Mehmet Can Mertoğlu: “Sahte Bir Aile İnşa Edilmesi Üzerine Film Yapmak İstedim”
Barış Saydam - Söyleşi 04 Kasım 2016

Ne Batılı gibi tepeden parmak sallayarak bakmak ne de bizde her şey en doğru diyen bir tavır takınmak istedim. Bunun arasında bir denge yakalanması gerekiyordu. Uzaktan, neredeyse bir laboratuar bakışıyla bakmak gerekiyordu.

Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimini yaptıktan sonra Kudüs ve Saraybosna Film Festivali’nden de ödülle dönen Albüm filminde yönetmen Mehmet Can Mertoğlu, bir çocuk evlat edinmeye çalışan evli bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Mertoğlu ilk filmi olmasına karşın hikâyesi, karakterleri, diyalogları, oyuncu yönetimi ve mizansen anlayışıyla titiz bir iş çıkartıyor. Bizler de yönetmenle film üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Öncelikle isterseniz filmi ne zaman yazmaya başladınız, onunla başlayalım?

 

Filmi dört sene önce yazdım. Evvelinde iki tane kısa film çekmiştim. Kısa filme devam etmek istiyordum aslında, Bakanlık’tan destek de almıştım. Konu, Van depremiyle ilgiliydi. Tamamen diyalogsuzdu. Hafif Apichatpong Weerasethakul tarzında bir şey olacaktı. İçerisinde evliyavari bir hikâye vardı. Yıkılan cezaevindeki bir mahkûmla ilgiliydi. Bunu çekmek için uğraşıyorduk. Bitlis kırsalında araştırma yapıyordum. O bölgede çatışma çıktı ve bir polis şehit edildi. Bölgedeki çatışma ortamından dolayı Bakanlık’a yeniden sürenin uzatılması için başvuruda bulundum. Bakanlık bu tür konularda kısa filmcileri hiç dikkate almıyor. Kısa filmcilere filmi bitirmesi için üç ay müddet veriliyor. Bu kadar süre içerisinde filmin yapılma ihtimali yok. Bunu inşallah on beş aya kadar uzatırlar. Ben o yüzden geri adım attım. Bu sırada Albüm’ün hikâyesi de vardı zaten. Tarihin tekrar yazılışı üzerine bir film yapmak istiyordum. Resmi tarih tezatlığı üzerine bir şey yapmak... Bunu da kişisel tarih üzerinden yola çıkarak, bir aile üzerinden anlatmanın en iyi yol olacağını düşünüyordum. Evlat edinme de iyi bildiğim bir meseleydi. Çünkü Akhisar’da doğup büyüdüm. On beş yaşına kadar orada yaşadım. Evlat edinilmiş arkadaşlarım vardı ve bu insanlar hep sonradan durumlarını öğrenirlerdi. Bunu herkes bilirdi. Bu öğrenildikten sonra da diğer çocuklar alay ederlerdi. Bunun çok trajik sonuçları olduğuna kendim de tanıklık ettim. Bunlar çok dar gelirli aileler de değildi. Uzaktan işittiğim hikâyelerde çok daha ağırlarını duydum. Bunun tuhaflığı üzerine, sahte bir aile inşa edilmesi üzerine bir film yapmak istedim. Biraz da beni cezbeden şey şuydu; bir ailenin inşa süreci on - on beş yıl sürüyor ama hakikatin ortaya çıkması bir anda olabiliyor. Hakikat er ya da geç ortaya çıkar. Ben de bunun kaçınılmaz oluşu üzerine, oradaki zamansal tezatlık üzerine de bir şey yapmaya gayret ettim. Bunun üzerine bu hikâyeyi dört sene önce yazdım. Minör değişiklikler oldu ama büyük bölümü aynı kaldı. Şu an filmde gördüğünüz diyaloglar da dâhil olmak üzere, çoğu şey aynıdır. Tabii sette emprovize gelişen şeyler ve benim attıklarım oldu. Ama filmi çekmek çok uzun zaman aldı.

 

Filmin senaryosu bittikten sonra pek çok senaryo destek fonuna başvuru yaptınız. Biraz da o süreçten konuşalım isterseniz.

