Antalya Film Festivali İzlenimleri-1
Barış Saydam - Yorum 20 Ekim 2016

Film ve gösterim sayısının artması, Film Forum’a olan ilgi, yurtdışından gelen konuklar, yan etkinlikler derken Antalya’da programı takip etmek oldukça zor. Ancak festivalin uluslararası ayağının giderek güçlenmesi sadece Antalya halkı için değil, kuşkusuz Türkiye’deki film festivalleri için de önemli.

53. Antalya Film Festivali bu yıl gerek görkemli kırmızı halı seremonisi gerekse de İstanbul Film Festivali’ni aratmayan yoğun programıyla hızlı bir açılış yaptı. Ulusal ve Uluslararası Yarışma bölümlerinin yanı sıra Anısına, Dünya Sinemalarından, Geceyarısı Gösterimleri, Rengahenk ve Ustaların Gözünden başlıklı bölümlerde de birbirinden önemli pek çok filmin gösterimi yapılıyor. Film ve gösterim sayısının artması, Film Forum’a olan ilgi, yurtdışından gelen konuklar, yan etkinlikler derken Antalya’da programı takip etmek oldukça zor. Ancak festivalin uluslararası ayağının giderek güçlenmesi sadece Antalya halkı için değil, kuşkusuz Türkiye’deki film festivalleri için de önemli. İsterseniz festivalin Ulusal Yarışma bölümündeki filmlere kısaca bakalım.

 

Orhan Pamuk’a Söylemeyin Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı Var

Gezici Festival’in Türk sinemasına en güzel etkilerinden biri de Kars’ı sinemacılara tanıtmak oldu. Daha sonra pek çok yönetmen tarihi, gelenekleri ve insanlarıyla hayran olunası Kars’ı filmlerinde ana mekân olarak kullandı. Oyuncu Rıza Sönmez de filminde seyircileri kısa bir Kars gezintisine davet ediyor. Ancak bunu yaparken çok zekice sinemasal çözümler geliştiriyor, muzip bir dil ve eksantrik karakterlerle birlikte sıradan bir şekilde “gezelim-görelim” tadında olabilecek bir belgeseli seyirliği yüksek, keyifli ve etkileyici bir çalışmaya dönüştürüyor. Görme engelli bir şarkıcının gece hazırlayacağı program için kendisine müzisyen aramasıyla başlayan hikâye, Orhan Pamuk’un Kar romanından Kars’ın doğal güzelliklerine, tarihi yapılarına ve kültürel öğelerine kadar uzanan geniş bir yolculuğa dönüşüyor. Ulusal Yarışma’da pek çok yönetmen klişe bir şekilde hikâye anlatırken, oyuncu Rıza Sönmez filmiyle yönetmenlere sinemanın nasıl yapılacağını da örneklemiş oluyor. Film, yarışmada büyük ödülleri kazanmasa bile seçkinin dikkat çeken ve heyecan uyandıran yapımları arasına girdi bile…

Mavi Bisiklet

Ümit Köreken’in ilk filmi Mavi Bisiklet, babası öldüğü için annesi ve kız kardeşiyle birlikte hayata tutunmaya çalışan ilkokula giden Ali’nin gözünden hikâyesini anlatıyor. Ali bir yandan annesine destek olmak için çalışıyor diğer yandan da okulda âşık olduğu kıza kendisini göstermek için başına olmadık işler açıyor. Yönetmen, Ali’nin hikâyesini merkeze alarak onun çevresinde bir dünya yaratırken, bu dünyanın bir türlü derinleşememesi ve filmdeki belirgin ritim ve tempo sorunu Mavi Bisiklet’in en göze batan unsuru. İtalyan Yeni Gerçekçiliği bundan yaklaşık altmış yıl önce bu tür hikâyeleri çok daha estetik ve görsel dilin ötesinde insanın içsel çelişkilerini de ele alarak anlatırken, Türk sinemasında bu tür hikâyelerin hâlâ sinemanın temel unsurlarından yoksun bir biçimde perdeye taşınması üzücü. Mavi Bisiklet bu açıdan değerlendirildiğinde, son dönemde festivallerde sıkça izlediğimiz minimalist filmlerden biri. Evet, meselesini sömürmüyor; başkarakterini ve ailenin içinde bulunduğu durumu acınası bir şekilde resmederek ondan bir dramaturji yaratmıyor. Ancak sinemanın gereklerini yerine getirerek de hikâyesini aktaramıyor.

