Erken Sinemanın Kazası Nitrat Yangınları ve Önlemler
Nezih Erdoğan - Makale 11 Ekim 2016

Halihazırda elimizde Osmanlı’da meydana gelen sinema yangınlarına dair toplu ve etraflı bir çalışma mevcut olmamakla birlikte, yazılanlara bakılırsa ilk kaza şehrin elektriklendirilmesi için yapılan girişimler sırasında cereyan etmiş görünüyor.

19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başı bir icatlar çağı olarak nitelendi hep. Fotoğraf ve benzeri diğer görsel-işitsel icatlar kadar sinema da yeni bir algı biçimi ve buna bağlı olarak modern insana yeni bir deneyimler ufku sunuyordu. Ne var ki, bu deneyimler ufkunu mümkün kılan koşullara yakından bakıldığında, ilanlarda kendini ancak dikkatli bir okumayla ele veren tehlike ve rahatsızlıkların üstü kapalı geçildiğini görüyoruz.

 

Yeni İcat, Yeni Kaza

Atûfetlü efendim hazretleri Fransa Devleti tebaasından Mösyö Janin’in hareket-i insaniye ve hayvaniyeyi gösterir sinematograf nâm alete lüzumu olan elektrik lambasının imrârı için müsaade-i seniyye-i cenâb-ı hilâfet penâhîlerinin istihsâli istid‘âsını hâvî Fransa Sefâreti’nden verilen takrîr suretinin gönderildiğini mutazammın Hariciye Nezâret-i Celîlesi’nin ve mebhûs elektrik lambasının bir gûne mahzuru olmadığına dair Telgraf ve Posta Nezaret-i Celîlesi’nin tezkereleri melfuflarıyla arz ve takdim kılınmış olmakla ol bâbda her ne vechile getiren irâde-i seniyye hazret-i hilâfetpenâhî şeref-sudûr buyurulur ise mantûk-ı münîfi infaz edileceği beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm olundu efendim.

Sadrazam Halil Rıfat

Fi 2 Rebîülâhır sene 1314

Fi 29 Ağustos sene 1312 [10.09.1896][1]

 

10 Eylül 1896. Fransız vatandaşı Louis Janin insan ve hayvanları hareketli olarak gösteren sinematograf adında bir aletin kullanımı için bir elektrik lambasının ülkeye sokulmasını talep eden bir yazı yazıyor. Bu, Osmanlı bürokrasisi için yeni bir durum. Bir dizi yazışma sonucu, herhalde etraflı bir soruşturmanın ardından, lambanın bir mahzuru olmadığı görüşüne varılıyor, daha doğrusu bu görüş resmen ifade ediliyor. Bunun gibi başka başvurular olacak ve resmi yazışmalar sürerken yeni icatlara ilişkin resmi tavır da belirginleşecek.[2] Elektrik lambasının ne gibi bir sakıncası olabilir? İstanbul’un geçirdiği yangın felaketleri dikkate alınacak olursa, lambanın fazla ısınmasıyla ateş alması ilk akla gelen risk olmalı; hele İstanbul’un büyük yıkımlar getiren meşhur yangınları hâlâ hafızalardayken. 1906 yılında Rusya’da bir gemi sinemasının başına bu geldi. Volga Nehri’nden aşağı seyretmesi planlanan beş yüz kişilik “yüzer elektrik tiyatrosu” ilk seferinde oksijen lambasının alev almasıyla daha seyirciler güverteye ayağını basmadan yandı.[3]

 

Fransız düşünür Paul Virilio, “Orijinal Kaza” adlı eserinde Aristoteles’in “Bir kaza ilminin olmadığı” tespitine değinerek “Riskleri değerlendiren risk araştırmalarına karşın, kazabilim diye bir bilim yok” der, “sadece tesadüfi keşifler, arkeoteknolojik icat süreci var. Yelkenli veya buharlı gemi icat etmek demek gemi batmasını icat etmek demek. Treni icat etmek demek raydan çıkma kazasını icat etmek demek. Aileler için otomobil icat etmek demek otobandaki yığılmayı üretmek demek.”[4]

 

Acaba Virilio sinemanın icadına hangi kazayı uygun görürdü?[5] 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başı bir icatlar çağı olarak nitelendi hep. Fotoğraf ve benzeri diğer görsel-işitsel icatlar kadar sinema da yeni bir algı biçimi ve buna bağlı olarak modern insana yeni bir deneyimler ufku sunuyordu. Ne var ki, bu deneyimler ufkunu mümkün kılan koşullara yakından bakıldığında, ilanlarda kendini ancak dikkatli bir okumayla ele veren tehlike ve rahatsızlıkların üstü kapalı geçildiğini görüyoruz.

