Ayşe Şasa’dan Bir Hatıra
Murat Pay - Yorum 16 Haziran 2016

Ayşe Hanım’ı vefatına götüren süreci başlatan yoğun bakım döneminden bir hafta kadar önce tekrar ziyarete gittim. Üzerinde değişik bir hal vardı. Bir şeylerden sıyrılmış ve sanki hayata daha sade bakıyordu.

 

Ayşe Şasa Hanım’la ne zaman tanıştığımı tam hatırlamıyorum. Muhtemelen bunun sebebi ilk görüşmemizden itibaren sanki hep tanışmışız gibi bir duygunun hâkim olması. Vefatına kadar kendisiyle bir sıra her hafta, bir sıra daha seyrek yüzyüze görüşme fırsatım oldu. Telefon konuşmalarını bunun haricinde tutuyorum. Bilenler bilir. On üçüncü katta yer alan meskeninden çok ayrılmayan Ayşe Hanım dışarıyla bağını ekseriyetle telefonla kurardı, bu sebeple uzun telefon görüşmeleri meşhurdur. Kısaca on üçüncü kattaki rahle-i tedris hayli uzun bir süreye yayıldı diyebilirim. Rahle-i tedris demem boşuna değil. Çünkü Ayşe Hanım sinemanın fikri zeminine dair her türlü birikimini, Anadolu’da bazen çorak yerlerde rastlayabileceğiniz musluksuz sebiller misali içmemiz için bize sunuyordu. Susayan herkese...

Ayşe Hanım deyince nedense benim aklıma Ahmet Uluçay da gelir. Çok zıt görülebilecek hayat hikâyelerinin ortak buluşma noktası -Ayşe Hanım için Hasanali Yıldırım’ın bir röportajında tespit ettiği gibi- her iki ismin yol tabelası hüviyetleri. Bu tabir ilk okuduğumda da hakikatli gelmişti. İnsanlara yol göstermek her babayiğidin harcı olmasa gerek. Ayşe Hanım bir dönem yaşadığı hastalıklar sebebiyle sinemadan uzaklaşmıştı. Kaderin bir cilvesi ile çıktığı tasavvufi yolculuk sonrası şifa buldu; Yeşilçam sinemasında edindiği tecrübeyi tasavvufi süzgeçle yorumlama ihtiyacı hissetti; bir anlamda sinemaya tekrar döndü. Yazdığı her yorum, her teorik çerçeve, bizzat pratik tecrübelere dayandığı için o kadar kıymetliydi ki. Dergâh dergisinde yayınlanan yazıların daha sonra Yeşilçam Günlüğü kitabıyla yol tabelası hükmü kazandığı herkesin malumu.

Belki bu serüvenin bir parçası olsa gerek, kitap yayınlandıktan sonra da Ayşe Hanım sinema dünyasında neler olup bittiğini ara ara takip etmek istiyordu. Bu vesileyle bir dönem her hafta özellikle dünya sinemasından bir film seyrediyor ve üzerine sohbet ediyorduk. Ayşe Hanım Türkiye’deki doksan sonrası kuşaktan bazı yönetmenlerin filmlerini de görmek ve anlamak istediğini söylemişti. Örnekler seyretmeye başladık. Hayal kırıklığı yaşadığını hatırlıyorum. Ne var ki Yeşilçam Günlüğü’nü yazdığı zamanlardaki kadar müsamahalı değildi belki, bilemiyorum. Şu tabiri kullandı: ‘Poz yapıyorlar’. Tabirin açılımı şu: Kendi coğrafyasının kültürüne, birikimine bilinçli/şuurlu yahut bilinçsiz/şuursuz sırt çeviren, bigâne kalan insanların düştükleri durum. Kime poz yapıyorlar peki? Bu sorunun cevabını derin irfanınıza bırakıyorum.

Ayşe Hanım’a geleneğimizle ilgili bir yüksek lisans tezi yapacağımı söylediğimde heyecanlanmıştı. Sinemaya en yakın sanat olarak gördüğüm Karagöz üzerine çalışacaktım. Tezdeki fikri serüvenimi sürekli kendisiyle paylaşıyordum. Sürekli ve sabırla bunları dinliyor ve anlamaya çalışıyordu. Anlamadığı için değil, benim anlamamı derinleştirmek için. Bir arkadaş gibiydi. İtiraf etmek gerekirse vefatının bünyeme ağır gelen kısmı işte burası. Benden kırk yaş kadar büyük bir arkadaşımı kaybetmenin verdiği buruk his. İnsanın her yaştan arkadaşı olabilir demek ki. Her arkadaşın yitip gitmesi de tabii olarak insanda bir iz bırakır.