 

Aslında benim için de ilginç bir deneyim oldu. İlk olarak Nantes’ta bir festivale katıldık. Nantes’ta Üç Kıta Film Festivali var. Bu, sadece Latin Amerika, Afrika ve Asya’ya adanmış bir festival. Ama çok önemli bir anlamı var: Abbas Kiyarüstemi, Hsiao-Hsien Hou, Edward Yang gibi önemli yönetmenlerin Fransa’da filmlerinin ilk gösterildiği yer burası. İnanılmaz bir film kültürleri var. Bizi de sağolsunlar Asya’dan sayıyorlar. Orada benim bir tane Arjantinli, bir tane de Fransız senaryo danışmanım vardı. Arjantinli olan daha ana akım sinemaya meyilliydi. Çok fazla anlamadılar açıkçası ama yorum yaptılar. Orada çok fazla bir şey değişmedi, ama filmin nasıl yapılması gerektiğine dair oradan çok şey öğrendim. Akabinde Sundance Film Festivali’ne katıldık. Orası biraz daha tuhaftı. Benim oradaki danışmanım Naomi Foner isminde bir senaristti. Sidney Lumet’le çalışmış ama Avrupa sinemasına çok aşina değildi. En bildiği Avrupalı yönetmenler Almodovar ve Lars von Trier’di. Başka bir coğrafyanın bakışını görmek adına benim için eğlenceli bir serüvendi. Ama filme çok somut katkısı olmadı. Yine de nerelerin sıkıcı olduğunu orada görmüş oldum. Senaryonun en alakasız okuyucu için bile elverişli olmasına çalıştım. Kolay okunan bir senaryo oldu. Ama Sundance’da Uluslararası Direktör’ün yorumlarının bana katkısı oldu. O bende farklı bir yelpaze açtı.

 

Metin dışında biçim de mi aynı kaldı?

 

Filmin nasıl çekileceği yazıldığı andan beri kafamdaydı. Hatta senaryo atölyelerine giderken ve birtakım fonlara başvururken benim yönetmen görüşü tarzı bir yaklaşım metnim vardı. Çünkü ilk filmlerde sizin nasıl bir şey yapacağınız çok öngörülebilir bir şey değil. Oradaki örneklerim de Cristi Puiu, Corneliu Porumboiu, Elia Süleyman, Roy Andersson gibi isimlerdi zaten. Filmin görsel dünyası için gerçek mekânlarla birtakım filmlerden referanslar verdim. Onlar da görsel olarak somut bir şekilde gördüklerinde biraz daha zenginleşti.

Filmin diyalogları orada yaşayanları tahlil eden, oradaki hayatın minör noktalarına odaklanan ve bütünle de ilişki kurmaya çalışan bir yapıya sahip.

 

Benim çok aşina olduğum insanlardı. Böyle bir çevrede büyüdüm. Bunun çok büyük bir katkısı vardı. Hâlâ çok sık Akhisar’a gidip geliyorum. Babam devlet memuru ve küçük yerlerde devlet memurları farklı departmanlardan da olsa birbirleriyle çok içli dışlıdır. Bunlar, orada işittiğim şeylerden de filme kesinlikle bir şekilde sızmıştır. Filmlerin şu an büyük çoğunluğunda hikâye ve büyük sinematik anlar oluşturmak için kör göze parmak niteliğinde başka bir dil var. Bu, bizim günlük yaşantıda çok kullandığımız bir dil değil. O tip büyük anları görmek yerine normalde çok ilgi çekmeyecek, günümüz yaşantısına ait anlar beni daha çok ilgilendiriyor.

 

Filmin Antalya ve Kayseri’de geçmesine nasıl karar verdiniz?

 

Filmin büyük bir şehirde geçmesini istemiyordum. Amasya, Tokat ya da Çorum gibi bir yerde…

 

Bunu sormamın nedeni aslında filmde mekânlar üzerinden kurulan tezatlık. Bir tarafta daha Batılı, görece özgür gözüken Antalya, diğer tarafta ise daha kapalı ve muhafazakar görünen Kayseri… Bunun ülkedeki kutuplaşmaya da bir gönderme olarak okunması muhtemel. Özellikle de sınıf sahnesi için diyorum.

 

Çok doğru bu. Özellikle o sahne farklı algılandı. Ondan hoşnutsuzum. Orada ben Kayseri İmam Hatip’teki çocukları daha sağduyulu çocuklar olarak düşünmüştüm. Antalya’daki sahne zaten çok grotesk.