 

Nitrat Yangınları

Lamba ve dinamoların yurda sokulmasıyla ilgili yazışmalar dikkatimizi çelmesin; sinema gösterimlerini asıl tehlikeli kılan, “canlı” görüntülerin duyarlı bir tabakaya kaydedildiği film şeridiydi. Üretimi 1880’li yıllarda başlayan, çoğunlukla 35 mm genişliğinde olan nitrat filmlerin (teknik adıyla nitrat selülöz veya nitroselülöz) kullanımı 1951 yılına kadar sürdü. “Parlak görüntüsü ve dayanıklılığıyla” bugün bile beğenilen bu filmin sorunu lamba ve dinamolardan çok daha fazla yanıcı olmasıdır.[6] Nitrat filmler zaten oksijen içerdiğinden ayrıca yanmak için oksijene ihtiyaç duymaz ve zamanla çürüdükçe yanıcı, hatta patlayıcı bir gaz çıkardıkları için alev almaya oldukça yatkındırlar. Üstelik “nitrat yangınları”nı söndürmek çok güçtür;[7] suyla temas ettiklerinde sönmezler, ayrıca çok kesif bir duman çıkmasına neden olabilirler.[8] “Tehlikeli madde” statüsündeki nitrat tabanlı filmlerin şehir dışındaki güvenli yapılarda kurulan arşivlerde muhafaza edilmesinin ve taşıma işleminin çok özel koşullarda yürütülmesinin nedeni budur. Nitrat film doğrudan güneşte tutulmaz, ısı kaynağına yakın bulundurulmaz, yanında sigara içilmez (ilerde göreceğiz) ve yalnızca gazını salmasına izin veren bir hava akımının olduğu ortamlarda saklanması gerekir.[9] Bu türden tehlikeli bir maddenin sinemalarda gösterilmek üzere bir yerden bir yere taşınması, seyirci kalabalıklarının doldurduğu salonlarda, takıldığı projeksiyon aygıtının mekanizması boyunca, içerdiği görüntüleri beyazperdeye yansıtmak için hızla ısınan lambaların önünden arkasından ilerlemesi elbette yüksek risk taşıyordu. Kamuya açık ilk gösterimler projeksiyon aygıtının (sinematograf, vitaskop vs.) seyircinin biraz önüne yerleştirildiği gösterim mekânlarında (Sponeck birahanesi, kahveler, daha sonra Şehzadebaşı’ndaki mekânlar) gerçekleşti. Filmin sarıldığı makara elle döndürülüyor, film makaradan ayrılıp aygıtın mekanizması boyunca ilerledikten sonra içerdiği görüntüler perdeye yansıyor, işi biten kısım ya başka bir makaraya sarılıyor ya da Lumière Kardeşler'in cinematographe aygıtında olduğu gibi -ki bu gerçekte bir kamera-projektör hatta film banyo aygıtıydı- bir sepetin içine dökülüyordu.

 

Elektriğin şehir şebekesi üzerinden İstanbulluların hizmetine sunulmasındaki gecikmenin sinemanın yaygınlaşmasını da yavaşlattığı, Türkiye’de erken sinema tarih yazımında pek revaçta olan bir anlatıdır. Peki o dönemde şehir şebekesinden gelen cereyanla film gösterimi yapmak gerçekten mümkün müydü? Örneğin Rusya’da “1908’de yürürlüğe giren bir nizamnameyle film gösterimlerinin sadece elektrik enerjisiyle yapılabileceği şart koşulunca, görüntülerin perdeye yansımasını sağlayan Drummond lambasının çok yüksek voltajda çalışması nedeniyle projektörler şehir cereyanını kullanamadı; bunun üzerine her mekân kendi dinamosunu temin etme yoluna gitti, ancak bunlar da korkunç derecede gürültülüydü.”[10]

