Bir Sinema Marjinali ya da Unutulmuş Bir Yönetmen: Muharrem Gürses
Agâh Özgüç - Makale 07 Eylül 2016

Yalnızca gişe rekorları kırıp halka inme başarısını gösteren Gürses’i 30 yıl sonra yeniden keşfetmiyoruz. Amacımız bir dönem “iş filmleri yönetmeni” olarak ün yapan ve de bir çok yönetmeni etkileyip bir “Gürses okulu” oluşturan Muharrem Gürses’i, bu unutulmuş sinema marjinalini yıllar sonra hatırlatmaktır yalnızca.

Antrakt, 1992, sayı 17

 

Türk sinema tarihinin “unutulmayan” değil, unutulmuş yönetmenlerinden biri­dir Muharrem Gürses. Halit Refiğ'e göre de “Bilinmeyen Muharrem Gürses”...

 

Ne kadar unutulsa da, ne kadar dışlan­sa da Türk sinemasının tarihsel serüveni içinde önemli bir işlevi vardır. İyi ya da kötü, Gürses bu serüvende “köprü” özel­likleri taşıyan bir yönetmendir. Ve Gürses’le ilk ciddi bilgiyi Türk Sinema Tari­hi adlı kitabında[1] Nijat Özön vermiş, Halit Refiğ de “Bilinmeyen Muharrem Gürses” başlığıyla en kapsamlı yazıyı yaz­mıştır.[2]

 

Halit Refiğ’ın eleştirmenlik yaptığı dö­nemde yazdığı bu araştırma Muharrem Gürses’in üzerinde dikkatle durulması ge­rektiğini vurguluyordu. Ve bir yıl sonra Halit Refiğ'le yaptığım söyleşi sırasında konu Gürses’e geldiğinde şu yanıtı ver­mişti: “Kendine mahsus bir çalışma siste­mi, gene kendine mahsus bir anlatım yo­lu olan Muharrem Gürses, vasat bir sine­ma meraklısını pek ilgilendirmeyebilir. Fakat Türk seyircisinin zevkini en iyi bi­len rejisörlerden biri olarak tanınması, eserlerinde hayret verici bir karakter bü­tünlüğü olması, sanat sosyolojisi ve sanat psikolojisi ile ilgilenenlerin bu sinemacı­yı daha yakından inceleyip, tanımalarını gerektirmektedir. Hiç şüphesiz Muhar­rem Gürses’in ne teknik ne de estetik yönden en iyi rejisörümüz olduğunu iddia etmiyorum. Fakat rejisörlerimiz içinde “Üç Arkadaş” sonrası Memduh Ün ile, eserlerinde en çok karakter bütünlüğü gösteren bir sinemacımızdır.”[3]

 

İşte Halit Refiğ'le yaptığım söyleşiden ve verdiği yanıttan bu yana tam 30 yıl, geçti. Ve Muharrem Gürses, bu süre içinde durmadan dinlenmeden çalıştı, filmler çekti... 1950’li yılların en çok iş yapan filmlerini çeken ve bu nedenle de isminden sık söz edilmesine karşılık, bir sinemacı olarak üzerinde gerektiği gibi durul­mayan Gürses, bugün 78 yaşında Bostancı’daki evinde sessiz sedasız yaşıyor. Ve elbette ki tüm sinema yaşamı boyunca yarıda kalabilecek bir filmi olmayan, yalnızca gişe rekorları kırıp halka inme başarısını gösteren Gürses’i 30 yıl sonra yeniden keşfetmiyoruz. Amacımız bir dönemde “iş filmleri yönetmeni” olarak ün yapan ve de bir çok yönetmeni etkileyip bir “Gürses okulu” oluşturan Muharrem Gürses’i, bu unutulmuş sinema marjinalini yıllar sonra hatırlatmaktır yalnızca.

Karagözlü Günler

Doğumunun ertesi günü, yani 1914 yıllarında tüm hızıyla sürüp giden I. Dünya Savaşı'nda cephede düşmanla çarpışan babasını, üç ay sonra da annesini yitiren Muharrem Gürses’in sanatla olan ilişkisi beyazperdeyle tanışması çocukluğunda, başlar. “Karagözlü günler” sinema yaşamının ilk anılarıdır... Amasya’da Şirvanlı Mehmet Efendi adıyla anılan Müderris dedesinin büyüttüğü Gürses, yayınlanmamış anılarında o günlerden şöyle söz eder. “Mahalledeki arkadaşlarımı toplayıp, yatak çarşaflarını gererek, benim küçük damda gizlice Karagöz oynatmaya bayılıyordum. Ne zaman ki, uydur kaydır mu­kavvadan yaptığım Karagöz’le Hacivat hayallerini perdeye yansıtan, arkalarındaki balmumları yatak çarşafını tutuşturunca, o gün evde kızılca kıyamet koptu. Kara­gözcülük tutkum da kursağımda kaldı. Çünkü az kalsın evi yakıyordum...”