Siyah Karga

Tayfur Aydın ilk uzun metrajlı filmi İz’de (Reç), askerin tarumar ettiği bir köyden İstanbul’a göç etmek zorunda bırakılmış bir aileyi merkezine alıyordu. Ailenin en yaşlısı olan ninenin geriye dönüş yolculuğunda çözülen aile üzerinden Türkiye’nin yakın tarihindeki yıkıma da tanıklık ediyorduk. Yönetmenin ikinci filmi Siyah Karga’nın da İz’in bir çeşitlemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu sefer Fransa’da yaşayan İranlı bir aktris, gençliğinde terk ettiği köyüne, Türkiye-İran sınırı üzerinden illegal bir şekilde geçmeye çalışıyor. Aydın, yol/yolculuk teması üzerinden büyük harflerle altını çizmeden devletin ve askerin politikalarının yöre halkı üzerindeki etkisini, aynı kültürel iklimin içinde yaşayan farklı ulustan insanları ayıran sınırları ve geçmişle yüzleşmeyi ele alıyor. Titizlikle hazırlanmış kartpostal estetiğindeki manzara resimleri, belirgin bir ritim algısı oluşturan kurgusu ve filmin önüne geçmeyen müzikleriyle Siyah Karga, yarışmanın standart üzerine çıkabilen filmlerinden. Tek derdi belki de, fazlasıyla “garantili” bir film oluşu. Festivallerde izlediğimiz, artistik yanı kuvvetli ama içeriği fazlasıyla hesapladığından ve köşeleri düzleştirildiğinden net bir sözü olmayan, tarafını belli etmemeye gayret gösteren yapımlardan.

Albüm

Mehmet Can Mertoğlu ilk filmi Albüm’de, bir çocuk evlat edinmeye çalışan evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Çiftin mutlu bir aile tablosu oluşturmak adına yaptığı eylemlerin Roy Andersson’ın filmlerine benzer şekilde sekans sekans aktarıldığı yapımda, yönetmen anlatımıyla seyirciyi filme yabancılaştırıyor. Bu şekilde, kurulmaya çalışılan “muazzam aile” imajının da altı oyularak toplumda idealize edilen hayatların, kişilerin ve ülkülerin içi boşluğu ve işlevsizliği ortaya çıkıyor. Fazla yapaylığa düşmeden, işi sitcom basitliğine dönüştürmeden ironinin de eleştirinin de komedinin de yerli yerinde ve ölçülü bir şekilde kullanıldığı filmin en büyük avantajı yönetmenin ne yapmak istediğini çok iyi bilmesi. Mertoğlu ilk filmi olmasına karşın, hikâyesini, karakterleri, diyalogları, oyuncu yönetimi ve mizansen anlayışıyla inanılmaz bir iş gerçekleştiriyor. Çoğunluk filmindeki gibi gündelik hayatın içine sızan ve insanların gündelik hayatlarında farkına bile varmadıkları ırkçı, faşizan ve ötekileştirici bakış açılarını ufacık detaylarda yakalayarak ortaya çıkarıyor. Jüri kararı ne olur, filme hangi ödüller çıkar bilemiyorum. Ancak şu bir gerçek ki; Mehmet Can Mertoğlu gibi yönetmenlik kumaşı olan, ne istediğini iyi bilmesinin ötesinde büyük bir vizyona sahip bir ismi Türk sineması kazanmış oldu. Bu, festivalde filmin alacağı ödüllerden daha önemli.

