Bilge Olgaç Sinemasında Kadın Temsiliyetinin Dönüşümü
Zeynep Turan - Makale 22 Temmuz 2016

Bilge Olgaç’ın sinemasındaki dönüşümü kronolojik olarak takip etmek zor olsa da onun filmlerindeki kadın temsiliyetinin zaman içerisinde evrildiğini ve yönetmenin olgunlaşma dönemi eserlerini toplumsal cinsiyet meselesinin yüksek sesle konuşulmaya başlayan yıllarda verdiğini söyleyebiliriz.

Kemal İnci ve Tunç Başaran gibi 65 kuşağında yetişen; Feyzi Tuna ve Erdoğan Tokatlı gibi Memduh Ün'ün destek olduğu yönetmenler arasında yer alan yönetmen ve senarist Bilge Olgaç, Türkiye sinemasının en üretken kadın yönetmeni olma vasfını hala koruyor. Sinema hayatına 37 film yönetmenliği sığdıran Olgaç'ın sinema serüveni 1960'lı yılların başında Yelpaze Dergisi'ne yazdığı Kısmetin En Güzeli öyküsüyle başlar. Memduh Ün'ün senaryosunu Bülent Oran'a yazdırdığı; Fatma Girik ve Fikret Hakan'ın başrolde olduğu Kısmetin En Güzeli filmi 1962'de çekilir.

 

1993'te Antrakt'ta kaleme aldığı yazıda[1] Agâh Özgüç'ün Olgaç sinemasını üç dönemde değerlendirdiğini görürüz. Ancak yine de her dönemde yönetmenin çizgisinin dışına çıktığını ve farklı konu ve üsluplarda filmler ortaya koyduğunu hatırlatmak gerek. Avantür filmlerinin revaçta olduğu 1965'li yıllar Üçünüzü de Mıhlarım filmiyle Olgaç'ın ilk yönetmenlik deneyimini yaşadığı günlere tekabül eder. Yılmaz Güney'in başrolde oynadığı filmde, çocuk yaşta babasını öldüren Bektaşoğlu'nu vuran ve 14 yıl hapis yattıktan sonra çıkan Mehmet’in hikâyesidir anlatılan. Hapisten çıkan Mehmet, Bektaşoğlu'nun üç oğlu ve bir kızının intikam hırsına rağmen onları barışmaya ikna edişi anlatılır. 1965-1972 arasında Babasız Yaşayamam, Dertli Gönlüm, Nikahsızlar, Linç ve Merhamet gibi daha dramatik ve duygusal filmlerinin dışında genel olarak kan davası temelli hırs, kin ve öfke dolu erkek karakterlerin filmlerini çeker.

 

Beklenildiği gibi Olgaç ilk patlamasını erkek avantürlerinin dışına çıktığı ve Kerim Korcan'ın aynı isimli romanından uyarladığı Linç filmiyle gerçekleştirir. 1970 yılında Yılmaz Güney'in Umut ile En İyi Film Ödülü'nü aldığı 2. Adana Film Şenliği'nde Olgaç, Linç ile En İyi Yönetmen, En İyi Kamera ve En İyi Stüdyo ödüllerini kazanır. 1974'te sinemanın krize girmesiyle film çekmeye ara veren ve 7-8 sene boyunca reklam filmi çeken yönetmen aynı yıl Yedinci Sanat Dergisi'nin Soruşturma bölümüne sektörün durumuyla ve Yeşilçam'da kurulan yeni sendikaların tutumlarıyla ilgili bilgi verir.[2] O dönem Kültür-İş Genel Sekreterliği'nden yeni ayrılan Olgaç, AP iktidarının ülke çapında uyguladığı enflasyonist politikaların doğal olarak sinemamızı etkilediğini söyleyerek yoğun bir film üretim ortamının geliştiğini ve iş gücü olarak sürekli çalıştıklarını aktarır. Rahat iş buldukları süre içerisinde işsizlik korkusuna kapılmadıklarından Sine-İş sendikasına da gereksinim duymadıklarını; bir süre sonra da sendikanın çalışamaz duruma geldiğini söyler. Ona göre asıl mesele emekçilerin her birinin sosyal ekonomik durumlarının sağlıklı tespiti ve buna göre emekçiyi eğitebilmesinde yatar. Yönetmenliğinin yanı sıra sektörde bugün de devam eden sendikalaşma ve örgütlenme problemlerine karşı duyarsız kalmaz.