 

Dedesi Şirvanlı Mehmet Efendi’nin is­yanıyla sona eren Karagöz tutkusunun ar­dından, bu kez de tiyatroculuğa merak sarar Muharrem Gürses. Ve tiyatroya olan sevgisini, bu yönde nasıl etkilendiği­ni yine yayınlanmamış anılarından öğre­niyoruz; “O günlerde şehrimize önce Ha­fız İhsan Kumpanyası geldi, ardından To­pal Atıf’ın Melodram Tiyatrosu temsiller vermeye başladı. Topal Atıf’ın Amasya halkına ağlata ağlata seyrettirdiği “Ebul’ula’nın Esrarengiz Katli” ve “Müthiş İntikam” gibi hagaragort melodramları­nın taklidini, bu sefer de Nalbant Hasan’ın köye gittiği günler, onun evinde, kafamıza uygun, tiyatro tutkunu arkadaşlarla, sahnemsi köşeler tertipleyip oynamaya çalışıyorduk.”

 

Anılarından da anlaşıldığı gibi Topal Atıf’ın etkisi, sinema yaşamında tüm ağırlığıyla etkisini gösterecek, Muharrem Gürses’in “melodram sineması tarihi” içinde özel bir yeri olacaktı. “Beni ciğerimden saran Topal Atıf’ın, seyircisini zırıl zırıl ağlatan melodramları oldu. Deli oluyordum onu seyrederken, göğsümü döve döve ağlıyor, “Ah ben de onun gibi şu milleti bir ağlatabilsem”, diyordum. Sürekli onun taklidini yapıyor, bazı kelimelere fazla basarak “Zalim kadın, yavrumu katlettin... Dünya ve ahirette bu senin hunharca işlediğin cinayetini cenab-ı mevlam affa mağferete asla erdiremez. Geber ey mel’une...” diyerek tıpkı bir ti­yatro sahnesindeymişim gibi kendi kendi­me konuşuyordum.”

 

İşte anılarındaki bu satırlar Muharrem Gürses sinemasının bu konudaki ilk ipuçlarıydı. Ve gerçekten de yıllar sonra tıpkı Topal Atıf gibi, yönettiği filmlerde seyir­ciyi gözyaşlarına boğacak, mendil parçala­tan filmlerle Türk sinemasında yeni bir dönem açacaktı. Bu dönem bir “Gürses okulu’nun başlangıcı sayılırdı. Halkın be­ğenisini çok iyi hesaplayıp zaaflarını da çok iyi bilen, kullanan Gürses’den önce bu çizgide bir yönetmen yok muydu? Gür­ses’den önceki bu yönetmen, Mısır sine­masının kurulmasında katkıları olan Ve­dat Örfi Bengü’ydü. Bengü de ağdalı me­lodram sinemasının ve alt kültürün sine­madaki ilk temsilcilerinden, uygulayıcıla­rından biriydi. Gürses de, bu izin sürücüle­rinden biri sayılabilirdi. Ancak, farklı özelliklcri ve halkı etkileme sürekliliği Muharrem Gürses’i ortak yanları olmasına karşılık Bengü’den ayıracaktı.

                    

Hem Oyuncu Hem Yönetmen

Samsun’da uzun bir süre köy öğretmen­liği yaptıktan sonra İstanbul’a dönen Muharrem Gürses’in yaşamı birden deği­şir. Onu özlemlerine kavuşturan Darül-bedayi’nin (Şehir Tiyatrosu) Tepebaşı’ndaki (şimdi yerinde kat otoparkı var) binasının reklam panosundaki ilanıdır: “Hazırlamakta olduğumuz operetler için amatör gençler aranıyor. Uygun görülen­lerin muvakkat kadroda çalıştırılacağı ilan olunur.”