 

“Sahne ışığı” olarak da bilinen İngiliz kökenli Drummond lambası sağladığı parlaklık nedeniyle olsa gerek başta Fransa olmak üzere bütün dünyada tutulan bir ışık kaynağıydı. Cinematographe ile uzak veya yakın akrabalıkları olan phenakistiscope veya biograph gibi icatların da kullanılmasıyla projeksiyon sistemlerinde standart olarak benimseneceği belli olmuştu.[11] Eğer bir projeksiyon sisteminde Drummond lambası kullanılmamışsa o sistemde yine yüksek voltaj gerektiren ark lambası mevcut demekti. İşte bu nedenle, o dönemde sinema salonlarında film gösterimi ile şehir şebekesi üzerinden elektrik dağıtımı arasında zorunlu bir ilişki aramakta ısrar etmek çok anlamlı olmayabilir. Devrin İstanbul gazetelerine göz gezdirecek olursak, sinema işletmelerinin verdiği ilanlarda dinamo veya benzeri makinelerin epey yaygın olduğuna tanık oluruz. Mayıs 1907’de İzmir’de Napoli’den gelen “İtalya sinematograf kumpanyasının beraberinde bulunan bir aded müsta'mel dinamo makinesini” ülkeye sokmak için yaptığı başvuru üzerine Sadrazam Ferid’in kaleme aldığı resmi yazı Osmanlı’nın dinamo denen makineye pek öyle yabancı olmadığını ortaya koymaktadır. Yazıda, “kuran kontinu [courant continu: sürekli akım] nevinden” olan elektrik makinesi “az tazyikli” olduğu için geçişinde bir sakınca olmadığı ifade edilmiş.[12] Buradan hareketle, özellikle İstanbul sinemalarında genel kabul gören gösterim pratiğinin, dinamo veya benzeri bireysel elektrik üreten makinelerle çalışan projektörlerin Drummond veya ark lambasının aydınlığıyla perdeye görüntü yansıtmak olduğu ileri sürülebilir.

 

Halihazırda elimizde Osmanlı’da meydana gelen sinema yangınlarına dair toplu ve etraflı bir çalışma mevcut olmamakla birlikte, yazılanlara bakılırsa ilk kaza şehrin elektriklendirilmesi için yapılan girişimler sırasında cereyan etmiş görünüyor. Murat Bardakçı’nın anlattığına göre, elektriğin gelişini temkinle karşılayan ve yavaştan alan II. Abdülhamid sistemin önce Saray’ın ikinci mabeyncisi Arap İzzet Paşa’nın Beşiktaş’tan Yıldız’a uzanan yokuşun sol tarafında bulunan konağında denenmesini ister.[13] Bu durumda olay 1910’lu yıllarda meydana gelmiş olmalı. Tesisatın döşenmesi işini S. Weinberg ve Otto adında bir Alman Yahudisi üstlenir. Her şey tamamlanmış, Paşa’nın konağı elektrik enerjisiyle aydınlanmış, hatta yeni gelen sinematograf aygıtıyla film bile izlenmeye başlanmıştır. Bununla birlikte Abdülhamid hâlâ endişelidir. Gerisini Bardakçı’dan dinleyelim:

 

“...Ve, maalesef Abdülhamid haklı çıktı. İzzet Paşa konağına elektrik tesisatı döşetmesinden sonra bir de sinema makinesi getirtmişti. Bazı akşamlar ailesiyle yahut dostlarıyla beraber o zamanın sessiz filmlerini seyrediyordu. Olan, işte böyle akşamlardan birinde oldu: Paşa film seyrettiği sırada kablolar birdenbire ısındı, makine kontak yaptı, çıkan küçük kıvılcımlar bir anda alev halini aldı. Tulumbacıların çabaları netice vermedi ve koskoca konak iki saat içinde kül oldu. Yangın, o sırada üst katlardan birinde her şeyden habersiz uyumakta olan genç bir hizmetkâr kızı da canından etmişti.”[14]

