'Sinemayı Düşünme Alanı Olarak Görüyoruz'
Barış Saydam - Söyleşi 21 Ağustos 2016

Âlim Şerif Onaran’ın asistanı olarak akademik kariyerlerine başlayan ve uzun süredir Marmara Üniversitesi’nde görev yapan İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şükran Esen ve Prof. Dr. Esra Biryıldız ile sinemamızdaki hareketliliğin akademiyi nasıl etkilediğini konuştuk.

 

1980’lerden sonra Türkiye’de hızla artan üniversitelerdeki sinema bölümlerinin etkisini günümüzde daha net görmek mümkün. Sinemanın hem pratiğinde hem de teorik ve kuramsal kısmında artık geçmişe göre daha eğitimli ve nitelikli bir kitlenin var olduğunu görüyoruz. Üniversitelerde ilk tercih olarak seçilen sinema bölümleri her geçen gün daha fazla talep görüyor ve programlara olan ilgi artıyor. Bizler de sinemamızdaki hareketliliğin akademiyi nasıl etkilediğini ve üniversitelerdeki genel eğilimin ne yönde olduğunu araştırmak için Türkiye’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ile birlikte Türk sinemasına en çok ağırlık veren üniversitelerin başında gelen Marmara Üniversitesi’ne gittik. Âlim Şerif Onaran’ın asistanı olarak akademik kariyerlerine başlayan ve uzun süredir Marmara Üniversitesi’nde görev yapan İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Sinema Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şükran Esen ve Prof. Dr. Esra Biryıldız ile birlikte akademideki sinema eğitimi üzerine konuştuk.

 

Prof. Dr. Esra Biryıldız 

Marmara Üniversitesi’nde sinema eğitimi ne zaman ve nasıl başlıyor?

Esra Biryıldız: Üniversitede sinema eğitimi Türkiye’de 1970’li yılların ikinci yarısında başlıyor. İlk sinema okulu; 1975 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı olarak kurulan Prof. Dr. Sami Şekeroğlu başkanlığındaki Sinema-TV Enstitüsü, 80'lerde Mimar Sinan Üniversitesi'ne bağlanıyor. İkincisi; Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı Sinema ve Televizyon Yüksek Okulu. 1976 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi'nde, Prof. Âlim Şerif Onaran tarafından kurulan Ses ve Gösteri Sanatları Fakültesi'nde sinema ve televizyon eğitimi verilmeye başlanıyor. Sonra Marmara Üniversitesi Sinema-TV bölümü kuruluyor. Ardından güzel sanatlar fakültelerindeki Sinema TV bölümleri artıyor ve daha sonra da iletişim fakültelerinin içerisinde sinema bölümleri kuruluyor. Ben şu anda hoca olduğum bu fakültede 1974-78 yılları arasında okudum. Bizim dönemimizde sinema dersleri yoktu. Âlim Şerif Onaran’ın Marmara Üniversitesi’ne misafir hoca olarak gelişiyle bizim okulda sinema dersleri başlıyor.

Prof. Dr. Şükran Esen

Şükran Esen: 1984’te geliyor. O tarihten itibaren Marmara İletişim’de sinema dersleri verilmeye başlanıyor.

 

Biryıldız: Biz Âlim hocanın bizim fakültedeki ilk asistanlarıyız. O zaman İletişim Fakültesi’nin tümüne ortak ders olarak veriliyordu. Sinema tarihi, sinemanın temel ilkeleri ve Türk sineması dersi vardı. Bizim fakültede daha çok kuramsal olarak çalışıyorduk, hâlâ da öyle. Uygulama daha az.

 

Esen: Uygulama daha çok televizyona yönelik. Sinema alanında da kısa film çalışmaları yapılıyor.

 

Biryıldız: Bir de bu sene on üçüncü kez düzenlenen kısa film yarışması var. Yıllardır süregelen bir yarışma ve bu da sinema eğitimi için önemli bir destek.

