Teknik Olanaklar Geliştikçe, Sinema Biçim Yönünden Değişiyor; Biçimdeki Değişim ise Özü Etkiliyor
Giovanni Scognamillo - İnceleme 25 Ağustos 2016

Diyelim ki si­nema, geleceğin sineması öy­le bir duruma geldi de, ar­tık gene “özel buluşlar” sayesinde insan istediği anda düşündüklerini görür karşısındaki beyaz perdede, kendi filmini kafasında kurar seyreder... Buna ilginç deriz biz, her ne kadar gene ortada bir yaratıcılık eksikliği bu­lunacaksa da.

Milliyet Sanat, sayı 91, 1974

 

Son yirmi yıldan beri sinema bir evrim içindedir. Her sanat için olağan sayabileceğimiz bu tür bir evrim, sine­mada bazı zorunlukların bazı zorlamaların ardından geldi. Evrim diyoruz; bu, hem biçim hem de bir öz evrimi oluyor sinemada... Teknik olanaklar gelişince, biçim de evrimleşiyor, evrimleşmenin içinde her çeşit deney yapılabiliyor. Biçimde görü­len bu değişim özü de etkiliyor: Teknik olanaklar çoğalınca, daha önce çekimi güç olan birtakım konuların ele alınması, şekillendirilmesi kolaylaşıyor. Sinemada yeni türler doğmuyor; tekniğin ilerlemesiyle, var olan türler yeni boyutlar kazanıyor, sinema dili, sorunları daha etkileyici, daha derinlemesi­ne kavrıyabiliyor, yansıtabi­liyor.

 

Son yirmi yıl içinde nor­mal ekranlı, renkli ve sesli sinema geniş perdeli sistem­lerle boyutlarını büyüttü: Bir ara, çok daha eskiden denenen üç boyutlu film de yeniden denendi ve tutulmadı. Kuş­kusuz, gelişmeler salt perdenin, giderek filmin boyutları ile yetinmedi; teknik işlemlerin her alanında, kulla­nılan filmden ışıklara, ses kaydından film hilelerine ka­dar bir gelişme, bir yenilen­me oldu. Eski sinema ile, söz gelimi yirmi otuz yıl ön­cenin sineması ile bugünün sineması arasındaki gerçek farklar ne olmuştur? Öte yan­dan, “fark” derken “evrim” derken salt teknik koşulları ve olanakları mı göz önünde tutmalıyız? Hayır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, biçimde, anlatımda, anlatım araçlarında görülen evrim, sinemanın, sinema yapıtları­nın özünü, içeriğini de etkiledi, değiştirdi. Genel olarak temalar aynı temalar, ticari sinemada ya da ticari sayılmayan “sanat” sinemasında, deneysel sinemada hikâyelerin kuruluşunda belki pek büyük değişiklikler ol­madı. Batı, ‘her konuyu ele almak ve dilediği şekilde iş­lemek özgürlüğüne sahip olduğu için, sinema yoluyla her şeyi anlattı ve anlatmak­ta. Bunun teknikle ne ilgisi olabilir? Genellikle pek ilgisi olmuyor tabi, ama tekni­ğin kolaylaşması anlatımı da kolaylaştırıyor. Anlatımın, çekimin, giderek çekim mas­raflarının, daha kolay ve işlevsel bir hale gelmesi de ge­rek ticari sinemaya (dar büt­çeli yapımlar), gerekse sanat sinemasına ve deneysel sinemaya da yararlı oluyor.

 

Sinemanın geçirdiği dönemler, öz ve biçim değişik­likleri yirmi yıl önce başlayan, bugün de sürmekte olan TV-Sinema çatışmasını önlemiş değil. Aslında bir çatışmadan da söz edilemez ar­tık, eski düşman kardeşler bugün kolkola yaşamlarını sürdürmekteler. Sinemanın büyük bir kaybı oldu ama, ba­zı kazançları da olmuştur: Si­nema, yukarda belirttiğimiz gibi, her şeyi anlatabilir bu­gün. TV ise her şeyi anlata­maz. TV’de görülmeyeni si­nema getirir seyirciye bu­gün, en azından sinemaya gi­den, sinemaya gitme alışkan­lığını yitirmeyen seyirciye.

1950’lerden sonra denenen teknik değişiklikler, iler­lemeler eski seyirciyi “yeni” sinemaya tümüyle çekmiş de­ğil; bugün de çekemiyor. Seyirci hareketli görüntülerin tutkusundan vazgeçmiyor; an­cak aradaki fark şu ki, bugün seyirci bu görüntüleri kendi evinde, kapalı bir çevrenin içinde izlemekte.

Yirmi yıldan beri sinema, azalan seyircisini karanlık salonlara yeniden çekmek için birçok şey denemiştir ama istediği sonuca varamamıştır. Yarının sineması bu konuda ne yapabilir, yarının sineması hangi açılımlara yö­nelebilir?

