Tarkovski’nin İzinde
Ayşe Adlı - İnceleme 13 Temmuz 2016

O gece, savaşın ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir geceydi. Tarkovski’nin bir hafta önce bu fani dünyadan göç ettiğini öğrendiğimde “Peki ama nereye göçtü?” diye sordum kendime. Ayna’da Sivaş Gölü’nden zorlukla geçen yorgun ve ölgün askerlerin çarpıcı sekansına mı?

“Konuşmaya yeni başlayan çocuğa kelimeler bahşetmek gibiydi onunkisi. Yanlış ya da kötü sözler söylemesin diye yeni büyüyen çocuğa dilin inceliklerini, zarafetini ve en önemlisi anlamın hakikatini şiirden aldığı ilhamla kazandırmaya çalıştı. Onun sayesinde sinema ahlaka, aşka ve hakikate dair bir kapıya sahip oldu.” Faysal Soysal, Veysel Başcı ile birlikte tercüme ettiği Andrey Tarkovski Sineması kitabının girişinde kuruyor bu cümleleri. Sonraki nesiller adına Andrey Tarkovski’ye gecikmiş bir teşekkür de kabul edilebilir bu ifadeler. Zira Tarkovski, çektiği az sayıda filmle sinema dilini baştan aşağı değiştirmişti. Sinema, onun elinde hakikati aramanın bir vasıtası, dünya ve ötesi üzerine kafa yorma mecrası haline dönüşüvermişti. Varoluşsal meseleleri vardı usta yönetmenin. Mütevekkil bir derviş gibi kendine çizilen sınırlar içinde kalmış; sabır, şükür ve hayretle sorularına cevap aramıştı.

İranlı araştırmacı Bâbek Ahmedî, kaleme aldığı kitap ‘Kayıp Umudun İzinde’ üst başlığını taşıyor. Yazar, Andrey Tarkovski’nin sanata ve sinemaya bakışı, Rus sinemasının genel karakteri, etkilendiği ve etkilediği isimler, filminin estetik ve metafizik unsurlarının yanı sıra yönetmenin deruni dünyasını da anlamaya çalışıyor. Ahmedî, Tarkovski üzerine yapılan en nitelikli çalışmalar arasında ilk sıralarda yer alan kitabı üzerine çalışmaya 4 Ocak 1986’da, yönetmen henüz hayattayken karar veriyor. Bu fikrin aklına düştüğü günleri, yıllar sonra şöyle hatırlıyor: “O gece, savaşın ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bir geceydi. Tarkovski’nin bir hafta önce bu fani dünyadan göç ettiğini öğrendiğimde “Peki ama nereye göçtü?” diye sordum kendime. Ayna’da Sivaş Gölü’nden zorlukla geçen yorgun ve ölgün askerlerin çarpıcı sekansına mı? Babasının sesini duyuyordum orada: Yeryüzünde ölüm yok / Her şey sonsuzdur… Tarkovski’nin ölümünden birkaç ay önce Paris’teydim. Kurban’ı ilk kez orada izlemiştim. Paris’te bulunduğum ilk hafta kendimi tutamayıp tam üç kez bu filmi izlemeye gittim. … Bu kitap, filmin son sahnelerine bir yorum, daha doğru bir deyimle sitayiş için yazıldı belki de.”

Yazar, Tarkovski’nin izlerini sürerek yazıyor kitabını. Rusya’ya gidip yönetmenin yaşadığı mekânları gezen Ahmedî, onu tanıyanlarla röportajlar yapıyor, filmlerini farklı ortamlarda farklı insanlarla defalarca izleyip her karesiyle ilgili ne yazıldıysa, ne koşulduysa araştırıp derliyor. Yıllar süren bu hazırlıktan sonra ortaya çıkıyor Kayıp Umudun İzinde Andrey Tarkovski kitabı.