 

Esen: Bunu baştan beri zaten bir eğitim gibi düşünüyoruz. Sinemanın sadece yönetmenlerden, senaristlerden oluşmadığını da kanıtlamak için her çalışanın kendince olaya en güzel biçimde katılımını teşvik etmek adına ödülleri branşlara ayırdık. En iyi görüntü yönetmeni, en iyi oyuncu, en iyi özgün müzik gibi alanlara yer açtık.

 

Biryıldız: Ödüllerde en iyi özgün müzik dalını ilk defa biz koyduk.

 

Bunların hepsi kısa film için tabii.

 

Esen: Evet, kısa film için de bunların hepsinin önemli olduğunu, bunlar iyi olduğunda en iyi filmin çıkacağını göstermek adına ortaya çıktı. 1994’te başladık. Zaman zaman değişik koşullar nedeniyle yarışmamız aksadı ama şimdi devam ediyoruz.

 

Dünden bugüne sinema eğitimi anlamında ders içeriğinizde nasıl bir değişim oldu?

 

Biryıldız: Ben uzun süre birinci sınıflarda sinema tarihi dersine girdim. Öğrenciler son on yılda çok bilinçli olarak bu bölümü seçiyorlar. Yani Radyo-TV-Sinema bölümünü seçtikleri zaman ya birinci ya da ikinci tercihleri oluyor. Bunların çoğu sinema okumak istiyor. Bu da bizim için önemli bir şey. Artık sinema birikiminin ve eğitiminin de yerleşmiş olduğunu görüyoruz.

 

Esen: Bizim fakültede sinemanın uygulama değil, teorik ağırlıklı bir eğitim olduğunu bilerek geliyorlar. Çünkü biz her zaman insanın görüşünün genişliği oranında sinemaya bakışının da gelişebileceği düşüncesine vurgu yapıyoruz. Kuramsal bir eğitimden sonra hayata daha doğru bakabileceklerini ve sinemadaki uygulamayı daha kısa zamanda çözebileceklerini düşünüyoruz. Bu da sanıyorum kabul görüyor ki öğrenciler seçimlerini bu yönde yapıyorlar.

 

Buradaki eğitmen kadrosu da uzun süredir Marmara’da ders veriyor. Âlim Şerif Onaran’la başlayıp sizlerle ve sonrasında da yetiştirdiğiniz akademisyenlerle süren bir devamlılık söz konusu. Bu anlamda, Marmara’nın sinema konusunda bir ekol oluşturduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Esen: Söyleyebiliriz. Biz sinemayı bir düşünme alanı, düşünceyi paylaşma aracı olarak görüyoruz. Gören insanların, görüp fark ettikleri şeyleri (güzellik, gerçeklik, çirkinlik, yanlışlık, her şey…) başkalarına gösterdikleri bir mekân olarak düşünüyoruz. Bizim yaklaşımımız hep sinema-toplum ilişkisi bağlamında kuruluyor. Sinema-toplum ilişkisi üzerinden her şeyi kurduğumuz için sinemaya sosyolojik çözümlemeler eşliğinde yaklaşıyoruz. O yüzden toplumu, dünyayı, içinde yaşadığımız toplumun dünya içindeki yerini iyi belirlememiz gerekiyor. Öğrencilerimize de bunu vurguluyoruz. Sinema eğitimi yanında genel olarak dünyayı anlamak açısından eğitim veriyoruz. O bakışı nasıl bulabiliriz, gerçeği nasıl arayabiliriz, nasıl sorularımız olmalı, nasıl eleştirmemiz gerekiyor… Bunları da bilimin ve sanatın sınırsızlığını vurgulayarak yapıyoruz. O yüzden uygulamanın ikinci derecede olması çok sorun yaratmıyor ama şöyle de bir şey var: Her şeyi bilebilirsin ama sinemada kamera açısı, kurgu, ışık, ses gibi temel kavramları bilmeden, bunların kullanımına ilişkin temel teknikleri anlamadan film çekemezsiniz. Eline kamerayı her alan, kafası ne kadar dolu olursa olsun sinemadan habersizse, görüntüyle anlam yaratma üzerine teknikleri bilmiyorsa film çekemez. Bu teknikleri öğrendikten sonra da uygulama içinde pekiştirmek gerekir. Uygulamadaki eksiğimizi gidermek için, fakültede kısa film ve belgesel çekimleri yapılan derslerimiz var. Daha çok kısa film anlamında bunu gerçekleştiriyoruz.