 

Antalya’da bir kaos ve karmaşa varken, Kayseri’de öğrenciler çok sakin ve itaatkâr gözüküyor. Sağduyu, itaatkârlık olarak da algılanabilir sanki?

 

Ben onu itaatkârlıktan çok tevekkül olarak düşündüm açıkçası. Oradakileri daha dingin gibi görmeye çalıştım. Aslında Kayseri’de de Antalya’dakine benzer okullar var. Hatta öyle bir okulda da çekim yapmıştık. Ama Kayseri’de bir sakinleşmişlik görmek istedim. Antalya seçimi ise şundan oldu; festival için de sürekli buraya gidip geldim. Burada hep bir turist yaşantısı var, bunun arkasında ise bir memur yaşantısı... Sahil kenarından çıktığınız anda Antalya’da, iç tarafa geçin, Kayseri’nin tabelalarına kadar hiçbir farkı yok. Kentlerimiz maalesef birbirine benzemeye başladı ve biriciklik hâli ortadan kalktı. Bu film için önce Uşak’a bakmıştım, Denizli’ye baktım. Antalya’yı biraz da buradaki devlet memurlarını gözlemledikten sonra seçtim. Karakterlerin bir yere kaçmaları gerekiyordu. Kayseri’yi de çok iyi biliyordum. Abdullah Gül’den ötürü 2000’lerden sonra Kayseri inanılmaz gelişti. Çok büyük bir kent aslında. O dönüşümü orada görmek istedim.

 

Aslında tam da dediğin sebeplerden dolayı iki kent sadece iki kent değil. Farklı siyasi görüşlerin, yaşama biçimlerinin de bir anlamda merkezi konumunda.

 

Benim maksadım şuydu; Antalya daha seküler kimliğiyle bildiğimiz bir yer, Kayseri’yi ise mütedeyyin insanların olduğu bir kent olarak biliyoruz. Ama insan yaklaşımları konusunda bir benzerlik var. Bu ailenin geçmişini de bilmiyoruz tabii. Antalya’da yaşıyorlar ama bunlar memur insanlar. Sinoplu da olabilir Iğdırlı da...

 

Maç kuponu hazırlama, Kayseri’deki maç izleme gibi sahneler farklı mesleklerden ve yaşama biçimlerden insanları ortak bir paydada buluşturmaya çabaladığınızı da gösteriyor.

 

Hepimiz kardeşiz romantizmi de yapmak istemiyorum ama bizim toplumumuzda olmaması gereken raddede bir kutuplaşma olduğunu görüyorum. Açıkçası insanlar aynı. Siyaset gündelik yaşamı tabii ki etkiliyor ama bu kadar belirleyici olmamalı. Ben bunun çok da farklı olmadığını göstermeye çalıştım. Kayseri’den Antalya’ya bir tek Pegasus yeni bir uçuş açmış sanırım. Direk uçuş yoktu. Birbirleriyle bu açıdan çok da bağlantısı olmayan kentler. O da benim için zıtlık yaratma açısından tercih nedenlerimdendi.

 

Bu insanları ideoloji ayırırken, diğer yandan da gündelik hayatın ufak detayları birleştiriyor.

 

Bence bu doğru bir şey. Gerek televizyondaki gerek medyadaki ayrıştırıcı dil de insanlarda katalizör görevi görüyor. Seküler kesimde dersten kaytarmak için de kupon yapanlar var. Kayseri’de Kuran kursu talebeleri de kupon yapmak için dersten kaçıyor. Yine de insanlar biraz daha makul olmalılar. Kendi adıma herkesin ortak paydada buluşabileceğini göstermeye gayret ettim. Ama filmin laikçi bir bakışı olduğunu, tesettürlü insanları kötü gösterdiğini söyleyenler oldu. Böyle bir yorum inanılır gibi değil. Benim ailemin büyük bir çoğunluğu tesettürlü ve mütedeyyin insanlardan oluşuyor. Tesettürlü bir kadının sigara içmesini bile insanlar garipsemişler. İnsanlar okey oynuyor, sigara içiyor. Bu insanlar normal insanlar, uzaylı filan değiller. İstanbul’dan bakanlar için bu kesimi kötülüyormuşum gibi addedilmiş, buna çok üzüldüm. Bilakis tam tersini yapmaya çalıştım.