Genç Pehlivanlar

Amasya’da yatılı bir güreş okulunda okuyan küçük pehlivan adaylarının hikâyesini anlatan belgesel, klasik bir konuşan kafalar belgeseli olmasa da döküdrama da değil. Çocukların neredeyse bir yıllık sürecini takip eden yönetmen, çocukların pehlivan olmak için verdiği mücadeleyi, psikolojik değişimlerini ve bir anlamda olgunlaşma sürecini takip ediyor. Düşük gelirli ailelerin çocuklarından oluşan yatılı okulda her öğrenci büyük bir pehlivan olmak amacıyla yetiştiriliyor. Bu yüzden de güreş çocuklar için bir spordan çok kendilerini kanıtlama mücadelesine dönüşüyor. Bu noktada işin içine biraz daha fazla kurmaca öğe katılsa ve çatışma unsuru arttırılabilseymiş, Genç Pehlivanlar çıtayı daha yükseğe çekebilirmiş… Berlin’de aldığı ödüle karşın, bu haliyle film sosyal sorumluluk projesinin ötesinde sinema anlamında herhangi bir şey vaat etmiyor.

Babamın Kanatları

Kıvanç Sezer’in ilk filmi Babamın Kanatları, Van’daki depremzede olan ailesine bakan ve hayatının büyük bir bölümünü inşaatlarda çalışarak geçiren bir adamın kanser olduğunu öğrenmesiyle birlikte yaşananları konu alıyor. Bireysel hikâyenin etrafında, lüks site inşaatlarında kötü şartlarda, düşük ücretlere çalışmak zorunda bırakılan ve hiçbir güvencesi olmayan inşaat işçilerinin yaşadıkları keşmekeş aktarılıyor. İçinde yaşadığımız dönemin panoramasının çıkarıldığı yapımda; sistemin işleyişi, sınıfsal eşitsizlik ve işçilerin sömürü düzeni içinde bir cenderede sıkıştırılması kurmaca hikâye çerçevesinde yerli yerinde veriliyor. Oyuncuların şiveleri, ana karakter ile yan karakterlerin hikâyesinin dengesizliği gibi filmi zayıflatan kimi unsurlar olsa da hem hikâyesi hem de anlatımıyla yarışmanın önemli ve ödül şansı olan filmlerinden biri.

Toz

Dünya prömiyerini Montreal Film Festivali’nde yapan Gözde Kural’ın ilk uzun metrajlı kurmaca filmi Toz, bir ailenin geçmişindeki sırların günyüzüne çıkmasını konu alıyor. Klişe bir yüzleşme hikâyesi olmasının ötesinde, Toz’un en büyük probleminin eksikliklerle dolu senaryosu olduğunu düşünüyorum. Filmdeki ailenin, karakterlerin ve yapılan flashback’lerin çok fazla boşluğu var. Parçalar iç içe geçmiyor. Bunun yanı sıra, filmin Afganistan’a bakışı, şehri ve insanları bir klişeler yumağı şeklinde ekrana taşıması da oldukça rahatsız edici. Mustang ve Dar Elbise gibi filmleri bu yüzden fazlasıyla eleştirirken, benzer bir tahakkümün ve perspektifin Afganistan üzerinden filmde de kurulduğunu görüyoruz. Toz, tam da bu nedenlerden dolayı özellikle Montreal’in ve Berlin’in seveceği tarzda bir yapım. Ama hem kendi ülkesini ve insanını hem de Afganistan’ı anlatmaktan, derinlikli ve bütünlüklü bir bakış yakalamaktan çok uzakta. Yarışmanın zayıf halkalarından biri.

Tereddüt

Yeşim Ustaoğlu son filmi Tereddüt’te farklı sınıflara ve statülere sahip olmalarına rağmen toplumsal cinsiyet cenderesinde benzer sorunları yaşayan iki kadının hikâyesini anlatıyor. Biri psikiyatr, diğeri ise çocuk yaşta evlendirilen ve yaşı mahkeme kararıyla büyütülmüş genç bir kızın yaşamlarını geçişlerle ekrana taşıyor. Filmin kurgusu çok net bir biçimde hayatları tamamen farklıymış gibi gözüken iki kadının hikâyesinin iç içe geçmesini sağlıyor. Tereddüt’te anlatılan esasında karakterlerden çok kadın olma hâli… Araf’tan sonra Tereddüt de bu anlamda yönetmenin benzer temaları, benzer bakış açısı ve benzer karakterlerle ele aldığı söylenebilir. Araf gibi Tereddüt de son derece sert, doğrudan ve sarsıcı bir anlatıma sahip. Yarışmanın öne çıkan filmlerinden biri.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.