 

Biryıldız: Sinema nasıl öğrenilir diye düşünerek dünyadaki gelişmelere baktığımızda da, sinemayı öğrenmenin ve öğretmenin üç yolu var: Bunlardan ilki kuramları çok iyi bilmek, ikincisi sinema tarihini çok iyi bilmek, sinema tarihiyle birlikte mümkün olduğunca film izlemek ve üçüncüsü de film yapmak, diyoruz. Bunun üçünü birden aynı çatı altında toplamak biraz zor oluyor. Biz kuramsal yönüne ağırlık vererek, mümkün olduğu kadar öğrencileri sinema tarihinden haberdar ederek, film izletmeye çalışarak ve az da olsa film yapmalarını sağlayarak bunu öğretmeye çalışıyoruz. Sinema dilini bilebilmek için uygulama yapmak da çok önemli, ama iyi bir izleyici de aynı derecede önemli. Çünkü sinema kuramını, tarihini ne kadar iyi bilirsen bil, bir filmin analizini yapabilmek için de sinema dilini, katmanlarını okumayı bilmek gerekiyor. Kuram, tarih, film yapımı, film çözümlemesi iç içe geçmiş çalışmalar.

 

Esen: Esra hocanın sözlerinden yola çıkarak, filmin görsel çözümlemesini, anlam oluşturma biçimini ve anlam katmanlarını çözümlemeyi öğrenmek, öğrenciyi görsel okumalar yapmaya hazır duruma getiriyor. Böylece hayatı ve dünyayı da çözümleme yeteneği kazandırıyor. Çevresine dikkatli ve anlam arayışıyla bakan gençlerin, yaşadıkları ortama ilişkin farkındalıkları artıyor.

 

Son dönemde üniversitelerde bu alanda görev yapan önemli sayıda akademisyen Marmara’dan yetişme. Bu, kuramsal çerçevenin belli ölçüde karşılık bulduğunun da bir kanıtı sanıyorum.

 

Biryıldız: Bizde sinema alanında yüksek lisans programları daha geç başladı. Daha önce Radyo-TV bünyesinde veriliyordu. Sonra Şükran Hoca, ben, Serpil Hoca (Kırel) ve Zeynep Hoca (Çetin Erus) sinema yüksek lisans programını açtık. İki yıl bittikten sonra da doktoraya müracaat ettik. Çok ümitsizdik. Sosyal Bilim Enstitüsü’nde yüksek lisanstan sonra doktora programını açmak istediğimizi söylediğimizde, orada artık bu tür programlar çok açılmıyor dediler, buna rağmen YÖK’e gönderildi ve oradan kabul aldık. Burada araştırma görevlisi yardımcılarımız Elif Demoğlu ve Aygün Şen dünyada kabul gören ders programlarını çıkardılar. Onları inceledik ve içerisinden bizim kültürümüze, sosyolojik yapımıza ve sanatımıza uygun olanları düşünerek programları hazırladık. Çok çaba gösterdik. Hâlâ da geliştirmeye çalışıyoruz. Öğrenciler de memnun ki, geçen sene üç yüzün üzerinde öğrenci yüksek lisansa müracaat etti. Doktora programlarımız da öyle. Tezsiz yüksek lisans eğitimimiz de var. Aynen tezli yüksek lisans kalitesinde dersler veriyoruz. Öğrencilerimizden çok memnunuz.