Var olan, ancak insanın gönlündeki ihtiyaç dışında varlığına delil bulunmayan yitik bir umudun izini sürmektedir Tarkovski. Çeşitli vesilelerle yapmaya çalıştığı şeyi kelimelere döker: “Tüm filmlerim, değişik yollarla, insanların yalnız olmadığını hatırlatır ve boş bir dünyaya salıverilmediklerini, pek çok bağ ile birbirlerine, geçmişe ve geleceğe bağlı olduklarını göstermeyi amaçlar. Bu açıdan bakıldığında da herkesin öz hayatında, tarih ve dünyanın bütününe ait olduğunu söyleyebiliriz… İnsanlığı tehdit eden savaşların olduğu, sosyal kötülüğün gerçek bir tabu gibi genişçe önümüzde durduğu şu dünyada insanları birbirine kavuşturacak o yolu bulmamız gerekir.” 54 senelik ömrünü bu yolun izini sürmeye adamıştır.

Andrey Arsenyeviç Tarkovski 4 Nisan 1932’de Beyaz Rusya’da, Volga Nehri kıyısındaki bir köyde, entelektüel bir ailede dünyaya gelir. Annesi Maira İvanova Vishnyakova ile babası Arseny Tarkovski, Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğrenciyken tanışmış ve evlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında şöhret kazanmaya başlayan baba Tarkovski, henüz tanınmayan genç bir şairdir. Mutsuz bir evlilik yapan Maria ve Arseny, oğulları 4 yaşındayken boşanmaya karar verirler. Maria çocuklarını da yanına alarak üvey babasının doktor olduğu köye taşınır. “Savaş yıllarında annem bizi Moskova yakınlarındaki bir köye götürdü. Bu köyde birçok yazar ve sanatçı yaşıyordu. Köyde eski bir orman evi vardı. Annemin kitaplarını o eve koyduk. Resimlerle dolu bir sürü kitabımız vardı. Unutulmuş çocuklar olarak o kitaplardaki Leonardo da Vinci resimlerine bakarak büyüdük bizler. Babam askeri kıyafetleriyle ziyarete her geldiğinde, içimizdeki derin acıyı ona Leonardo da Vinci’nin resim kopyaları ile anlatmaya çalışıyorduk.”

Andrey, tahsiliyle birlikte resim ve müzik eğitimine de başlamıştır. Ancak devam ettiremez. Filmlerindeki estetik zirve, daha o yıllarda kazanmaya başladığı hassasiyete çok şey borçludur. “Ressam olmadım ama olmadığıma çok da üzülmüyorum. Ancak hayatımın en büyük yanlışlarından biri, müzik eğitimimi yarıda bırakmak oldu diyebilirim. Çünkü müzik en eksiksiz sanat ifadesidir bence.” Arap Dili ve Jeolojiden sonra sinema eğitimi almaya karar verir. Yine annesi vardır yanında.

O vakte kadar tek başına yaptığı sorgulamalara geniş kitleleri ortak edebilecektir artık. Genç Tarkovski, 1960’lı yılların başında yazıp 1964’te A.T. müstearıyla yayımladığı makalesinde sinemanın en önemli teorik alt yapısını şu sözlerle özetler: “Sinema, insanoğlunun manevi, ahlakî ve varoluşsal meselelerini derinlemesine anlatabilecek kapasiteye sahip yeni bir sanattır. Yönetmen, omuzlarında taşıdığı görevle öyle büyük bir sanatçıdır ki, başka hiçbir sanatçının kudreti bu yükü kaldırmaya yetmez.”

Bâbek Ahmedî, Tarkovski’nin, ömrünün sonlarına yaklaştıkça sanatçının kurtarıcı rolüne daha fazla inanır olduğunu düşünmektedir. Kullandığı dil, giderek bir kurtarıcı sesine dönüşmüştür. “Bütün yapıtlarım sürekli bir noktaya vurgu yapmaktadır; buna bağlı olarak da filmlerimdeki karakterlerin ortak bir yönü vardır. Onlar her zaman bir arayış hali üzeredirler. Ya hayatın doğasını keşfetmenin peşinde ya da kendilerine ve anlaşma yaptıkları diğer canlılara vefalı kalmanın… İz sürerler. Benim sinemamın insan karakterleri düşünüp sorguluyorlar.”

