bir iki kişiye eğitim veriyorsa azad edin. Eğer bir peygamber savaş çıktığı vakit bu gibi şeyleri öngörüyorsa niçin hakikaten savaşıyoruz ki? Bu şiarların BM’de kural olarak asılması lazım. Bence tümüyle bunlar kafirlerin İslam dünyası üzerindeki büyük bir oyunu. Müslümanları çalan, hırsızlık yapan, katleden ve sair insanlar olarak gösteren büyük bir oyun.

 

Hal böyleyken ve daha sinemayla mesaj verme noktasında bile aynı noktaya gelememişken bugün Batı’dan bizim dünyamıza gelen fikrî, itikadî ve ideolojik tehditler karşısında İslam dünyasının ortak bir akıl ve ortak bir düşünce geliştirmesi yönünde nasıl bir ümit ya da ümitsizlik içerisindesiniz?

 

Diplomatik açıdan çok ümitvar değilim. İslam dünyasının büyük bir politika üreterek Batı karşısındaki kavgasında başarılı olabileceğini zannetmiyorum. Ancak kültür ve sanat başka. Çünkü sanatın dili, sınırları ülkeleri aşan bir değere sahiptir ve fıtri ve en insani olandır. Bununla her insana mutlaka ulaşılabilir. Çünkü onun kalbine girerek ön yargılarını aşabilirsiniz. Bu vesileyle Avrupa, Amerika ve  Afrika’da farklı din, kültür ve ideolojilerden yaklaşık 30-40 ülkeye gittim. Bu filmle ciddi manada onların dünyalarına girdiğimi, filmin onlar tarafından sevildiğini ve kabul edildiğini gördüm. İnşaalah böyle bir  yolu açar film ve bu alanda başka yönetmenler de gelir, İslam ve tarihimizle ilgili çok daha güzel ve insani filmler yaparak diğer milletlerle ilişki içine girerler.

 

Türkiye’den özellikle Hayrettin Karaman’a teşekkür ediyorum. Filmi izledi ve bırakın yasaklanmayı, teşvik edilmesi gerektiğini iletti. Türkiye’de gösterilmesi için en azından katkıda bulundu. Şu an dublaj aşamasında, umarım sizler de izlersiniz.

 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.