Tezgâhta Konuşulanlar-3
Yorum 03 Ekim 2016

Rasathane Film ekibinden yönetmen Murat Pay ile Ali Abbas Fidan’ın “Belgesel Film ve Fotoğraf İlişkisi” başlıklı sohbetini TSA okurları için paylaşıyoruz.

 

“Filmin kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilecek şekilde, kendisinin salt gerçek olduğunu dayatan bir tavrın bertaraf edilebilmesi, ancak o filmi yapan kişinin ahlâkına ve anlam dünyasına bağlı olarak mümkün hale gelebilir.”

 

 

Murat Pay: Fotoğraf ile belgesel film arasında önemli bir ortak nokta var. Her ikisi de benzer bir iddianın sahibi: “Gerçek”i yakalamak, kavramak, şekillendirmek, indirgemek. Fotoğrafın ahlâki tavrı, var olan bir bütün sürecin içerisinden bir parçayı, “an”ı alıp onun bütün süreçle bağlantısını kesmek üzerine kuruludur. Fotoğrafın “gerçek”e dönük tavrını tıpkı Robinson Crusoe anlatısındaki, Robinson’un adaya düşme, yerleşme ve adayı yavaş yavaş işgal ederek hakim olma sürecine benzetebiliriz. Robinson Crusoe’nun iddiası tabiata yavaş yavaş hükmetmektir, tıpkı fotoğrafın gerçek’e hükmetmek iddiası gibi. Benzer bir şekilde, belgesel film de var olan bir süreç içerisinden o sürece benzeyen bir parçayı alıp, bu parçanın mevcut süreçle bağlantısını kesmeye dönük bir tavır sergilemeye oldukça meyillidir. Meyillidir diyorum çünkü fotoğrafla ilk zamanlarda kurduğu yakın dostluk ona bu tavrı sürekli hatırlatmaktadır.

 

Robinson’a tersi bir örnek oluşturabilecek Hay Bin Yakzan anlatısındaki Hay’ın tavrı gibi, tabiatı anlayarak, sürecin içerisinde, süreçle beraber, süreci bir bütün şeklinde anlamaya çalışarak ilerleyen bir bakışın tercih edilebileceği ahlâki bir tavır pekala gündeme getirilebilir.

 

 

Ali Abbas Fidan: Fotoğraf ve belgesel film arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabilmek adına her ikisinin de ortaya çıktığı dönemi ve neye hizmet ettiklerini bir masaya yatırmak gerekiyor. Özellikle insanoğlunun çevresini analiz etmeye ve bu doğrultuda anlamaya büyük önem verdiği bir dönemde insan eliyle yapılan çizimlerin artık yetersiz kalmaya başladığı bir noktada icat edilen fotoğraf ve onun akabinde ilk bilinen örnekleri 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmış olan hareketli görüntüye baktığımız zaman, dünyanın farklı coğrafyalarından alınan “durağan” fotoğrafların artık “hareketli” bir şekilde kaydedilmeye başladığını görürüz. Bu yeni model kayıt etme işlemi, kayıt altına alınan şeylerin laboratuvar ortamına çekilerek analiz edilebilir hale getirilmesine büyük olanaklar ve kolaylıklar sağlamıştır. Bir zamanlar uzak coğrafyaların bilgisine erişebilme yolunda büyük bir iştiyakla kullanılmakta olan anlık karelerin yerini artık süreçleri kaydedebilme yetisine sahip olan hareketli görüntü almaya başlar. Bir örnek verecek olursak, günümüzde bilimsel çalışmalarda ve modern teknolojinin üretmekte olduğu birçok aracın geliştirilme süreçlerinde, doğadaki canlılardan ve onların kendilerine özgü çeşitli özelliklerinden faydalanılmaktadır. Bir zamanlar fotoğrafın sınırlı imkânlarıyla kendi türü de dahil olmak üzere doğadaki canlıları kayıt altına alan ve analiz etmeye çalışan insanoğlu, hareketli görüntünün keşfiyle birlikte hareketi yakalamaya ve yazmaya başlamış ve bu yolla kayıt ettiği canlıları kendi süreçleri içerisinde analiz edebilme imkânı bulmuştur. Nitekim fotoğrafla süregelen yaklaşık 80 yıllık bir gelenek, hareketli görüntünün de devreye girmesiyle birlikte günümüze kadar uzanacak olan bir pratiğin şekillenmesinde ve güçlenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Açık konuşmak gerekirse, bugün izlediğimiz hayvan belgeselleri ve bu türdeki diğer çalışmalar basit anlamda sadece doğanın birer yeniden sunumu olmayabilir demek istiyorum.