 

Sinemaya dönüşü ve asıl olgunlaşma dönemi ise 1984 yılında çektiği Kaşık Düşmanı'yla başlar. Gülüşan (1985), İpekçe (1987) ve Gömlek (1988) filmleriyle olgunlaşma dönemini sürdürür. Kurşun Adres Sormaz (1990) ve Aşkın Kesişme Noktası (1990) gibi son filmlerini çektiği 1990'lı yıllar Olgaç sinemasının geriye dönüş ve çöküş dönemidir.

                                      (Bilge Olgaç)

Yerleşik Kodların Dışında

 

Nurdan Gürbilek'in tespitiyle 1980'leri diğer baskı dönemlerinden ayıran en önemli unsur bu baskının bir özgürlük vaadiyle var olmasıydı.[3] O güne kadar belli siyasal ideolojiler içerisinde hapsolan kültürel kimlikler ilk kez kendi adlarıyla toplumsallık kazanmış; özellikle kadın hareketi o dönem cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etmeye başlamıştı. 80'lerin kültürel iklimi aynı zamanda yeni bir dilin oluşumunu; belli kavramların yaygınlaşmasını bazılarının ise öneminin azalmasını gerektirmişti. Bununla paralel olarak Türkiye sinemasındaki kadın temsiliyetinde gözle görülür bir değişim yaşanmış; alışılageldik kadın karakterlerin dışına çıkılmaya başlanmıştı.

 

Bu dönüşümü Olgaç sinemasında kronolojik olarak takip etmek zor olsa da onun filmlerindeki kadın temsiliyetinin de zaman içerisinde evrildiğini ve olgunlaşma dönemi eserlerini toplumsal cinsiyet meselesinin yüksek sesle konuşulmaya başlayan yıllarda verdiğini söyleyebiliriz. O güne kadar Yeşilçam'da alışık olduğumuz ideal anne/eş olan kadının ve bunun tam zıttında erkekleri yoldan çıkaran vamp kadın tipinin karikatürize edilerek seyirciye sunulduğunu görürüz. 1950-60'lı yıllarda Neriman Köksal, Muhterem Nur, Belgin Doruk ve ardından gelen Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Türkan Şoray ve Filiz Akın'ın canlandırdığı tiplemeler, yerleşik cinsiyet kodları üzerinden kurgulanan tek boyutlu kadın karakterlerdi.

 

Olgaç'ın ilk dönemindeki çatışmanın sürekli iki taraf arasında olduğu köy filmlerinde cefakar ve emektar anne figürüne ve her an düşman tarafından ırzına geçilecek genç kadın rolüne sıkça rastlarız. Üçünüzü de Mıhlarım filminde ağabeylerine itiraz ederek kanlısını kendi elleriyle öldürmek isteyen Elif'in intikam hırsı ya da Merhamet'te aşık olduğu adamın kendisine yalnızca merhamet beslediği Zeynep'in karşılıksız aşkı onları bir nebze sahici kılsa da melodramatik yapının dinamiklerini sarsmaya yetmez. Kanunsuz Toprak, Kanlı Öç, Krallar Kralı filmleriyle uzun süre erkek avantürleri çekerek ayakta durmaya çalışan yönetmen Sanat Haberleri'ne 1987'de verdiği röportajda kadın duyarlığıyla film yapma konusundaki tutumunu şu sözlerle ifade eder: ''Kadın olmayınca hayat duruyor. Ben hiçbir zaman erkeği karalamak istemiyorum. Toplumun kuralları gereği böyle erkekler. Toplumsal koşullar değişirse erkek de değişecektir ve kadına bakış da güzel bir dengeye oturacaktır.''[4]

 

