Kalandar Soğuğu’nun Oscar'da Şansı Olabilir mi?
Barış Saydam - Yorum 04 Ekim 2016

Sanatsal Etkinlikler Komisyonu ismi verilen ve meslek örgütlerinin temsilcilerinden oluşan kurula, Sarmaşık filmi geçen yıl başvurmuş ve değerlendirmeden sonra Sivas’ın Türkiye’nin Oscar adayı olması kabul edilmişti. Geçen yıl olmayan tartışmaların bu yılKalandar Soğuğu üzerinden akmasının sadece filmlerin niteliklerinden değil, ideolojik boyutlarından da kaynaklandığını düşünüyorum. 

Sanatsal Etkinlikler Komisyonu, Türkiye’nin bu yıl Oscar aday adayı filminin Kalandar Soğuğu olduğunu açıkladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile sinema alanındaki meslek örgütlerinin temsilcilerinden oluşan on yedi kişilik seçici kurulun belirlediği filmden sonra tartışmalar da başladı. Tolga Karaçelik twitter hesabından Sarmaşık’ın da başvurduğunu, ancak seçilmediğini söyledi. Twitter'da yorum yazan pek çok kullanıcı Sarmaşık’ın hakkının yendiğinden bahsedildi. Sosyal medyada daha ana akım ve seyirliği yüksek bir filmin seçilmesi durumunda şansımızın yüksek olacağına yönelik yorumlar yapıldı.

 

Öncelikle bir kafa karışıklığını gidermemiz gerekiyor. Sanatsal Etkinlikler Komisyonu ismi verilen ve meslek örgütlerinin temsilcilerinden oluşan kurula, Sarmaşık filmi geçen yıl başvurmuş ve değerlendirmeden sonra Sivas’ın Türkiye’nin Oscar adayı olması kabul edilmişti. Geçen yıl olmayan tartışmaların bu yıl Kalandar Soğuğu üzerinden akmasının sadece filmlerin niteliklerinden değil, ideolojik boyutlarından da kaynaklandığını düşünüyorum. Setem, Sesam, Fiyap, Tesiyap, Biroy, Se-yap, BSB, Sine-Bir, Çaşod, Sinesen gibi farklı görüş ve ideolojilere sahip dernek ve sendikaların temsilcilerden oluşan bir kurumun değerlendirmesinin sağlıklı olup olmadığını tartışacaksak, bu ayrı bir konu. Şu ana kadar seçilen filmlere baktığımızda, filmlerin ideolojilerden uzak bir şekilde ülkenin tanıtımı amaçlanarak seçildiğini görüyoruz. Şimdiye kadarki aday adaylarımız arasında Mahsun Kırmızıgül, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Yavuz Turgul, Yılmaz Erdoğan ve Yüksel Aksu gibi yönetmenlerin filmleri var. O hâlde Kalandar Soğuğu’nu Sarmaşık’la çarpıştırmanın anlamı nedir?

 

Ana akım ve bağımsız/sanat filmi ayrımında da resmin geneline bakıldığında aslında iki tarafın da gözetildiğini görüyoruz. 2005-2015 arasındaki on yıllık dönem içinde Türkiye adına Oscar’a gönderilen aday adayı filmlerimiz arasında Gönül Yarası (2005), Dondurmam Gaymak (2006), Takva (2007), Güneşi Gördüm (2009) ve Kelebeğin Rüyası (2013) gibi filmler de var; Üç Maymun (2008) [son dokuza kalabilen tek filmimiz], Bal (2010), Kış Uykusu (2014) ve Sivas (2015) gibi yurt dışındaki festivallerden ödülle dönen ancak belirli bir seyircinin ilgi gösterdiği filmler de… Dolayısıyla seçimler yıl içinde festivallerde ya da vizyonda öne çıkan filmler arasından yapılıyor. Kardeşim Benim, Dedemin Fişi ve Osman Pazarlama bu yılın iki milyonluk seyirci rakamına ulaşan filmleri arasında. Komisyona başvursalar dahi, bu filmlerin hangisi Akademi üyeleri önüne çıkartılabilir ki? İçerik, estetik ve oyunculuk anlamında bu filmlerin hangisi belirli bir standardı yakalayabilen filmler? Seyirci sayısı açısından çıtayı bir milyon ve altına indirdiğimizde ise Yüksel Aksu’nun İftarlık Gazozu ve Çağan Irmak’ın Nadide Hayat filmlerini görüyoruz. Belki bu iki filmden biri tercih edilebilirdi, ancak bu iki filmin de geçmiş yıllarda aday adayı olmuş Gönül Yarası, Dondurmam Gaymak ve Kelebeğin Rüyası gibi filmlerle kıyasladığımızda nitelik açısından daha geride durduklarını görüyoruz. Ana akım sinemamızın yıl içerisindeki performansı düşükken, Kalandar Soğuğu’nu daha izlenebilir bir film seçilsin diye eleştirmek yıl içinde gösterime giren filmleri yeterince değerlendirememekten de kaynaklanıyor. Bu, aslında bizi sinemamızın çok daha temel ve varoluşsal bir sorunuyla da yüzleştiriyor. Türk sineması ne yazık ki uzun süredir iki ana damara ayrılmış durumda… İlkinde işin cılkını çıkaran, pespayelikte birbiriyle yarışan, hiçbir biçimde yönetmenliğe ve sinemasal kurala ihtiyaç duymayan, oyuncular üzerine kurulu bayağı komedi ve melodramlar… İkinci damarda ise Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem ve Semih Kaplanoğlu’nun sinemasının izinden gitmeye çalışan ya da festival ticareti yapanlar… Genelde sinemamız bu iki ana eksen üzerinden ilerliyor ve iki ana eksende de sinemanın standartlarını yakalamaktan geride kalıyor. Sinemamız Taylan Kardeşler, Çağan Irmak, Yılmaz Erdoğan ve Yavuz Turgul gibi nitelikli ana akım filmler çeviren yönetmenlerle; Emin Alper, Faruk Hacıhafızoğlu ve Mustafa Kara gibi kendi sesine, biçimine ve dünya görüşüne sahip bağımsız filmler çeken yönetmenlerin eksikliğini hissediyor. İki ana damarı birleştirebilecek, hem seyirliği yüksek hem de üzerine düşünülmüş, çalışılmış yapımlar çok az olduğu için aradaki ayrım gittikçe daha da keskinleşiyor.