 

Esen: Ben cümlenizin ilk kısmına da vurgu yapıp sinema alanında akademisyen olan öğrencilerimizden de söz etmek istiyorum. Âlim Şerif Onaran’ın öğrencileri olarak ben Şükran Kuyucak Esen ve Esra Biryıldız en yaşlılarıyız. Bizim öğrencilerimiz olan Serpil Kırel, Zeynep Çetin Erus, Mehmet Öztürk profesör; Neşe Kaplan doçent, Elif Demoğlu, Ahmet Ilgaz doktor oldular. Aygün Şen, Can Özbaşaran doktora tezlerini yazıyorlar. Bunlar bizim fakültede sinema kadrosunda olanlar. Kocaeli Üniversitesi’nde, Ticaret Üniversitesi’nde, Galatasaray’da, Kültür Üniversitesi’nde, Konya Selçuk Üniversitesi’nde lisans, yüksek lisans ve doktoraları bizden olan çok sayıda profesör, doçent, yardımcı doçent olmuş öğrencilerimiz bulunuyor. Yüksek lisans ve doktorada bizden sinema dersleri alıp tüm Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan öğrencilerimiz var. Hepsiyle gurur duyuyoruz. Bizim ciddiyetimiz ve yaklaşımımızla, bakışlarını daha da geliştirerek, onlar da kendi öğrencilerini yetiştiriyorlar, kitaplarıyla düşünce üretimlerini sürdürerek, sinemayı aydınlanmanın ve toplumu anlamanın bir aracı olarak kullanıyorlar. Ayrıca gazete, dergi ve televizyonlarda eleştirmenlik yapan ve yönetmen, oyuncu, senarist olan öğrencilerimizden de söz etmeden geçmeyeyim.

 

Şimdi sorunuzun ikinci kısmına geçebilirim. Benim düşünceme göre, bir fakültede iyi bir sinema eğitimi için, önce dört yıllık kuramsal bir bölümü, ardından da iki yıllık uygulamalı eğitimi olmalı. Önce kuramsal, sonra da uygulama… O zaman ideal diyebileceğimiz bir eğitim vermiş oluruz diye düşünüyorum. Çünkü biraz ondan biraz ondan olduğunda, bizimki de uygulama açısından eksik kalabiliyor. Güzel Sanatlar Fakülteleri uygulama ile ilgilenirken kuramı eksik bırakabiliyorlar. Hayalinde çok güzel görüntüler tasarlayabilirsin ama onu uygulamaya geçirmek farklı bir şey. Yönetmenin ne istediğini iyi anlatması için teknik bilgisi olması gerekiyor. Belki ışığı ışıkçı, sesi sesçi, görüntüyü kameraman yapacak ama yönetmen de her işin teknik kısmını bilirse, o ekipten neler isteyebileceğini, sinemanın teknik kapasitesini bilir, böylece anlatmak istediklerini sinemasal dille daha ustaca ifade edebilir. Tabii ki, her şeyden önce anlatmak, paylaşmak istediği düşünceler; farkına vardığı düzeltmek istediği yanlışlıklar; yaşama, insana dair bir felsefesi ve güzelliklere dair bir estetik anlayışı ile topluma ilişkin bir görüşü olması lazım.

 

Hazırladığınız müfredatta ve programda Türk sineması ne kadar yer kaplıyor?

 