 

Ahmet Aktepe, İzzet Paşa’ya sinematograf aygıtının tesisatı döşeyen Alman şirketi tarafından hediye edildiğini ileri sürüyor,[15] ancak bunu neye dayanarak söylediğini bilemiyoruz. Yine de, hikâyenin bütün anlatıcılarının anlaştığı nokta, Paşa’nın film izlerken konağının yanıp kül olduğu. Bir başka kaynak, Said Duhani, bu yangını anlatırken sanki tahminlerden çok (“Kablolar birden ısındı, makine kontak yaptı”), daha içeriden duyduklarına dayalı ve daha ikna edici bir anlatıyı benimsiyor; işittiklerine dayanarak yangının sorumlusu olarak ısınan kabloları değil nitrat filmi işaret ediyor:

 

“M.S. Weinberg, aynı zamanda ‘Pathe Kardeşler’ firmasının ajanıydı; bu sıfatıyla Sultan’ın mabeyincisi ve ‘kâtib-i sani’ İzzet Paşa’nın, ‘Yıldız’ yakınlarında, ‘Yeni Mahalle’deki ‘konağına’ bir projeksiyon aygıtı yerleştirme ayrıcalığı elde etti.

 

Ne var ki, Abdülhamid’in bu yakın Arap gözdesinin salonlarında gerçekleştirilen ilk canlı görüntü seansı bir yangına yol açmış, koca konak ve müştemilatının kül olmasıyla sonuçlanmıştır.

 

‘Bant’ları sarma ve çözme işin gerekli bütün bobinleri henüz elde etmemiş olan M.S. Weinberg, aygıtın işletilmesine karşı çıkmıştı; ne var ki zırhlılarda görev yapan bir deniz subayı -söylendiğine göre- filmi oynatmayı üstlendi; kurdelalar, uygun bir sepetin içinden gelip geçtikçe onları denetleyebilecekti... Ne yazık ki bir sigara kıvılcımı filmleri tutuşturacak ve büyük felaket ortaya çıkacaktı.”[16]

 

Benzer bir yangın bir on dört yıl kadar sonra İzmir’de gerçekleştiğinde, ölenler arasında devrin başbakanı İnönü’nün kardeşi Ahmet Bey’in eşi de bulunduğu için felaket uluslararası basında haber oldu. 23 Eylül 1924 tarihinde İstanbul’dan geçilen bir haberde İzmir’deki bir sinemada tutuşan bir filmin neden olduğu yangın sonucu yaklaşık yüz kişinin öldüğü, ölenler arasında başbakanın yengesinin de bulunduğu bildiriliyordu.[17] Oğuz Makal’ın belirttiğine göre, 19 Eylül akşamı Kokaryalı Merkez Sineması’nın makine dairesinde sekiz adet film, normalde filmlerin muhafaza edildiği çinko dolaba yerleştirilmeyip yere konmuş, gösterimin sonuna doğru projeksiyon aygıtının kömüründen çıkan bir kıvılcım filmlere sıçramıştı. Makinist tutuşan filmi merdivenlerden indirerek kapıya kadar getirmiş, orada kim olduğu bilinmeyen bir kişinin attığı tekmeyle film kapıdan dışarı çıkmak yerine, bir kavis çizerek içinde on altı adet film bulunan gişe dairesine girmişti. Gişe dairesinde başlayan yangın kısa sürede yağlıboyayla boyalı yapıyı sarmış, kısmen ahşap olan bina kaçmaya fırsat bulamayan seyircilerin üzerine çökmüştü. Pencerelerden sokağa veya denize atlayarak kurtulanlar olmakla birlikte yüz civarında insan hayatını kaybetmişti.[18]

 

Korku ve Önlemler

İstanbul’da yangına karşı önemler tabii ki itfaiyenin modernleştirilmesiyle kısıtlı kalmadı. Sinema ve tiyatrolar yüzlerce insanın bir arada yukarıda tarif edilen koşullarda saatler geçirdiği mekânlar olarak yüksek bir risk grubu oluşturuyordu. Bu nedenle, müdahaleci bir karakteri olan devletin konuyla ilgili uygulamaları düzenlemiş olması beklenirdi. Ne var ki, 1903 yılında yürürlüğe giren “Sinematograf İmtiyazı”nda, Özde Çeliktemel-Thomen’ın da gözlediği gibi, şaşırtıcı bir şekilde sadece “sinema salonlarının mimari zarafeti ve yangına dayanıklılığı”[19] için her türlü yola, yönteme uyulması gibi çok genel bir ifade bulunmakta.