 

Filmdeki meselelerden biri de tarih öğretmeninin kendi aile tarihini yazarken yalana başvurması, ama aynı tarih öğretmeninin derste Osmanlı tarihi üzerinden resmi tarih anlatıcılığına soyunması… Çekirdek ailenin kendi tarihindeki absürtlükle ülke tarihinin yazımı konusundaki çarpıklığı örtüştürdüğünüzü düşünüyorum.

 

Bu günümüzde geçen bir hikâye ve bir yandan da bizimkisi anakronik bir aile. Toplumun çoğunluğuna da uymuyorlar. Onlar Türkiye’nin herhangi bir döneminde de yaşayabilirlerdi. Her şeyi biraz da işimize geldiği gibi yapmaya çalışıyoruz. Takdir edilmeye, pohpohlanmaya ve başımızın okşanmasına ihtiyaç duyuyoruz. Bu, bireyde de toplumda da var. Biz hep en iyiydik, en büyüktük. Selçuklu mu? İnanılmaz ötesiydi zaten. Osmanlı’da 18. yüzyılda düşüş mü vardı, hayır değildi onu Batılılar öyle çarpıttı filan… Böyle bir durum var. Bunun üzerine bir söz söylemektense bunun tuhaflığı ve çarpıklığı bana ilginç geldi. Bu bir sakatlık. Bu duruma bir bilim insanı gibi daha uzaktan bakarak değerlendirmek tabii ki zor. Ne Batılı gibi tepeden parmak sallayarak bakmak ne de bizde her şey en doğru diyen bir tavır takınmak istedim. Bunun arasında bir denge yakalanması gerekiyordu. Uzaktan neredeyse bir laboratuar bakışıyla bakmak gerekiyordu. Bunun üzerinden belki yeni bir tarih yazımından söz etmemiz lazım. Ben de bunun gibi soruları biraz gündeme taşımaya gayret ettim. Bu, bir tek bizim ülkemiz için geçerli değil ama biz burada yaşadığımız için daha aşinayız. Yunanlılar aynı savaşı biz kazandık diyor, bu tarafta da biz… Bu, kimliğin Türklük üzerine inşa edilmesiyle birlikte daha da büyük bir anomali yarattı.

 

Filmle ilgili yazılan yazıların önemli bir kısmında film bir “orta sınıf” hikâyesi olarak okunuyor. Tarih yazımı meselesinin ve filmdeki durumun orta sınıfa sıkıştırılamayacak kadar geniş çaplı ele alındığını düşünüyorum. Bunun için ne demek istersiniz?

 

Filmin sınırlandırılması benim de çok hoşuma giden bir şey değil. Özellikle Fransa’daki söyleşilerde direk bunun üzerine sorular soruldu. Benim seçtiğim insanlar orta sınıftan oluşan bir aile ama gerçekten bu tema çerçevesinde fark eden bir durum yok. Sosyo-ekonomik durum fark etmiyor. Bu insanların seçilmiş olması, sadece bu insanlarla ilgilendiğimi düşündürtmüş olacak ki, sadece bunun üzerinden gidiliyor.

 

Filmdeki aile Kayseri’ye gittikten sonra yanlarındaki aileyle sanki birleşiyor gibi. İlk ailenin hikâyesiyle diğer ailenin hikâyesi iç içe geçiyor. Bir homojenleşme var.

 

Bu doğru. Biz Antalya’da arkadaşları var mı, onu bile bilmiyoruz. Biraz da şu noktada çekinceleri var: Biz filmde hiç bunlar çocuk sahibi olmamış mı, niye evlat ediniyorlar onu bilmiyoruz. Belki de biyolojik olarak olmamış. Burada kaderci bir durum var. Onlarla hiç ilgilenmedim. Kayseri’de ilk kez tam ebeveyn olma haline gelmişler ve onun da güveniyle dostluklar kuruyorlar. Aslında belki de ailenin böyle bir şeye ihtiyacı var. Oradan sonra o aile de hikâyenin paydaşı oluyor.