Esen: Âlim Şerif Onaran hocadan devralarak sinemanın önemli bir iletişim aracı olduğunu ve toplumla sinemanın karşılıklı etkileşimini öğrendikten sonra Türk sinemasına da önem verdik. Yeşilçam’a hep eğlence olarak bakılıyordu. Ama Yeşilçam filmlerinin birer sosyolojik malzeme olduğunu, o malzemenin toplumu anlayabilmek ve tanıyabilmek açısından çok önemli materyaller olduğunu fark ettik. Sinema “Batılı toplumun” ve “modern dönemin” bir aracı. Bu aracın dili de Batılı bir anlatı dili. Osmanlı ve Türkiye toplumu bu araçla tanışıp onu kullanmaya başlayınca, aracın dilini kullanmak durumundaydı. Ama o dili kendince ve kendi toplumuna seslenmek için kullandığından, filmleri de kendine özgü oldu. Batı taklidi denilen filmler bile bu toplumun özelliklerini taşıyordu. İncelediğimizde, Yeşilçam filmlerinin öyküleme biçiminin de bu topluma ait olduğunu, sinemayı da kendimiz gibi yaptığımızı anladık. Masallarımız, atasözlerimiz, aile ilişkilerimiz nasılsa o sinemanın anlatımının da ona benzediğini gördük. Şimdi öğrencilerimize onu aktarmaya çalışıyoruz. Gördüğümüz her şey aslında sosyolojik bir malzeme. Filmleri üreten insan bu toplumun içinden çıkmış, üretme koşulları bu toplumu yansıtıyor ve hedef kitle de zaten bu toplum. O zaman o filmler toplumun özlemlerinin, beklentilerinin izlerini taşıyor. O yüzden geçmiş ve günümüzdeki filmleri çözümlemek çok önemli. Bu sebeple Türk sineması dersleri bizim içeriğimizde önemli yer kaplıyor. Değişik açılardan Türk sineması üzerine derslerimiz var. Yüksek lisans ve doktorada da daha ayrıntılı bir programımız var. Türk sinemasının anlatı yapısı ve toplumsal kökenleri, 60’lı yıllar Türk sineması, günümüz Türk sineması, auteur sineması gibi daha ayrıntılı dersler var. Türk sineması bütününü değil ama önemli bölümünü kapsıyor sinema eğitimimizin.

 

Biryıldız: Biz Âlim Şerif Onaran’dan devraldıktan sonra daha çok Türk sinema tarihi üzerine çalıştık. Şükran hoca sinema tarihi üzerine, ben de film eleştirisi, Türkiye’deki film eleştirisinin, sinemanın tarihsel gelişimiyle paralel olarak hangi yöntemleri kullandığı üzerine çalıştım. Şimdi de yeni gelişmelerle birlikte öğrencilerimize bunları anlatmaya çalışıyoruz.

 

Son dönemde Türk sineması nicelik olarak büyük bir atılım gösteriyor. Çekilen film sayısı, gişe hasılatı, Türk filmlerinin yabancı filmlerden daha çok rağbet görmesi vb. gelişmeler yaşanıyor. Akademi bu hareketliliği nasıl değerlendiriyor?

 

Esen: Bunlar görünüşte güzel gelişmeler tabii ki. Ama biz konuyu biraz daha geçmişten başlayarak değerlendiriyoruz: 1980 askeri darbesi, onun sonucu olarak yaşanan “Özal Dönemi”; 1987’de sinemanın Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu kapsamına alınmasıyla Türk sinemasını koruyan tüm duvarların yıkılması ve Hollywood’un sinema tekelleri karşısında sinemamızın çaresiz duruma düşürülmesi; dünyadaki küreselleşme rüzgârlarının ekonomik olarak gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olanlara doğru esmesiyle oluşan kültürel erozyon… Konunun, tüm bunlar düşünülerek konuşulması gerekiyor.

 

Kısaca şöyle diyebilirim:1990’larda nefes alamaz, film çekemez, çekse de gösteremez duruma gelmiş olan Türk sineması ve çökmüş olan Yeşilçam yapımcılık mekanizması, her şeye rağmen ayakta kalmayı başarabilmiştir. Devlet eliyle Hollywood tekellerinin insafına terkedilen Türk sineması, sinemanın kültürel ve toplumsal önemini kavramış olan aydın sinemacıların direnciyle ve devletin geç de olsa hatasını telâfi edecek biçimde “Eurimages” fonlarına katkı yaparak üye olmasıyla ve Türkiye toplumunun kendi anlatılarına düşkün olması sayesinde, normal akışına dönebilmiştir. Zaten başlangıcından bu yana, sistemli tam bir sektör haline gelememiş olan Türk sineması, bugün ekonomik açıdan belirsiz, günübirlik ve tekil çözümlerle, yetersiz devlet destekleriyle yoluna devam ediyor. Hâlâ tüm yapım ve dağıtım mekanizması Hollywood tekellerinin kontrolünde. Ticarî sinema, Hollywood tarzı Yeşilçam filmleriyle, dağıtım ve gösterim mekanizmasından yararlanıyor. Ama bağımsız sinema, festivallerden, devlet desteğinden, eurimage fonlarından yararlanarak ve “kitlesel fonlama”, “Başka Sinema” gibi yeni yöntemler deneyerek ya da kişisel borçlanmayla film çekip ayakta kalmaya, kıyıda-köşede kalmış salonlarda halka ulaşmaya çalışmaktadır.