 

Pay: Sinema ile fotoğrafın kesiştiği noktaya biraz daha eğilmek lazım bu takdirde. Çünkü fotoğrafla gerçekleştirilen kaydetme veya sahip olma eylemi sinemada daha güçlü bir konum elde etti. Bu yüzden sinemanın ilk dönemindeki ürünler sorgulanmadan “belge” film olarak adlandırılıyor mesela. Sebebi, sinemanın fotoğrafın gördüğü hizmeti daha kuvvetli ve inandırıcı bir şekilde hayata koyması. Evet, bir belgeden söz etmek mümkün ancak bu belgenin subjektif bir bakışın ürünü olduğunu örtmeye ne demeli? Fotoğrafın gözün algıladığı gerçekle kurduğu sınırlı ilişki kamerayla beraber sınırlarını genişletti. Fakat fotoğrafın doğuştan sahip olduğu tavır sinemaya birebir aktarıldı. Burada fotoğrafla sinemanın kesiştiği ikinci önemli noktaya değinebiliriz. Bu da her ikisinin aynı ortak zihniyet üzerinden doğması ve büyümesi. Daha önce de sözünü ettiğim, fotoğrafın “gerçek”le kurduğu bu temas -süreç içerisinden bir kesiti alıp, kesitin söz konusu süreçle bağlantısını kesip tamamen başka bir bağlam içerisinde kesiti organize etme anlayışı- Aydınlanma sonrasında ortaya çıkan alem tasavvurunun uzantısıydı. Bunun kökleri Descartes’ın “İnsanın bedeni bir makinedir.” söylemine kadar uzanıyordu. Hatta daha öncesine. İnsanın bedeni bir makinedir. Öyleyse insanın ruhu da bir makine olabilir. Sonuç olarak bir makine-evren öngörülüyordu. Dolayısıyla bu evrende her şey anlaşılabilir, anlaşılabildiği için kontrol edilebilir ve kontrol edilebildiği için kolaylıkla manipüle edilebilir. Fotoğraf bu mantığın en kemalli tecessüm etmiş enstrümanı ve bu yönüyle tahakküm gücü çok yüksek bir araçtı. “Gerçek”i, yine “gerçek”i kullanarak manipüle edebiliyor ya da kontrol altında tutabiliyordu. Sinema da benzer ahlâki tavrı devam ettirdiğinde bu potansiyeli katlayarak arttırıyordu. Peki sorun çözülebilir mi? Belgesel filme dönecek olursak, belgesel filmin gerçek olduğu iddiasından vazgeçtiği noktada bu durum değişebilir diyebiliriz.

 

Fidan: Hem fotoğrafın hem de belgesel filmin bir “gerçek” olma iddiası taşıdığından, her ikisini de ortaya koyan zihniyetin aynılığından ve bu zihniyetin temellerini nasıl bir anlam dünyası üzerine kurmuş olduğundan bahsettik. Bu durum sonucunda ortaya çıkan problemler de gözler önünde aslında. Fotoğraf ve belgesel film arasındaki ilişkinin bir başka boyutunu tartışmaya açacak olursak, hem fotoğrafın hem de belgesel filmin var olan gerçekliği kısıtlayan bir yönü olduğunu söyleyebiliriz. Belki kurmaca film, en azından izlediğinin kurmaca olduğunu bilen bir seyirci için daha masum görülebilir. Ama bugünkü manada alanı domine eden belgesel sinema, tek bir gerçekliği; tek bir kuşu, tek bir ağaç modelini, tek bir yağmuru veya tek bir sarı rengi seyircinin gözleri önüne getirirken genel bir kuş, ağaç, yağmur, sarı vs. olgusunu belli sınırlar ve imajlarla kısıtlama tehlikesine giriyor. Bu nedenle ben fotoğraf ve belgesel sinema arasında çok güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum.