Vefatından üç ay kadar evvel yanına gitmiştim. Kendisiyle ilgili Bilim ve Sanat Vakfı’nda Hayal Perdesi ekibi olarak bir panel yapacağımızı söyledim. İfadesi değişti, gözleri güldü, belki biraz utandı ve çok mütehassis olduğunu ifade etti. Hatta daha sonra telefonla tekrar tekrar teşekkürlerini iletti. Hayatımda Allah’ın beni yaşamaktan uzak kıldığı muhtemel pişmanlık bu oldu. Paneli Ayşe Hanım sağlığında iken yapabildik. Farkında olmadan, gecikmiş ama doğru bir başlıkla: ‘Düşünür ve Senarist Ayşe Şasa’. Çünkü Ayşe Hanım sadece sinemacı kimliğine hapsedilemeyecek kadar derin birisiydi.

Aynı gün Ayşe Hanım bana bir hatırasını anlattı. Rahmetli Yücel Çakmaklı film çekmeye başlamadan önce özü sözü bir, kıymetli birisinden film yapabilmek için izin istemiş. Ayşe Hanım bu hadiseyi şu açıdan değerli bulmuştu. Demek ki bazı meselelerde icazet almak önemli. Bu mevzu yeni bitirdiğimiz Maşuk’un Nefesi belgeselindeki usta-çırak ilişkisine de bir atıftı. Gelin görün biraz önce yaşamadığım dediğim pişmanlığı bir hususta yaşadım. Yine aynı muhabbet içerisinde belgeseli bir ara getir de seyredelim demiş, ben de tamam demiştim. Maalesef seyredemedik.

Ayşe Hanım’ı vefatına götüren süreci başlatan yoğun bakım döneminden bir hafta kadar önce tekrar ziyarete gittim. Üzerinde değişik bir hal vardı. Bir şeylerden sıyrılmış ve sanki hayata daha sade bakıyordu. Kendisine ifade etmesem de içimde ölüme yaklaştığı hissi uyandı. Nitekim bu duygularımı görüşmeden sonra bazı arkadaşlarımla paylaşma ihtiyacı bile hissettim. Çünkü Ayşe Hanım’ın gelgitli hallerini yakından müşahede eden birisi olarak son durumunu biraz farklı görmüştüm. Sohbet ettik. Bir kitap okuduğundan bahsetti. Kitabı eline aldı, bir cümlesini okudu ve Anadolu halkının irfanından dem vurdu.

Aslında bu yazıya başlamama vesile olan işte bu kitap. Ayşe Hanım bu kitabı bana o gün hediye etti. Okuyup geri getirim dedim ama ısrarla olmaz, gerek yok dedi. Sende kalsın, hediye ettim, dedi. Muhtemelen son okuduğu kitaplardan birisi idi, belki de sonuncusu.

Cenaze oldu. Ayşe Hanım’ı kızgın güneşin altında Fatih camiinde kılınan namazdan sonra seyrek bir kalabalıkla ebedi yolculuğuna uğurladık. Caminin çıkışında arabanın üzerinde yavaş yavaş ilerleyen hafiflemiş bedenini taşıyan tabutla, tıpkı eski günlerde on üçüncü kattaki evindeki gibi küçük bir hasbihal yaptım. O gün hiç üzgün değildim.

Kitabın Ayşe Hanım’ın dahil olduğu bir kurgunun parçası olduğunu bir sahur vakti anladım. Kitabı elime aldım, başlığına baktım, düşündüm, efkarlandım, gülümsedim ve bilgisayarın başına oturarak bu yazıyı yazmak istedim. Ayşe Hanım benim için ne ifade ediyordu sorusu benim meselelerimi de içeren uzun bir hikâye. Her hikâyenin bazen adı konan bazen de konamayan bir başlığı vardı muhakkak.

‘Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna’. Ayşe Hanım’ın meselelerini, hikayesini ne kadar da iyi özetleyen bir kitap başlığı değil mi?

Sizi Ayşe hanım’ın bu kitapta altını çizdiği son satırla baş başa bırakmak istiyorum. Evet, son satır… Allah gani gani rahmet etsin.

 “Bu ihtiyarlığın eseri. Hiç ümitsiz olmadım hayatımda. Ama istikbali de düşünmüyorum, öyle bir problemim yok. Söyleyeceğim sözler olduğunu düşünüyorum… (…) Sözümü doğru dürüst söylersem biter bu iş diyorum. Çizgim bu.”[1]

 

Fotoğraf: Halit Ömer Camcı

 

[1] Sadettin Ökten, Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna. İstanbul: Hayykitap, 2014, s.199.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.