Ahmedî’ye göre bütün filmlerini genel olarak ‘imanı aramak’ çatısı altında toplamak mümkündür. Usta yönetmen kendisi de çabasına benzer bir izah getirmektedir: “Benim bütün filmlerimdeki ana tema ve gelecekte yapacağım filmlerin ana teması şu olacaktır: İdealist bir insan heyecan ve şevkle bir sorunun cevabını aramaktadır, hakikati tanıyabilmek için yürüdüğü meşakkatli yolda kararlı olup sabırla ve elde ettiği tecrübelerin şükrüyle hakikate yaklaşmaktadır.”

Aldo Tassone, Tarkovski’ye Stalker’ın üç kahramanı içinde kendisini anlatanın var olup olmadığını sorar. “Evet var.” der Tarkovski, “Stalker.” “Stalker içlerinden bana en yakın olanıdır. Varlığımın en güzel yanıdır o. Öyle bir yan ki göze çok az görünür. Yazara da yakınım ben veya o bana yakındır. Yolunu kaybetmiş, çıkmazda olan bir yazardır. Ama öyle tahmin ediyorum ki bu çıkmazdan manevi bir yolla kurtulabilir. Bilim adamına ise tamamen uzağım.”

Stalker bir yerde yol arkadaşlarına “Kimsenin istediği hemen yerine gelmez, dilek odasında tutulan dilekler daha güzel bir dünyada gerçekleşir.” der. Yanındakilere asli olanın menzile ulaşmak değil “yolda bulunmak” olduğunu salık verir. Maddi dünyada iman ateşinin sönmemesi için çabalamaktadır.

“Tarkovski, yaşadığı dünyayı hiçbir zaman benimsememiş bir yönetmendir.” der Ahmedî.  Cannes Film Festivali’nde Kurban filmi için yaptığı yazılı açıklamada şunları söylemektedir: “Günümüz dünyası maddi bir dünyadır. Modern toplum her türlü maneviyatta yozlaşmış durumdadır. Eğer sadece deneyselliğe dayalı veriler insana dayatılacak olursa veya sadece bireysel hayat tarzı mevzu bahis edilirse sonuç ürkütücü olacak, hayat katlanılmaz hale gelecek ve böylesi bir dünyada yaşamak güçleşecektir. Bundan kurtulmanın yegâne yolu ise manevi hayatın geliştirilmesidir. İnsanoğlu manevi olarak çökmüş bir dünyada hangi sebeple yaşayacak?”

Sovyet polis rejiminin tüm kısıtlamaları sebebiyle ülkesindeki 20 yıllık yönetmenlik serüveninde sadece 5 film yapabilmiştir!  Stalker, Tarkovski’nin Rusya’da yaptığı son film olur. Tonino Guerra’nın önerisiyle İtalya’da bir film yapmaya karar verir. Bu çalışma Sovyet Film ile İtalyan televizyonunun ortak yapımı olacaktır. Ancak Rus tarafı filmin çekimlerine başlandıktan sonra anlaşmadan çekilir. İtalya’da kalıp filmini çeken Tarkovski için sürgün hayatı başlamıştır. Rusya’da kalan eşi ve oğluna yurt dışı yasağı getirilir. Uzun süren çabalar sonucunda eşi izin almayı başarır ve İtalya’ya gider. Ancak o zamanlar 13 yaşında olan oğlu Andreyusha geride kalmıştır. Aile ancak üç yılın sonunda, 19 Ocak 1986’da Andreyusha’nın yasağının kaldırılmasıyla bir araya gelebilecektir. Usta yönetmene o günlerde akciğer kanseri teşhisi konulmuştur. Tedaviden sonuç alınamaz ve Andrey Tarkovski, 29 Aralık 1986’da Paris’teki Hörtman Hastanesi’nde hayata gözlerini yumar.

“Öldüğünde henüz 54 yaşındaydı ve son 3 yılını köklerinden sökülmüş bir ağaç gibi geçirmişti…”

 

Kayıp Umudun İzinde, Andrey Tarkovski Sineması

Bâbek Ahmedî

Küre Yayınları

335 sayfa

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.