 

Yabancı meslektaşlarımızın ve kimi zaman basına yansıyan söyleşilerinde bazı Akademi üyelerinin Türkiye’den gelen Oscar aday adayı filmler için “seyri zor” eleştirisi, burada dediğimiz gibi Türkiye’deki ana akım film üretme koşullarıyla da doğru orantılı. Türkiye’de hâlâ yerleşik bir sinema sektörünün varlığından söz edemiyoruz. Platolar, akademiler, mesleki okullar, usta-çırak ilişkileri zayıf. Sektörde çalışan insanlar ya dizilerden ya da reklamcılıktan gelen kişiler. Bunların mevcut alışkanlıkları, işbilen yapımcı eksikliği, sermayeye ulaşmadaki sıkıntılar derken, dünya standartlarında bir ürün ortaya koymak ve bu işin minimum maliyetini çıkarmak da zorlaşıyor.

 

Yeşilçam, Amerikan stüdyo modelini takip ederek Hollywood’taki düzenin bir benzerini kurmaya çalıştığı için yukarıda bahsettiğimiz sektörel sorunları da tüm maddi imkânsızlıklarına karşın belirli ölçülerde aşabilmişti. Evet, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni filminde de gösterildiği gibi sektörün hem ham madde hem de teknik teçhizat anlamında büyük sorunları vardı. Ancak usta-çırak ilişkisinden gelen hem sinemacılığı hem de seyirci reflekslerini iyi bilen yönetmenlere, yapımcılara ve dağıtımcılara sahipti. İnsan yetişiyordu, ama az ama çok film çekmek için bütçe sağlanıyordu, filmler seyirci ile buluşuyordu. Sinema ile seyircinin bağlantısı vardı. Filmler bir hikâye anlatıyor, bir yönetmenin varlığı ortaya konuyor ve başrolünden figüranına kadar akılda kalıcı oyuncu performansları ortaya çıkıyordu. Şu an ise, bu standartların bile uzağındayız. Tu kaka ilân ettiğimiz Yeşilçam’ın teknik olarak önünde olmak, içerik olarak gerisinde olduğumuz gerçeğini örtmeye yeterli gelmiyor.

 