 

Dönemin ünlü aktörü Hazım Körmükçü’nün yardımları sayesinde sahneye çı­kar. Oynayacağı tipleme, Musahipzade Celal Bey’in “Kafes Arkası” adını taşıyan piyesindeki Ermeni Sülükçü rolüdür. Genç Gürses’in acemilik, yani “çaylaklık dönemi” Hüseyin Kemal, İ.Galip Arcan, Talat Artamel, Mahmud Morali ve Nazım Hikmet gibi ustaların yanında geçer. Ve dikkatini çektiği dönemin ünlü kalemle­rinden Nurullah Ataç, bir eleştirisinde şunları yazar: “Nazım Hikmet’in ‘Ölü Evi’ piyesindeki ıskatçı gibi küçücük bir rolde Muharrem Gürses, tek kelime diyaloğu ve avantaj imkanı olmadığı halde, sahifelerle diyaloğu olan sanatçılar ayarında. Bir ıs­katçıya tıpatıp uyan mürailiği, çıkarcılık çizgilerini öyle ustaca canlandırmıştı ki, parlak bir gelecek vaadeden bu amatör genci kutlarım.” Bu yazıdan sonra Muhsin Ertuğrul, Muherrem Gürses’i odasına ça­ğırtmış ve şunları söylemiş: “Hayret için­deyim. Nurullah Ataç gibi üstün bir ka­lem sahibinin bu yazıyı yazabilmesi için hangi akrabanı ya da hangi tanıdığını devreye soktun? Olmadan olmuş gibi davranarak benim tiyatromda ün yapmaya ça­lışanlarla asla dost olamam...” “Yanılıyor­sunuz üstat'’ dememe fırsat kalmadan ‘Doğruyu yanlışı senden mi öğreneceğim efendi. Git hadi, yalnız bu odadan değil, tiyatromdan da çık git’ diyerek o gece be­ni kovmuştu Muhsin Bey.”

 

Muharrem Gürses, bir tiyatro oyuncusu olarak ilk kez övgü dolu bir yazıyla ve de Nurullah Ataç gibi bir kalem tarafından takdir edilmesi, bir anlamda ödüllendirilmesi elbette küçümsenmeyecek bir olaydır. Gürses, bir yandan tiyatro oyunculu­ğunu, Millet Tiyatrosu, Şafak Tiyatrosu gihi topluluklarda sürdürürken bir yan­dan da harıl harıl roman yazmaktaydı. O yıllarda günlük gazetelerde tefrika ro­manları salgın haldedir. “Arkası yarın”lı tefrika türü romanların moda olduğu bu dönemde çalakalem yazdığı romanlardan biridir “Kara Efe”. İkinci adı da “Zeynebin Gözyaşları” olan “Kara Efe”yle daha sonra ilk yönetmenlik denemesini ger­çekleştirecektir.

 

1951 yılında çekimine başlayıp bir yıl sonra de gösterime giren “Kara Efe”de baş­rolleri Ali Üstüntaş ve Cihan Işık’la bir­likte paylaşır. Filmin konusu, çocukluk yılları birlikte geçen yiğit bir efeyle köylü kızı Zeynep’in aşk öyküsü üzerine kurul­muştur. Öykü “tefrika roman” türünün tüm beylik klişe motiflerini içerdiği gibi, tipik yerli film anlayışının tüm özellikleri­ni de birlikte taşır. Örneğin Zeynep’le (Cihan Işık), Şahin Efe (Ali Üstüntaş) ço­cukluklarından beri birbirlerine sevdalıdırlar. Öyküde, aşıkları ayırmaya çalışan bir kötü adam prototipi olmayacak mıdır? İşte filmin kötü adamı da eşraftan Melek Mahmut (Muharrem Gürses) adlı bir zat­tır. İsmi Melek’tir, ama içi fesat doludur. Çünkü Zeynep’de gözü vardır. Mahmut, aşıkları ayırmak için kızın babasını uyarır Zeynep’in köyde sanki bir başka erkekle ilişkisi vardır. Bu iftira sonucu baba, oğlu­nu kendi bulduğu kızla evlendirmek ister. Babanın bulduğu kızla düğün yaptığı gün, Zeynep çıldırır. Duvağını takıp gelinliğini giyip ortalıkla dolaşır. Ve sonunda gerçeği anlayan efe, Mahmud’u vurup öldürür...