 

Söylediğiniz “Türk Sinemasındaki hareketlilik”, işte bu Hollywood tarzı Yeşilçam filmleri dediğimiz, kaba bir güldürüye, düşme-kalkma-çarpma diyebileceğimiz aksiyona dayanan, düzeysiz-içeriksiz filmlerin yabancı tekellerin sahipliğindeki salonlarda halk tarafından tüketilmesini ifade etmektedir. Yine de bu hareketliliği olumlu olarak karşılıyorum. Ama devletin, sağlam bir kültür politikası yürütmesi ve içine sinemayı da alması gerektiğini düşünüyorum. İfade özgürlüğüne dayanan, niteliğe önem veren, kitlelerin sanatla buluşmasını ve eğitimini amaçlayan, kendi coğrafyasının ve insanının özelliklerini gözeten, kültürel birikimi sağlayan ve geleceğe aktaran bir kültür politikası olmalı devletin. 

 

Biryıldız: Bunun yanında sinemayla ilgili platolar da kurulmalı. Sinemacıya para verilmesi, teşvik edilmesinin yanı sıra sinemacıların kurulan platolarda daha rahat çalışması sağlanmalı, gelirlerin yönetmenlere, senaristlere ve ekiplere aktarılmasının sağlanması gibi çalışmaların yapılması lazım.

 

Bu bahsettiğimiz şeyleri değerlendirebilecek, bunları tartışan ve ortaya çıkaran bir yazınımız var mı peki?

 

Biryıldız: 1950’den sonra Türk sinema yazını ile ilgilendim. Gazete, dergi ve sinema sayfalarına baktım. Türkiye’deki en büyük problem sinema yazınının çok sektör odaklı olması. Bir dönem dergiler dokuzuncu sayının ötesine geçemiyordu. Sonra geçmeye başladılar, şimdi onlar da kapandı. Çok fazla dergi artık yayınlanmıyor. Şimdi Türk Sineması Araştırmaları (TSA) veritabanı kuruldu. Bu önemli bir gelişme. Özlemle okuduğumuz birkaç dergi var. Ama sinema dergiciliği çok fazla devam etmiyor. Bunun yanında Türkiye’de sinema kitaplarında ciddi artışlar var. Bu çok önemli. Biz asistanlık döneminde yurtdışından bir arkadaşa sinema kitabı getirtmek için çok uğraşırdık. Herkes onun fotokopisini çektirirdi. Zaten o titrek fotokopilerde gözlerimiz mahvoldu. Günümüzde dergilerin sayısının fazla olmamasına karşın, sinema konusunda çok ciddi akademik yayınlar var. Bunu da 80’lerde artan sinema eğitimine bağlıyorum. Bu sinema eğitimiyle birlikte sinemayı düşünen, eğitimli yönetmenler, senaristler ve sinema yazarları ortaya çıktı. Bu da sinema yazınını zenginleştirdi.

 

Artan kitaplarda da filmler gibi bir karşılaştırma yapamaz mıyız? Elbette sürekli sinema kitabı çıkması, yayınevlerinin sinema kitabı basması çok önemli bir gelişme; ancak onlar içinde de enflasyonist bir durum yok mu?

 

Biryıldız: Tüm kitaplar gibi içeriği doyurucu olanlar ve olmayanlar  var. Her alanda olduğu gibi iyisi de kötüsü de var. Okuyucu burada artık tercihini kitabı inceleyerek yapacak.

 

Esen: Sayıya göre tabii ki hepsi kaliteli olmayacak ama bence kalite giderek artıyor. İçerik açısından doyurucu duruma geliyor.

 

Yüksek lisans tezlerinin kitaplaştırılma sürecindeki artışı nasıl yorumluyorsunuz?