 

1903 tarihli imtiyaz metni yangına karşı somut ve ayrıntılı bir önlemler dizisini şart koşmamakla birlikte İstanbul’un kalburüstü sinemaları yaptıkları düzenlemelerle yangına karşı önlemlerini aldıklarını gazetelere verdikleri ilanlarda iftiharla duyurdu. 1908 yılında “Pathé Sinematiyatrosu” girişimlerini anlatırken hem hangi saikle hareket ettiklerinin ipucunu veriyor, hem de o dönemin sinema salonlarının belli başlı özelliklerini kabaca çiziyor:

 

“Bu dev sinematografın kurulumu teknik açıdan mükemmel. Seyircilerin güvenliği açısından da hatasız. Belediye Tiyatroları’nın becerikli yöneticisi Bay Stavro Pappadopoulos’un aldığı bilgece önlemler sayesinde her tehlike önlenmiş ve yakın zamanda İngiltere’de ya da Amerika’da yaşanan türden herhangi bir felaketten korkmaya gerek yok.

 

Petits-Champs sinematografı kalın çimentodan duvarların içine kapanmış ve raylar üzerinde kayan güçlü bir demir kapı da onu tiyatrodan izole ediyor. Bu beton kafesin içinde olası bir yangını önlemek için her şey düşünülmüş. Bir su musluğu hemen kullanılmak üzere hazır. Kurulum, zaman ve parayı esirgemeyen Bay Stavro Pappadopoulos tarafından yapıldı ve itfaiye teşkilatının başı Ekselansları Szechenyi Paşa ile Pera belediyesi ve mutasarrıflığı görevlilerinin tam onayını aldı.

 

Yani, seyircilerin en korkaklarının bile artık korkacakları bir şey yok. Ve elektrikle parlak bir şekilde aydınlatılacak olan Amfi’ye kalabalık bir şekilde gidilebilir. Salonun boşaltılmasını sağlamak, çıkışlarda yığılmayı önlemek ve en mükemmel güvenlik duygusunu seyircilere vermek için her önlem alındı.”[20]

 

Yakın zamanda İngiltere ve Amerika’da bazı sinema yangınları meydana gelmiş ve bunun üzerine Pathé Sineması’nın işletmecisi ünlü Pappadopoulos bu felaket haberini alan seyircilerinin endişelerini gidermek için salonda değişiklikler yaptırmış olmalı. Dikkat edilecek olursa, öncelikle nitrat filmin bulunduğu bölme bir anlamda yalıtılarak seyircinin bulunduğu salonun güvenliği pekiştiriliyor. Ardından herhangi bir tehlike anında seyircinin binayı en hızlı biçimde terk etmesini sağlayacak çıkış düzeninin sağlandığı belirtiliyor. Bütün bu önlemlere, başta itfaiyenin modernleşmesini gerçekleştiren Odön Szechenyi Paşa olmak üzere, şehrin konuyla ilgili en yüksek otoriteleri tanık gösterilerek verilen güvence sağlamlaştırılıyor. Oriental Sineması, seyircinin yangın korkusunu Pathé’ye kıyasla daha açık bir dille ifade ediyor:

 

“Genelde seyirciler muhtemel bir yangından çekindikleri için tiyatroya gitmekten kaçınırlar. Orada ise hiçbir tehlike yok. Her şey taş ve betonarme. Yani ateşin geçebileceği bir yer yok. Tüm sinemalarda operatör bazı risklerle, bazı tehlikelerle karşı karşıyadır; makine patlayabilir. Doğu Sinemaları Şirketi böyle bir ihtimali bertaraf etmek için en büyük önlemleri aldı. Operatör kabini [makine dairesi] bütünüyle betonarmeden inşa edildi ve demirden bir otomatik kapıyla kapatıldı.”[21]