 

Görüldüğü gibi “Kara Efe”, 1952’deki yerli film seyircisinin beğenisi doğrultu­sunda tüm iş unsurlarını içinde toplayan bir iş filmidir. Ve film vizyona girdiğinde kapı çerçeve kırılır. Ancak sinemasal açı­dan da büyük tepkiler alır. Tepkinin te­mel kaynağı dönemin eleştirmenine göre Muharrem Gürses’in her şeyi kendi üzerine yüklemesi, yani filmin senaryosunu yazması, yönetmesi ve  başrolü oynaması­dır. “Bir iptidai film numunesi görmek için bu film kaçırılmaz bir fırsattır.” diye yazan tenkitçi sorar: “Otuz kırk yıl önceki köylü kızlara bikini mayolar, şehirdeki Ley­la hanıma lasteks giydiren kimdir? Sena­rist mi, rejisör mü, parayı koyan patron mu?”[4]

 

“Kara Efe’nin konusu Ege bölgesindeki bir köyde geçiyor, ama çizilen tiplerin davranış biçimleri yerli öğelerle çakışı­yor, giderek de yabancılaştığı görülüyor­du. Örneğin Şahin Efe’nin yöresel giysi­ler içinde olmasına karşılık, Zeynep’i ka­çırmak isteyen maskeli haydutlarla çar­pışması bir Zorro filmi havasındadır. Köylü kızların yarı çıplak görüntülerle çamaşır yıkama sahneleri de yabancı filmlerin, özellikle İtalyan sinemasının etkilerini taşıdığı apaçıktır.

“Yedi Köyün Zeynebi” ve Bir “Okul”un Doğuşu

1945’de “Köroğlu” filmiyle Refik Kemal Arduman’a reji asistanlığı yaparak ve se­naryosunu da yazarak sinemaya ilk adım­larını atan Muharrem Gürses’in beyazper­de ile olan ilişkilerini iki ana bölümde toplayabiliriz.

1) Oyuncu, senaryo yazarı ve yönetmen Muharrem Gürses.

2) Köy melodramları, komediler ve haz­retli filmlerin yönetmeni Muharrem Gürses.

 

Birincisi yeteneklerini üçe bölüp çalış­malarını tek başına götürmesi, ikincisi ise türlere dayalı dönemleridir.

1952-56 yılları arasında gerçekleştirdiği İstiklal Savaşı filmi “Kubilay”ı ve komedi türünü oluşturan “Canlı Karagöz”ü, “Dümbüllü Tarzan”ı, “Şarlo İstan­bul’da”yı, “Curcuna”yı bir yana bırakırsak bu dönem içinde asıl ağırlığı, “köy melod­ramları” üzerinde yoğunlaşır. Gürses’in tecimsel açıdan köşebaşını tutup “gözde yö­netmen” olması, kırsal kesimi ve bu yöre­nin insan dramlarını işlemesinden kaynaklanır, işte “Yedi Köyün Zeynebi” “Gürses okulu” oluşturması nedeniyle önemli bir film sayılır. Çünkü “Yedi Köyün Zeynebi” daha sonraki yıllarda bir sinema türünün prototipini oluşturacak, aynı konunun biraz değişik, biraz yeni versiyonları yapılacaktır. 1969 yılında Kemal Kan’ın aynı adla çektiği “Yedi Köyün Zeynebi” bu tekrar filmlerinden biridir.

                    

Kaynaklara göre “Yedi Köyün Zeynebi” Hauptmann’ın “Rose Bernd” adlı oyunun­dan uyarlanmıştır. Gürses’in açıklamasına göre de filmin asıl kaynağı “Golfo” adını taşıyan bir oyundur. O veya bu, aşk uğru­na aklını yitiren Zeynep’in öyküsü, sonuçta özgün değildir. Bir uyarlamadır ve Zey­nep’in aklını yitirişi, “Kara Efe”deki Zeynep’in dramıyla benzeşmektedir. Gürses’in bu köylü kızı tiplemesi öylesine etkili olmuştur ki, aynı yıl Memduh Ün bile “Zeynep'in İntikamı” ve bir yıl sonra da “Zeynep’in Aşkı” gibi filmler çekmek zorunda kalır.

 Aşk uğruna çile çekenler (Yanık Ömer, Sazlı Damın Kahbesi, Yayla Güzeli, Gül Ayşe), bar kadınına aşık olup, yuva yıkanlar (İhtiras Kurbanları), sadist köylüler (Köy Canavarı), kör kemancılar (Dertli Gelin Şirvan) ve intihar eden kızlar (Ya­nık Kezban) Gürses’in acılı kahramanlarıdır. Ayşe’ler, Emine’ler, Şirvan’lar, Kezban’lar, Gülnar’lar, Halime’ler sürekli mutsuz ve çileli; Ömer’ler ise yanıktır. Ama Gürses’in oluşturduğu bu arabesk dünyalarda vazgeçemediği kadın tipi ille de Zeynep’tir. Muharrem Gürses’in kahramanları hem çile çektirirler hem de acıyı kendi içlerinde yaşarlar. Sado-mazoşist nevrozlu insanlar galerisidir bu kurulan dünyalar.