 

Pay: İşte o bağ devam ettiriliyor. Fotoğrafın tek bir kareye dönük gayriahlâki tavrı, film aracılığıyla daha kolay ve daha üstü örtülebilir bir şekilde devam ettirilebiliyor. Bu, fotoğrafın doğuşunda ortaya çıkmış sorunlu bir mesele. Gösterilenin gerçek”miş” gibi olduğunun unutturulması tescil ediliyor. Hatta ve hatta sınırların içerisinde var olanın, sınırın dışındakileri mutlak anlamda temsil ettiği meşrulaştırılıyor. Çünkü sınırın içindekilerle sınırın dışındakiler arasında mekanik bir ilişki kurulabiliyor artık. Bu durum alemin mekanik bir şekilde kurgulanması mantığıyla birebir örtüşüyor. Her şey tarif edilebiliyor, tasnif edilebiliyor, anlaşılabiliyor. Bir insan zihni bu süreci bütünüyle tasarlıyor ve bütün olup biten bir insan zihninin kontrolünde hareket kabiliyeti buluyor. Daha önce insan gözünün Tanrı gözüne doğru evrilmesi sürecinden/niyetinden bahsetmiştik. Burada da benzer bir durum söz konusu.

 

Fidan: Peki bu tehlikeyi bertaraf edebilmek adına, çekilen fotoğrafın ya da yapılan belgesel filmin esasında bir bakışın ve bir yorumun ürünü olduğunu ifşa etme sürecinde nasıl bir yol tercih edilmelidir?

 

Pay: Bunun üzerine hem çok fazla düşünmek hem de bol bol pratik yapmak gerekiyor. Çünkü teoride filmin kendisinin bir film olduğunu hatırlatması bir çözümdür diyebiliriz. Ama tek bir çözüm yoktur elbette. Öyle ki bazen “Bu bir filmdir!” demek yetmiyor. Bu tavır da bir kurgu oyununa çevrilebiliyor; esas yine kaçırılıyor. Filmin kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilecek şekilde, kendisinin salt gerçek olduğunu dayatan bir tavrın bertaraf edilebilmesi, ancak o filmi yapan kişinin ahlâkına ve anlam dünyasına bağlı olarak mümkün hale gelebilir.

 

Mesela yakın zamanda izlediğimiz Wim Wenders’in The Salt of the Earth (Dünyanın Tuzu) adlı belgesel filmi, konuştuğumuz meseleleri tartışan bir yapıya sahip. Sosyal hadiselere odaklanan Sebastiao Salgado adlı fotoğrafçı hakkındaki bir belgesel. Filmde, Salgado’nun çektiği fotoğraflar üzerinden bir anlatım görüyoruz. Şayet Salgado’nun anlatımı olmasa, fotoğrafların imaj tesiri seyircide olması gerekenden fazla, hatta yanlış yönlendirmelere açık olacak. Çünkü fotoğrafların bizzat kendisi, bir yandan gerçek bir kurgunun ürünüyken bir yandan bir sunilik taşıyor. Bu suniliğin sahte bir evrene kayması fotoğrafı çeken kişinin sahip olduğu anlam dünyası ile ilişkilendirilebilir elbette. Ama fotoğrafı çeken kişi suni, sonradan olma, yaslandığı gerçeğin dışında bir evren kurduğunu gizliyor. Daha doğrusu fotoğraf çekme eylemi, gizlemenin meşru olduğunu fotoğrafı çeken kişiye dayatıyor; nitekim genelde fotoğrafçıyı ikna ediyor. Neyse ki belgeselde fotoğrafları çeken Salgado’nun samimi anlatımı bir ikinci katman katarak gösterilenleri sahici bir zemine olabildiğince çekiyor. Böylece Wim Wenders, usta bir hamleyle fotoğrafın bahsettiğimiz tahakküm edici ve sınırlayıcı tavrını film diline, o tavra düşmeden aktarmayı başarabiliyor. Tabii Wenders’in dilinde de belli oranlarda indirgeyici bir yaklaşım olduğunu ifade etmek lazım.

 

Mesela aynı belgeselde Salgado, Rwanda’daki katliam fotoğraflarını anlatıyor. Ancak katliamı anlatırken katliamın asıl sebeplerine dair hiçbir şey göstermiyor ya da dile getirmiyor. Çok kestirme bir şekilde meseleyi “İnsan kötüdür!”e bağlıyor; insanın içindeki kötülüğe temas ediyor. Burada fotoğraf karesinin tahakküm edici yönünün fotoğrafı çeken kişinin sözleriyle tahkim edildiğini görüyoruz. Ama filmin sonunda Wim Wenders’in “Karanlıktan aydınlığa çıktı.” yorumu konuyu filmin temel önermesine taşıdığı için veya Salgado’nun sonraki projeleri bu önermeyi desteklediği için film beklenmedik olanı yaparak tekrar fotoğrafın o bildik tavrından uzaklaşabiliyor.

 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

Murat Pay, Ali Abbas Fidan - YAZILARI

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.