 

17 Eylül 1916 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan bir tüzük tasarısı İçişleri Bakanı Talat Paşa tarafından Başbakanlığa sunuldu. Tüzük, daha önce kaleme alınan imtiyaza kıyasla daha somut ve ayrıntılı kurallar getiriyordu. Binaların kâgir ve dayanıklı olarak inşasından, yapılan keşiflere dayanarak yazılan raporların tasdik edilmesine, koltukların numaralandırılmasına birçok konuda düzenleme öneriliyordu. Bu kez birden fazla maddede yangına karşı alınacak önlemler belirtiliyordu: “Hususi telefon” hattıyla karakollara ve itfaiyeye bağlanacak (4. madde); “münasib mahallerde âlât ve vesâit-i itfaiye bulundurulacak” (4. madde). Bunun dışında 32. madde tek tek projektör, bina ve seyirciler arasındaki ilişkiyi düzenliyordu. Birinci olarak, karbon lamba kullanılmayacak; ikinci olarak, “cihaz” (projektör) umumun çıkışının aksi yönüne koyulacak; üçüncü olarak, cihazın bulunduğu kabin ince delikli madeni bir örtüyle havalandırılacak; dördüncü olarak, elektrik kaynağı ile film arasına içinde şaplı su bulunan bir fıçı konacak; beşinci olarak, derece derece açılan film yalnız bir deliği olan bir sandık içinde toplanacak; altıncı olarak, cihazın bulunduğu odada iki işçi bulundurulacak; yedinci olarak, işçilerin elinin altında su ve iki kova bulundurulacak; sekizinci olarak, cihazın bulunduğu odada sigara içilmeyecekti.[22]

 

Sinemanın Kazalar Müzesi

Virilio bütün bu önlemler dizisini ve bütün diğer çabaları ne kadar bir kazabiliminin kurulduğuna dair delil kabul ederdi? Elbette bütün bu tüzükler, imtiyazlar, tadilatlara rağmen yangınlar devam etti. Herhalde en son ve en görkemli nitrat yangını 1950’li yılların sonlarında (1959?) Sütlüce’de belediyenin deposunda meydana geldi. Necip Sarıca ve Kunt Tulgar’a göre aralarında ünlü Ayastefanos’ta Rus Abidesi’nin Yıkılışı (Fuat Uzkınay, 1914) da bulunan binin üzerinde film bu yangında yok oldu.[23] Virilio’nun kavramsal ve imgelemsel bir oluşum olarak sözünü ettiği “kazalar müzesi”ne fiziksel bir varlık kazandırmak mümkün olsaydı eğer, bu depodan açılan alandan başlamak en uygun adım olmaz mıydı?

 

[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), İ.RSM, 6/22-1. 10.09.1896. Ayrıca bkz. M. Gökmen’den aktaran Ali Özuyar, Babıâli’de Sinema. İstanbul: İzdüşüm, 2004, s. 17.

[2] Bundan birkaç yıl sonra Franz adında bir Avusturyalının ülkeye dinamo sokmak üzere yaptığı başvuru için bkz. BOA, Y.A.RES-132-72. 11.09.1905.

[3] Yuri Tsivian, Early Cinema in Russia and its Cultural Reception. Londra: Routledge, 2005, s. 12.

[4] Paul Virilio, The Original Accident. Cambridge: Polity, 2007, s. 10. Bu kaynağa dikkatimi çeken Mahmut Mutman’a teşekkür ederim. Virilio’nun “kaza” kavramının kasıtlı olarak kısıtlı kullanımından ben sorumluyum.