 

Gürses'in melodramlarında çizdiği top­lum modelinde ve insan tiplerinde hiç gerçekçi yansımalar yok mudur? Sergilediği köy yaşamında, töreleriyle, yöresel özellikleriyle ne kadar yerli ya da yabancı sömürü biçimleri taşısa da bazı toplumsal gerçeklerin içten içe yansıması görülür. Ancak bu anlatımlarda yönetmenin başlıca kusuru ya da eksikliği, geleneksel Türk tiyatrosundan, Karagöz ve orta oyunlarından yararlanırken ilkelliğe düşmesidir. Ve oluşturduğu dünyaların hemen hemen bir çoğu, daha önce yazdığı tefrika romanlarından kaynaklanmaktadır. Aynı konuları ayrı isimlerle çektiği olmuştur. “Yanık Kezban” ve “Ceylan Emine” gibi.

Acılı Köy Melodramlarından İyimser Dünyalara

Muharrem Gürses’in, 1960 yılında çek­tiği “Can Mustafa”, bir dizi köy melodramından sonra yeni bir denemeyi oluşturur. Köyden kente doğru yol almak, acılı dünyaları umuda ve iyimserliğe dönüştürmektir. “Can Mustafa”, Gürses’in ilk kente dönüş yaptığı filmlerden biri değildir. Ama kendini yenilemek için çaba gösterdiği bir ilk filmidir. Ve sinema yaşamında yanılmıyorsak çizgi değişimi açısından önemli filmi sayılır. Gürses, daha önceki yıllarda köy melodramlarıyla Memduh Ün’ü etkileyip bir “izci” durumuna düşürürken bu kez de kendisinin Ün’den etkilendiği görülür. Çünkü “Can Mustafa” Memduh Ün’ün insan dayanışması, dostluk, iyimserlik gibi sevgi temalarını içeren “Üç Arkadaş” etkilerini taşır. “Can Mus­tafa” okula giderken bir yandan da geçi­mini temin etmek için bulaşıkçılık yapan, simit satan 7 yaşlarında bir çocuğun öykü­sünü sergiler. Bir yangın sonucu sokakta kalan Mustafa’yı himayesine alan şoförler gibi iyimser insanların yanı sıra Sırtlan Sadık gibi, Afîtap gibi kötüler de yerini alacaktır öyküde. Gürses, gözyaşı sömürüsü­ne çanak açan melodramatik öğelerden yine de vazgeçemeyecektir. Ama bu alış­kanlıklarının yanısıra bu kez herşey mutlu bir sonla noktalanacaktır.

 

Muharrem Gürses, kendini yenilemesi için çaba sarfettiği halde “Can Mustata”yla treni kaçırdığının nedenini şöyle savunur: Beni yanlış lanse ettiler, prodüktörler, halkın tuttuğu ve ilk denemelerime sapla­nıp, benden hep aynı melodramları beklediler. Daha iyilerini vermek istedimse de aldığım karşılık şu oldu: “Boşver bunları, biz kazancımıza bakalım.” İşte prodüktör kazanç hırsı uğruna ne yapacağını bilemiyor. Aman bu sene çocuk filmi tuttu, biz de yapalım. Oysa ben “Can Mustafa”yı yeni bir uslübun denemesi olarak ortaya atmıştıın. Fakat prodüktör filmin içinde bir dram unsuru bulunsun diye beni eski alışkanlığıma zorladı. Bir film halkı ağlattyorsa neden kabahatli rejisör olsun. Oysa beni bana bıraksalardı “Can Mustafa”yla kendimi aşabilecek bir film ortaya koyacaktım.”[5]

 

Gürses'in 31 yıl önce yaptığı bu savunma dönemin koşulları içinde haklı olabi­lir. Ama yine de tartı­şılır... Çünkü Muhar­rem Gürses, halkı etki­lemenin sırrını bilen bir yönetmendir. Hal­kı tanıyan bir yönet­men olarak da prodük­törü de senaryo oku­malarıyla etkilediği bir gerçektir. Ve bu sinemacının kendine özgü, tipik özelliklerinden biri senaryosunu okur­ken tıpkı bir aktör gi­bi, tiyatro sahnesin­deymiş gibi anlatımı­nın atmosferine uygun biçimde oynamasıdır. Eğer abartılı değilse. Gürses’in senaryosunu okurken, projesini ya­pımcıya kabul ettire­bilmek için gözyaşı bi­le döktüğü, dram kesti­ği söylenebilir. Yayın­lanmamış anılarında anlattığı bir olay, bu gerçeği biraz doğrular gibidir.