1980 darbesi sonrasında sinemamızda yönetmenler tamamen kendi çabaları, kendi ilişkileri ve sermayeleri ile film çekme işine başladıkları için sinemalarının kişisel olması, hikâye anlatmak yerine varoluşsal sorunlara, biçimsel denemelere girişmeleri doğal olabilir. Ancak bu sinema pratiği, öte yandan seyirci ile aradaki köprüleri de koparan, sinemanın seyirlik kısmını azaltan bir etkiye de sahip. Elbette bir yönetmen kendi kişisel bunalım hikâyesini de sinemada anlatabilir, sadece kendisi için de film çekebilir. Film yapmak totaliter bir şey değildir, özgürce yönetmenler istediği şekilde istedikleri filmleri yönetebilir. Ancak bu filmlerin seyirciyle kurduğu ilişki, seyirciyi gözeterek çekilen ve evrensel bir hikâye anlatan filmlere nazaran daha zayıf kalıyor. Bu tür filmler festivallerde prim yapıp ödül kazanınca, bunlara eklenen “sahte bunalım” filmleriyle birlikte yeni yönetmen adayları da kendilerine hazır formüller seçiyor. Üretimdeki bu kısır döngü ise Yeni Türk Sineması’nın hikâye anlatmaya, seyirlik filmlere ve seyirciye tamamen sırtını dönmesine neden oluyor. Hâlbuki Taylan Kardeşler’in Vavien’i ya da Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi, bu döngünün iyi bir sinemayla aşılabileceğini bizlere göstermişti. Fakat bu iki örnek de iyi bir yönetmenlik, iyi bir işçilik, iyi bir oyunculuk gerektiren; o kumaşa sahip olmayan yönetmen adaylarının altından kalkamayacağı filmler… Klasik sinemanın iyi yapılamadığında dikiş izleri çok net ortaya çıkıyor, ancak “çağdaş insanın yalnızlığı” kisvesi altında yapılan sinemada yönetmenler alabildiğine özgür. Hiçbir şeyi açıklama, gösterme, hissettirme dertleri yok. Ben yaparken düşündüğümü söyleyemem, seyirci ne düşünüyorsa odur kolaycılığı var. Tarkovski, Bergman, Bresson yapınca oluyor da, biz yapınca niye olmuyor geyiği yapma imkânı var. Dolayısıyla da ikincisini yapmak yeni yönetmen adaylarının kolayına geliyor. Ancak bütün bunlar sektörün seyri ve anlaşılması “zor” filmlerle dolmasına neden oluyor. Akademi üyelerinin eleştirileri bu anlamda haksız değil. Farklı bir amaçla olsa da, bizim sinemamızdaki varoluşsal sorunlara da dikkat çekiyor.

 

Son yıllarda Akademi’den Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü kazanan filmlere baktığımızda, temelde belirleyici iki kıstas olduğunu görüyoruz. Birincisi, filmin Avrupa’nın A tipi olarak adlandırılan Cannes, Venedik ve Berlin Film Festivali’nde gösterilmiş, ödül almış sonrasında da yolculuğuna Amerika kıtasındaki festivallerle devam etmiş olması… Bununla birlikte Amerika’da da gösterime girmesi. Bu, olmazsa olmaz bir şart değil. Ancak Akademi üyelerinin tümünün filmleri izleyip oylamadığını düşündüğümüzde, bir filmin görünürlüğü ne kadar yüksek olursa, Akademi üyelerine ulaşma ihtimali de o derece yüksek. Buna ister PR deyin ister festival programlamacılığı, ancak işler bu şekilde yürüyor. Sinema, en nihayetinde ticari bir iş ve tüm dünyada bu ağı çok iyi yönetebilen yapımcıların destek olduğu filmlerin Oscar şansı, bu nedenle diğer ülkelerden gelen filmlere göre bir tık daha fazla.

 

İkinci belirleyici husus ise, filmlerin hikâye anlatma, insani duyguları öne çıkarma ve oyunculuklarıyla seyirciye bu duyguları aktarabilme kabiliyetleri… Akademi üyelerinin sinema eleştirmenlerinden oluşmadığının, sektörde önemli kişilerden oluştuğunu düşündüğümüzde, “seyri zor” filmler yerine Hollywood’ta yüzlerce örneğini gördüğümüz insani duyguları öne çıkaran hikâyelerin daha çok prim yaptığını söyleyebiliriz. Kısacası Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. İran filmi Bir Ayrılık, Haneke’nin Aşk’ı, Sorrentino’nun Muhteşem Güzellik filmi ya da geçen yılın kazananı Saul’un Oğlu filmlerine baktığımızda, bahsettiğimiz iki kriterin de geçerli olduğunu görüyoruz. Tabii bunlara güçlü Amerika dağıtımcıları da eklenince formül tamamlanıyor.

 

Bütün bunlar ışığında Kalandar Soğuğu’nun son beşe kalma ve ödül kazanma ihtimalinin düşük olduğunu düşünüyorum. Ancak seçim konusunda, Kalandar Soğuğu bu yılki filmler içerisinde seçilebilecek en iyi tercihti. Eğer seyri daha yüksek filmler istiyorsak, bu ne Kalandar Soğuğu filminin sorunu ne de komisyondaki üyelerin… Bu, seyirci olarak bizim neyle yetindiğimiz, neyi istediğimiz, hangi konularda ısrarcı olduğumuzla ilgili bir mesele. Gereksiz bir biçimde, ülkedeki film üretim pratiklerini görmeden, odak saptırarak seçilen filmleri suçlamanın hem filmlere hem de sinemamıza bir katkı getirmeyeceği aşikâr.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.