[5] Virilio başka bir yerde şöyle bir tespitte bulunuyor: “Bu yeni teknolojiler sanal gerçekliği gerçek gerçeklikten daha güçlü kılmaya uğraşıyorlar, asıl büyük kaza budur. Sanal gerçekliğin gerçeklikten daha güçlü olduğu gün büyük kazanın günüdür. İnsanlık böyle bir olağanüstü kaza görmemiştir.” Düşünürün bu söylediklerinin sinemayla ilgisi açıktır. Louise Wilson, “Cyberwar, God and Television” 12.01.1994.  http://www.ctheory.net/articles.aspx?id=62. Erişim: 10.12.2014. Ancak bu çalışmada ben yangın gibi kazaları daha gündelik manada ele alıyorum

[6] http://wcftr.commarts.wisc.edu/ sites/wcftr.commarts.wisc.edu/files/ files/2013/11/07/10%20Burn%20After%20 Viewing.pdf. Erişim: 12.12.2014

[7] http://en.wikipedia.org/wiki/Film_base. Erişim: 12.12.2014.

[8] https://www.bundesarchiv.de/imperia/md/ content/abteilungen/abtfa/filmtechnik_konservierung_restaurierung/2.pdf. Erişim: 12.12.2014.

[9] http://www.amianet.org/groups/committees/ nitrate/documents/NitrateIGNov08.pdf. Erişim: 12.12.2014.

[10] Tsivian, age, s. 95.

[11] Pierre Lauginie, “Drummond Light, Limelight: a Device in its Time” http://archive.ihpst. net/2013/Procs/Lauginie.pdf. Erişim: 13.12.2014

[12] BOA, İ.RSM, 28/2-1. 16.05.1907.

[13] İstanbul’un elektriklendirilmesinde bir dönüm noktası olan Silahtarağa Elektrik Santrali’nin hikâyesi için bkz. Silahtarağa Elektrik Santrali 1910-2004, der. Asu Aksoy (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007).

[14] Murat Bardakçı, “Beyaz enerji krizimiz bir yangınla başladı” http://hurarsiv.hurriyet. com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-242952Beyaz enerji krizimiz bir yangınla başladı, Hürriyet, 13.05.2001. Erişim: 14.12.2014.

[15] Ahmet Aktepe, “Osmanlı Devletinde Elektrik”, http://www.teias.gov.tr/ebulten/makaleler/2012/OSMANI%20ELEKTR%C4%B0K/Erişim: 22.11.2014.

[16] Said N. Duhani, Eski İnsanlar, Eski Evler: 19. Yüzyıl Sonunda Beyoğlu’nun SosyalTopoğrafyası. Fransızcadan çeviren: Cemal Süreya, İstanbul: 1982, s. 39-40.

[17] “Cinema Holocaust” Northern Advocate, 23 Eylül 1924; “Fatal Smyrna Fire”, New Zealand Herald, 23 Eylül 1924. Kaynakları temin eden Dilek Kaya’ya teşekkür ederim.

[18] Oğuz Makal, Tarih İçinde İzmir Sinemaları. İzmir: GÜSEV, 1999, s. 223-225.

[19] Özde Çeliktemel-Thomen, “1903 Sinematograf İmtiyazı”, Toplumsal Tarih, Ocak 2013, sayı 229, s. 29-30.

[20] Stamboul, 30.01.1908. Birkaç ay sonra Amfi Sineması aynı gazeteye verdiği ilanda yine yalıtım vurgusunu yaptı: Amfi yönetimi seyircilerin güvenliğini sağlamak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı; bunun için birçok çıkış yaptı ve projeksiyon aygıtlarını ağır tuğlalarla kaplanmış ve zırhlanmış bir odaya yerleştirdi. “Pathé Sinematiyatrosu”, Stamboul, 12.03.1908.

[21] Le Moniteur Oriental, 12.09.1910

[22] BOA, DH.EUM.VRK_28_13. 17.09.1916

[23]Kunt Tulgar: İlk Türk Filminin Son Durağı Çöp Oldu” http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=26101517&tarih=2014-03-28. Erişim: 14.12.2014.

 

*Bu çalışma için gerekli işbirliğini sağlayan ve yardımlarını esirgemeyen Özde Çeliktemel-Thomen’a, çevirileri yapan ve ellerindeki belgeleri paylaşan Mehmet İlhan ile Ateş Uslu’ya şükran borcumu ifade etmek isterim.

 

Not: Bu yazı ilk olarak Toplumsal Tarih dergisinin 255. sayısında yayınlanmıştır.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.