 

TV, bir zamanlar bilim­kurgu edebiyatında sözü edi­len bir buluştu; bugünse tu­tulsun ya da tutulmasın bol bol bilim kurgu örnekleri ver­mektedir. TV, yarın daha da etkili olabilir; olacaktır da kuşkusuz. Ancak, küçük ekran herhalde daha da büyür, ola ki bir çeşit “ev” sinema­sına dönüşür. Zaten giderek dönüşmektedir. Ya sinema? Teknik gelişimler ne getirir, daha doğrusu bu teknik gelişimler neler olabilir?

 

Perdede, bugün, görüntüler parlaklığa, kocaman diyebileceğimiz boyutlara erişmiştir (örneğin Sinerama­da olduğu gibi ama Sinerama da pek uzun, ömürlü olmadı); renkleri, sesleri de gerçeğe yakın. Başka? Bir ara kokulu sinema denenmiş­ti. Bir mizah buluşu olabilirdi, iyi ki olamadı, olsa ol­sa salonları TV’den daha ön­ce boşaltırdı. Diyelim ki bü­yük kitleleri bir araya getiren salonlar, açık hava sinemaları düşünülsün; “drive- in”lerden de diyelim ki, gü­nün birinde perde denen şey kalktı... “Özel araçlarla” gö­rüntü bir perdeye, bir duvara değil, gökyüzüne ya da bu­lutlara yansıtıldı... Olur a, bilim-kurgu dönemine girmişiz bir bakıma. Bu da pek bir şey getirmez; tersini düşünelim, sinema gitgide bü­yük seyirci topluluklarını-bir araya getiremediği toplulukları-çekmekten vazgeçmiş da­ha az sayıda, kendisine daha yakın seyircilere yönelmiş­tir; az kişi için küçük salon­lar. TV’nin dar çerçevesine dönmüş oluyoruz. Hayır, diyelim ki TV programları­nı empoze ediyor, yarının sineması ise seyircisine istediğini, dilediğini verecektir. Örneğin, bir sinemaya girersiniz, elinize bir program verirler, çeşitli türden çeşitli filmler var bu prog­ramda, siz hangi filmi görmek istediğinize karar verir, salona girersiniz. “Özel bir tertibat” sayesinde seçtiğiniz filmi seyreder, v.b. Bu da pek tutulacak bir fütürizm değil doğrusu. Diyelim ki si­nema, geleceğin sineması öy­le bir duruma geldi de, ar­tık gene “özel buluşlar” sayesinde insan istediği anda düşündüklerini görür karşısındaki beyaz perdede, kendi filmini kafasında kurar seyreder... Buna ilginç deriz biz, her ne kadar gene ortada bir yaratıcılık eksikliği bu­lunacaksa da. Öyledir, sinema seyircisi çoğunlukla tem­beldir; istediği, bir koltuğa oturup kafasını fazla yormadan bir şeyler seyretmektir. Öyleyse?

Bir başka önerimiz var. Bu da bilim-kurgu edebiyatında kullanılmıştır gerçi, üs­telik doğrudan doğruya sinemaya ilişkin de değildir; Jac­ques Sternberg’in bir düşün­cesi bu. 2000 yılı için: Sinemaya girip canı sıkılan seyirciler, özel localarda programcı kızlarla bir “onbeş dakika” geçirmeli, diyor Sternberg. Dediğimiz gibi, bu işte sinemanın suçu yok­tur, sevabı da yok. Üstelik... müstehcenliğe girer!

 

Değil, dıştan, sinemada biçimden, anlatımdan gelen bir evrime ulaşılabileceğini sanmıyoruz; içten, özden ge­lecektir bu. Yarının sinema­sı kendisini kurtarabilmek için iki uç arasında mekik dokumak zorunda kalacaktır. Şimdiki gibi, aldatılmak isteyen seyircisini aldatacak herhalde çok daha etkili ve çarpıcı bir şekilde. Ya da aldatılmaktan sıkılan, gerçeği arayan hem kendisini hem etrafmdakileri, hem dün­yayı, hem de evreni olduğu gibi görmek isteyene gerçeği.

 

İster iç açıcı olsun, ister ol­masın gösterecektir. Geniş ya da dar perdeyi kullanır renkli ya da siyah beyaz ola­bilir. Sesli ya da sessiz, ko­kulu ya da kokusuz, üç ya da fazla boyutlu. Aslında hiç fark etmeyecektir...

 

“Başarısız araştırmalar­dan dürüst iflaslardan ve boşa giden direnmelerden sonra sinema belirli bir düzeye varmıştır: göbek altı düzeyi­ne. Uzun süreden beri hiçbir film daha yukarıya çıkamamıştır. Şaşılacak bir durum; sinema zaten hiçbir zaman da­ha yükseklere çıkmış değildi.”

 

Böyle diyor Sternberg. 2000 yılının sinemasından söz ederken ve de birkaç örnek film de sıralıyor: “Yedi Çıp­lak Kadının Şatosu”, “Aşkın Altında 20. 000 Fersah” “Suzan Aç Kendini”, “Frankeştayn’ın Irza Tecavüzü”, ”Les­bos İçin Pasaport”, “Günaydın İhtiras”, “Drakula Nenfoman Kadınlara Karşı”.

 

Mizahçı görüşü elbette. Ama bir “acaba” demeli miyiz?

 

Not: Yazıdaki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.

 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.