 

Hırsızın eve girdikten sona karakola gittikleri sahne bana Porumboiu’nun Polis (Politist, Adjectiv, 2009) filmini hatırlattı. İşlenen bir suç var, karakterlerin suça tepkisi ve karakoldan çıkarılan ülke resmi…

 

Tabii ki. Hırsız, benim için ilahi adalet er ya da geç gerçekleşecektirin bir yansımasıydı. Bir trük olarak her şey üç saniyede bir anda ayyuka çıkıyor. Polis filmi doğru. Çünkü emniyetler çok farklı yerlerden insanları görebileceğiniz yerlerdir. Bir yerde karakollarda da bir benzerlik var. Romanya da Osmanlı tebaası altında yaşamış bir ülke. Bence bu açıdan birbirimizle akrabayız da. Porumboiu’nun filmini de çok severim. Bence de onu gözlemlemek açısından öyle bir paralellik kurabiliriz.

 

Polis sahnelerinde bir yandan bir ağırlık, iktidar ve otorite beklentisi doğuyor. Sonuçta polis, devletin bir aygıtı. Ama polisin tepkisi ve yaratılan mizansen o kadar absürt ki… Sistemin çöküşünün de bir simgesi haline dönüşüyor.

 

Zaten o kaosu yaratan da biraz bu. Biz bunları bir de hakiki yerlerinde çektik. Orası Kayseri’deki emniyet müdürlüğü. İnanın gerçekte olanları koysam durumun absürtlüğünü tahayyül edemezsiniz. Hatta biz sahneyi çekerken, oradaki nöbetçi memur, bizi çok naif gösterdin dedi. Biz daha sertiz, daha çok küfür ederiz, dedi.

 

Porumboiu’dan başlamışken, biraz da filmin referansları üzerine konuşalım istiyorum. Devlet memurların mesailerinin gösterildiği sekans üzerinden film sıklıkla Roy Andersson’la örtüştürüldü. Ancak Albüm’ün Elia Süleyman’ın tarih yazımını absürt bir mizahla ele aldığı filmlerine daha yakın durduğunu düşünüyorum.

 

Yeryüzüne yeni bir şey getirdim diye bir gayem yok zaten. Sevdiğim kişilerin kılavuzluğunda ilerledim. Filistin ve İsrail sahte tarihin yaratılmasının kaynağı olan bir yer olduğu için neticeleri de çok daha trajik. Ben de onlardan ilham aldım. Bunu inkâr etmiyorum. Türkiye’de de Fasülye enteresan bir denemeydi. Bizim filme yakın dokunuşların Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki birçok sahnede olduğunu düşünüyorum. Bence biraz Vavien’de de böyle şeyler vardı.

 

Film Türk sinemasının mevcut geleneğinde hiç denenmemiş bir tarza sahip. Bu açıdan bakıldığında, geleneksel Türk sinemasıyla filmin ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

 

Daha önce denenmemiş olması açıkçası benim kabahatim değil. Birtakım absürt denemeler sinemamızda var. Onur Ünlü örneğin böyle şeyler yapıyor. Onun yaptığı işler çok televizyon estetiğinde olduğu için ben sevmiyorum. İnsanların filmlerden açı/karşı açı, vurgulu diyalog beklentisi var.

 

Kameranın konumlandığı yer için de seyircinin buna benzer beklentileri var sanıyorum.

 

Kameranın geriye çekilip hafif de tepeden bakarak çekim yapmasından bazı insanların rahatsız olmasını anlıyorum. Aslında ben onu odadaki bir saatmişçesine tahayyül ettim. Hiç de yukarıdan bir bakış değildi. Haddime de görmüyorum. Kamerayı oranın iştirakçisi yapmaya çalıştım. Orada bir gözlem alanı var. İzleyicilik deneyimimde kendi adıma şunu gözlemiyorum. Bir yönetmen her şeyi konuşan insanlar üzerine yaptığı zaman ben rahatsız oluyorum. Bana konuşulanlar kadar etrafta olanlar şeyler de, objelerin de gizli birer hikâyesi varmış gibi geliyor. Ben onu gözetiyorum ve kendi filmimde de bunu yapmaya çalıştım. Bu film, daha ana akım bir yönetmen tarafından çekilseydi çok daha trajik bir hikâye de olabilirdi. Bunun dışında bir şeyler yapmaya çalıştım. Türkiye sinemasında insanlar bu üsluba hiç aşina değil. Daha seyirciyi domine eden, onu ezen bir estetik anlayışa aşinalar. Ben bunu kendi izleyiciliğimde de sevmediğim için filmimde de tersine bir şey yapmak istedim. Amerikan dizileri yeni kuşağı şekillendirdiği için onlar başka bir şey görmeyi umut ediyorlar. Görmedikleri zaman da onlar için uzak bir şey olarak kalıyor. Filmde salt iki insana değil de, o iki insan etrafında olup bitenlere baktıkları zaman bence ayrıntıları da göreceklerdir.