 

Örneğin Gürses, ya­pımcıya yeni projesini okumak ister. Ama bu kez yapımcı itiraz edip şunları söyler: “Sen okudun mu dinleyeni etkiliyorsun. Müsade et, bu kez sakin kafayla ben okuyup kararımı vereyim...”

Gürses Sinemasının Hazretli ve Dini Filmler Furyası

Gürses köy ve kent dramlarından baş­layarak komediler, bir iki efeli ve İstiklal savaşı filmlerinden sonra 1065 yılında “Hazreti Yusuf’un Hayatı”yla yeni bir tü­rü geliştirir. Daha önceki yıllarda “Cinci Hoca” (1953) ve “Hazreti Ömer’in Ada­leti” (1961) gibi dini filmler yapılmasına karşılık “Hazret i Yusuf’un Hayatı”1, Türk sinemasına “hazretli filmler” furyasını ge­tirecektir.

Kardeşleri tarafından kuyuya atılan Hazreti Yusuf’un yaşam öyküsü tüm Anadolu sinemalarında kapıları kıracak ka­dar büyük iş yapar. Melodram sinemacısı Muharrem Gürses’in Yeşilçam’da “ikinci doğuş”udur bu. Dinsel öğeleri, bu kez de melodramlarında kullandığı trüklerle des­tekleyerek yeni bir sömürü biçimi yaratır. Halit Refığ’in de “halkın zevklerini ve za­aflarını en iyi bilen yönetmen” olarak ta­nımladığı Muharrem Gürses bu fırsatı da 1965 ile 1986 yılları arasında çok iyi de­ğerlendirecektir. Dinsel temaların da me­lodramlar kadar geniş halk yığınlarını etkileyeceğini gayet iyi bilmektedir. Çöller­de, plato dekorlarında çektiği “Hazreti Süleyman”lar, “İmparator Atilla”lar, “Hazre­ti Yahya”lar gerçek kimliklerinden saptırılsa da seyircinin zaaflarıyla oynamak, filmlere iş yaptırabilmek elbette ki gerçe­ğin öteki yüzüdür. Ne var ki “hazretli film­ler” ve “dinsel temalar”ın uygulayıcısı Gürses, “Hazreti Yusuf’un Hayatı”ndaki gişe başarısını “İmparator Atilla’nın De­mir Yumruğu” gibi diğer filmlerinde yineleyemeyecektir.

 

Sonuç olarak 1952'lerden bu yana Gür­ses Sineması’na baktığımızda, yönetmenin günahları ve sevapları hangi çizgide iz sü­rerse sürsün, Türk sinemasının belli dö­nemlerine damgasını vurduğunu görürüz. Bu nedenle de Gürses’in filmleri, halkın beğenisi ve dönemin koşulları içinde zevkleri ne olursa olsun, seyirciye ulaşabil­mişse bu başarı küçümsenmemeli, tersine incelenmelidir. Bu yalnız Muharrem Gür­ses için değil, aynı konuları daha farklı bir anlatım biçimiyle sergileyen, melodram anlayışının günümüzdeki yeni uzantısını oluşturan İbrahim Tatlıses için de aynı ol­gu geçerlidir sanıyoruz.

                   

 

 

Not: Makaledeki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.

 

 

 

[1] Bkz. Nijat Özön, Türk Sinema Tarihi, s. 171- 174, Artist Yayınları.

[2]  Bkz. Halit Refiğ, Bilinmeyen Muharrem Gurses, Vatan g, 1 Ekim 1960.

[3]  Bkz Agah Özgüç, Rejisörler Konuşuyor 7. Büyük Gazete,  s. 11, 3 Mayıs 1961.

[4] Bkz. Haftanın Yerli Filmi, Yıldız d., s 60, 16 Şubat 1952.

[5] Bkz. Agah Özgüç, Rejisörler Konuşuyor 8, Büyük Gazete, s. 12, 10 Mayıs 1961.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.