 

Biryıldız: Orada biraz dikkatli olmak lazım. Yayınevlerinin burada dikkat etmesi lazım. Tabii yayınlayacak kişinin öncelikle kendisinin sorgulaması lazım.

 

Esen: Yayınevlerinin editörlerine burada iş düşüyor. Yalnızca magazin türünde kitaplar üretilmiyor. Bu güzel bir şey. Düşünce kırıntıları olan kitaplar var, sinema üzerine düşünen insanların ürettiği kitaplar. Film çözümlemesi yapan, yönetmenler ve filmleri üzerine değerlendirme yapan, Amerikan-Avrupa sineması ve Üçüncü Sinema üzerine bilgiler veren, sinema –toplum ilişkisi kuran, filmlerdeki kadın-erkek ele alınışını irdeleyen, sinema kuramlarını ve kuramcıları tanıtan, ulusal sinemaları anlatan, psikoloji-psikanaliz-sinema bağlantısı yapan, sinema-müzik, sinema-şiir, sinema-bellek, sinema-tarih ilişkisini sorgulayan, sinema tekniği üzerine bilgi veren çok sayıda Türkçe yazılmış kitap var. Bu kitaplar sinemaya daha derinden bakmamıza yardımcı oluyor. Ne kadar çok kitap, ne kadar çok film, o kadar çoğalan düşünce.

 

Biryıldız: Artık sadece filmleri değil, yeni çıkan sinema yayınlarını da çok iyi değerlendiren gençler var. Onun için iyi bir okur, iyi bir izleyici çıkan kitabın hangisinin iyi olup olmadığını anlıyor. Sinema kitaplarını zaten sokaktaki biri alıp okumuyor ki… Dolayısıyla biz sinema camiası diyelim, o camiada artık gençler kitapların değerinin farkına varıyor. Bu da sinema eğitiminin iyi bir yere gittiğinin kanıtı aslında.

 

Son olarak öğrencilerin tez konularında tercihleri daha çok hangi yönde oluyor, belirgin eğilimlerden söz etmek mümkün mü?

 

Biryıldız: Tabii Türk sineması çoğunlukta oluyor. Genç yönetmenler üzerine çalışıyorlar.

 

Esen: Biraz da araştırma kolaylığı sağladığı, kaynaklara daha rahat ulaşabildikleri için öyle olabilir. Ama hem günümüz hem geçmiş Türk sineması üzerine tezler çok. Dünya sinema tarihi üzerine daha az oranda. Ama sinemanın kendisiyle ilgili, dili, anlam yaratma biçimiyle ilgili çalışmalar var. Onlar da sinemanın gelişmesine faydalı oluyor.

 

Biryıldız: Son zamanlarda benim dikkatimi çeken gelişmelerden biri de, yüksek lisans öğrencileri sinema teknolojileriyle ilgili de tez yapmak istiyorlar. Dünyada teknoloji çok hızlı gelişiyor ve benim birkaç senedir öğrencilerim hep teknolojiyle ilgili çalışmak istiyor, o da önemli.

 

Esen: Sinemanın parasal kısmını sorgulayan tezler var. Bunlar da önemli. Belki buradan yeni yapımcı türleri türeyecek. Onlar da belirli bir çözüm yolu sağlayacak. Para nereden bulunur, nasıl harcanır gibi konulara kafa yoran ve bunu araştıranlar da var.

 

Biryıldız: Hayatın tüm alanlarında olduğu gibi burada da iyi tezler de çıkıyor kötü tezler de… Yüksek lisansın amacı öncelikle bir konuyu alıp bütünlük içinde araştırıp ortaya koymak ve bunu akademik yazım kuralları içerisinde yapabilmektir. Yüksek lisansta daha çok buna bakıyoruz. Ama doktorada bir kere kesinlikle orijinal bir deyiş olması gerekiyor. Ve bir cümlesi, hipotezi olması, yeni literatüre ulaşılması ve akademik yazım kuralları çerçevesinde yazılması gerekiyor.

 

 

 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.