 

Bundan sonraki filmlerinizde de yine aynı biçimsel estetiği devam ettirecek misiniz?

 

Bunu sürdürebileceğim filmler olacaktır ama şu an üzerinde çalıştığım şey tamamen farklı olacak. Hiç alakasız bir şey çekeceğim. Ama Türkiye’de çekmeyeceğim.

 

Filmi 35mm. çekmenin filme katkıları neler oldu?

 

Bir kere kesinlikle daha iyi. Dijital estetik henüz onun değerine ulaşmadı. Bir de günümüzde belli kameralar üzerinden giden bir sistem var. Alexa örneğin. Ben filmleri estetik olarak birbirinden ayıramıyorum. Pelikülün hissiyatı bence tarif edilemez bir şey. Avrupa’da hâlâ bunu yapan birçok yönetmen var. Ben sinemayı çok seven bir insanım ve amatör bir coşkuyla bunu yapıyorum. Benim sevdiğim filmlerin hepsi 35mm. çekilmiş filmler. Dönüşüm çok hızlı maalesef, şimdi bizim yaptığımız şey marjinal oldu. İnsanlar Ultra 8K’ları bekliyor. Bense, ürküyorum ve kaçmak istiyorum. Gördüğüm görüntü bana hissi bir derinlik vermiyor. Rüzgâr Bizi Sürükleyecek (Bad ma ra Khahad Bord, 1999) filminin dijital çekildiğini düşünebiliyor musun? Ben düşünemiyorum. Aynı etkiyi bulamazdık. 35mm.’nin pahalı olması ve çekimin sınırlı yapabilmesi de beni terbiye eden bir şey. Bir sahneyi on defa çekemeyeceğimi bilmek beni ve bütün departmanlarda çalışanları şartlandıran ve terbiye eden bir şey. Sonsuz olanaklardansa, aza tamahın sinemada da önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Yönetmeni ve görüntü yönetmenini zorladığı kadar tabii oyuncuları da zorlayan bir şey.

 

O yüzden çok prova yapıyoruz. Tekrarlarla elde edemeyeceğimiz bir şeyi provalarla elde ediyoruz. Onlar da sağolsunlar bu konuda çok gayret gösterdiler. Çoğu aşina olmadıkları halde, üstesinden çok iyi geldiler. Onlara provalar öncesi filmler de verdim. Mesela Polis filmini vermişimdir ya da Aki Kaurismaki’nin Kibritçi Kız’ı (Tulitikkutehtaan tyttö, 1990) gibi filmleri gösterdim. Ne istediğimi o şekilde anlattım ve çok prova yaptık. Eğer 35mm. çekemeyecek olsaydım, bu filmi çekmezdim. Bu, benim için çok hayatiydi. Türkiye’de herkes aman uğraşma, çekemezsin, mümkün değil dediler. Avrupa’da ise çok daha iyi olur dediler.

 

Türkiye’de 35mm. laboratuar da kalmadı sanıyorum.

 

Benim filme başladığım zaman bir tane vardı. Hatta Bakanlık için bir tane teaser hazırladım. Onu da 35mm. çektim ve Sinefekt’e yıkattım. Artık Fono da Sinefekt de sadece dijitale çalışıyor. Opsiyonlardan biri Almanya’ydı. Ama orası gerçekten çok pahalı. Fransa da bizim için pahalıydı. Romanya bize görece daha makul geldi. Görüntü yönetmenimiz de Romen olduğu için çok makul bir çalışma oldu. Negatiflerin gümrükten aktarımı, Antalya’dan İstanbul’a oradan da Bükreş’e gitmesi çok zordu. Ciddi bir operasyon gerektirdi. Bütçesi kesinlikle arttı. Romanya’da hâlen sık kullanılıyor ama.

 

Filmle ilgili ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.