Fransa'da kadın yönetmenler festivalinde büyük ödülü alan Kaşık Düşmanı (1984) müthiş feminist bulunsa da Olgaç filmin hiç de feminist olmadığını düşünür. Bir köy düğününde tüp patlamasıyla köyün bütün kadınları ölünce erkekler için hayat durma noktasına gelir. Yakın köylerden kadın alabilmek için başlık parası telaşına düşen erkekler düzenli olarak toplantı yapıp, sorunlarını çözmeye çalışır. Hakkında konuşulan, diyaloglar arasında üzerinden pazarlık yapılan, bel altı muhabbetlere meze olan kadın imgesi; erkeklerin cinsel hayatlarının, açlık/tokluk durumlarının, gündelik işlerindeki işleyişin olumsuz yönde değişmesiyle perçinlenmiş olur. Bu tabloyu katmanlaştıran ve başka türlü bir kadın temsilinin önünü açan asıl unsur ise köyün cinlisi olarak bilinen Elif'in varlığı olur.

 

Köyün kadınları ölse bile kurulu ataerkil yapı bozulmamış; yalnızca geçici olarak bir boşluk oluşmuştur. Köyün metruk yerlerinde tek başına dolanan, Osman'a takıntılı bir şekilde deli divane aşık olan, köylünün itip kaktığı Elif düğüne davet edilmediği için hayatta kalmıştır. Hiç olmadık zamanda erkeklerin toplantılarına giden, ortalığı karıştıran, yeri geldiğinde onları döven, kendisiyle evlenmek isteyen adamı tekmeleyerek evinden kovan Elif, Sarıca Köy'ünde bunları yapabilecek tek kadındır. Olgaç'ın, erkekliğin huzurunu kaçıran kadın figürünü deli olarak tasvir etmesi köyün gerçekliğini zahire çekmesi açısından önemli bir detay olmakla beraber tesadüf de değildir.

 

Kaşık Düşmanı'ndan bir yıl sonra çektiği Gülüşan'da ise yine doğuştan kör olan genç bir kadının bu özrü üzerinden bir farklılık oluşturduğunu söyleyebiliriz. İki karısının kısır olduğunu düşündüğü için üçüncü kere evlenmek isteyen Mestan yol kenarında duran Gülüşan'ı kaçırarak evine getirir. Kadının kör olduğunu sonradan fark eden Mestan zaman içerisinde Gülüşan'a yakın ilgi gösterir. Diğer iki karısını sevmemişken Gülüşan'a kör olduğu için duyduğu merhamet zamanla yerini sevgiye bırakır. Olgunlaşma döneminde yaptığı bu iki film kadın sorunlarına daha duyarlı ve gerçekçi bir tavırla işlenmiş olmakla beraber iki kadın karakterin de özürleri üzerinden bir kişilik ve duruş sahibi oluşu köy yerinde bir temsiliyet dönüşümü için elverişli zemin hazırlamıştır.

 

Özgüç'ün deyimiyle inişli çıkışli bir seyir izleyen Olgaç sinemasında sık sık geriye dönmeler, beklenmedik atılımlar olduğunu daha önce söylemiştik. 29 yıllık sinema hayatına birçok edebiyat uyarlaması, özgün hikâye ve senaryo sığdıran Olgaç, sinemayı yaşam biçimi haline getiren ısrarcı ve şevkli tavrıyla sinemamızda her zaman sorunlu olan kadın temsiliyetine dair yaygın kanıyı sekteye uğratan bir yönetmendir.

 

[1] Agâh Özgüç. “Yeşilçam'dan 'Altın Artemis'e Bilge Olgaç”, Türk Sineması Araştırmaları Veritabanı, http://tsa.org.tr/makale/makalegoster/182/yesilcam-dan--altin-artemis-e-bilge-olgac (Erişim: 21 Haziran)

 

[2]Bilge Olgaç, Şerif Gören Söyleşisi, “Yeşilçam'da Sendikalaşma”, Türk Sineması Araştırmaları Veritabanı, http://tsa.org.tr/roportaj/roportajgoster/1083/yesilcam-da-sendikalasma (Erişim: 21 Haziran 2016)

 

 

[3] Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak. İstanbul: Metis Yayınları, 2009, s.14.

 

 

[4] Bilge Olgaç Söyleşisi, “Bilge Olgaç ve ‘Rağmen Sinema’”, Türk Sineması Araştırmaları Veritabanı, http://www.tsa.org.tr/yazi/yazidetay/191/bilge-olgac-ve--ragmen-sinema- (Erişim: 21 Haziran 2016)

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.