Emre Konuk: Kendi Hayatını Dikemeyen Bir Terzi Çırağının Hikâyesi
Tuba Deniz - Söyleşi 02 Aralık 2016

Alim’in üzerinde şöyle bir baskı var: Oğlum 15 yıldır terzi çırağısın, dikiş dikmeyi bile beceremiyorsun. Toplum, insanların korkularını, hayat biçimlerini değiştirme konusunda etkili. Filmde bu yer yer karşımıza çıkıyor.

2016 yılının bol ödüllü filmlerinden biriydi Çırak. Genç yönetmen Emre Konuk’un kısa filmleri, görüntü yönetmenliği tecrübelerinin ardından yönetmen koltuğuna oturduğu ilk filmi, ölüm üçlemesinin ilk halkası. Senaryosunu yazdığı, kurgusunu yaptığı Çırak’ta ölüm korkusuyla baş edemeyen bir terzi çırağının hikâyesine odaklanıyor yönetmen. Geçmiş ile gelecek arasında asılı kalmış, dış dünyadan soyutlanmış bir terzi dükkanında, bir usta ile çırak ilişkisi üzerinden meselesine yaklaşıyor. Az mekân, az karakter ile derdini anlatmayı başaran Emre Konuk ile sinema merakından, Çırak’ın ortaya çıkış sürecine, üçlemenin diğer filmlerine uzanan keyifli bir sohbet yaptık.

 

İlk filmini çeken bir yönetmen olarak önce seni tanıyalım. Sinemaya nasıl yöneldiğinden, kısa filmlerinden ve görüntü yönetmenliği tecrübelerinden bahsetmek ister misin?

Sinemaya alakam üniversiteye başlamadan önceki yıllara dayanıyor. Özellikle lisede öykü yazardım ve bunları parayla satardım. Sonrasında Çehov’un, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un öykülerinden filmler yapıldığını işittim ve bunları izledim. Öykülerin filme çekilebilme meselesi beni heyecanlandırdı. Evimizde küçük bir kamera vardı, küçükken babam bizi çekerdi onunla. O kamerayı alıp hikâyelerimden birini film yapmayı denedim ve çok da başarılı olmadı. Fakat bu meşgale ve ilgi benim hoşuma gitti ve sinemaya izleyici olarak daha çok yöneldim. Filmleri izledikçe hem teknik açıdan nasıl çekildiklerine kafa yormaya hem de hikâyeyi nasıl çektiklerine dikkat etmeye başladım. Lise hayatım boyunca iyi bir film izleyicisi ve öykü yazarı olma yolunda ilerledim.

Sonrasında ben bu yoldan yürüyebilirim fikri olgunlaştı ve üniversite için sinema televizyon bölümünü hedefledim, kazandım. Üniversitede dersler başladığında aslında sınıftaki öğrencilerden birkaç adım önde olduğumu fark ettim. Çünkü önceden başlayan bu ilgi, yönetmenleri ve filmleri keşfetme sevdası, teknik açıdan merakım ve çabam beni arkadaşlarımdan iki üç sınıf öteye atmış gibiydi. Hocalarım da çok iyi bilir, derslere girmektense okulun imkânlarını kullanıp filmler çekmeye odaklandım. Teknik meseleyi artık yavaş yavaş kafamda çözmüştüm. Üniversitede Oğuz Makal diye bir hocam vardı, geçenlerde bana şöyle bir şey sordu: “Ben projeleri verdikten sonra bana gelen filmleri her izlediğimde hemen hepsinde senin adını görüyordum, bunu nasıl başarıyordun?” Ona şöyle cevap verdim: “Kendimi geliştirmek adına bütün sınıf arkadaşlarımı bir araç olarak kullandım.” Mesela 50 filmde adım geçiyorsa bunun 10 tanesinde görüntü yönetmeniydim, 10 tanesinde ışık şefi, 10’unda editör... Dolayısıyla bu mücadele, gayret bir şekilde yolumu açtı ve teknik açıdan üniversite bittiği zaman kendimi çok yetkin hissetmeye başladım.

Işık konusundaki çabalarıma dair bir örnek vereyim, genç sinemacılar için de bir model olabilir. Sevdiğim filmlerin en beğendiğim sahnelerini alır keserdim ve oradaki dekorun maketini yapardım. Sahne bir evde geçiyorsa ve camın kenarındaki bir masada iki kişinin konuşmasıysa eğer onu kurar ve o küçük sandalyelere iki tane oyuncak oturtur, oradaki ışığın aynısını yapmaya çalışırdım. Bir pencere yapardım ve dışarıdan el feneriyle aydınlatırdım. Işığı yaktıkça monitöre bakardım ve sevdiğim filmdeki sahnenin aynı ışığını yakalayıncaya kadar uğraşırdım. Bu da minyatür dahi olsa ışığı doğru yere koymayla ilgili beni geliştirdi. Dolayısıyla üniversite hayatı böyle yoğun ve kendini geliştirme seanslarıyla geçti. Zaten ilk görüntü yönetmenliğimi de üniversite son sınıfta Tayfun Aydın’ın yönetmenliğini yaptığı İz (Reç) filminde tecrübe ettim.

Okul bitmeden piyasaya atılmış oldun böylece.

Biraz öyle oldu. O filmdeki görüntü yönetimi festivallerde de dikkat çekti ve sinema yazarları bununla ilgili yazılar yazdı. Dolayısıyla bu benim ismimi ön plana çıkardı ve görüntü yönetmeliği teklifleri almaya başladım. Dört tane sinema filmli çektim: İz-Reç (2011), Halam Geldi (2013), Halep Yolu isimli bir belgesel, yine Tayfur Aydın’ın yönetmenliğini yaptığı Siyah Karga (2016). Son olarak da TRT için Saruhan'ı çektim. En başından beri arzum yönetmen olmaktı. Üniversitede geliştirdiğim taktiği profesyonel hayata da taşıdım, çalıştığım dört sinema filminin türü de, bütçesi de, yönetmenlerin stilleri de birbirinden farklıydı. Bu filmler bana kendi sinema anlayışımı bulmam için önemli bir araç oldu.

Çırak’ın hikâyesi nasıl çıktı ortaya? Senaryo nasıl şekillendi?

Bir ölüm üçlemesinin ilk filmi Çırak. Ölüm korkusu yaşayan bir adamın hikâyesi. Bu, karakter üçlemesi değil tematik bir üçleme, ölüm meselesini işleyen filmler üçü de. İkinci film Uşak, o 1950’lilerin Türkiye’sinde geçiyor, üçüncü film de Hafız.

Ölüm teması neden bu kadar belirleyici oldu üçlemede?

Ben doğduğum gün amcam beni gördükten sonra Ankara’ya doğru yolculuğa çıkıyor ve trafik kazasında hayatını kaybediyor. Bir yanda yeni doğmuş, diğer yanda bitmiş bir hayat var. Yaşım ilerledikçe, özellikle doğum günlerimde bu mesele çok açılır olmuştu. Benim doğum günüm aynı zamanda bir yas günüydü. Bu yüzden ölüm meselesi ailemizde hep konuşulurdu. Bir de muhafazakar bir aileden geldiğim için ölümle ilgili bir teslim olmuşluk vardı hep bizde. Bu fikir de her zaman ölüme ilgi duymamda etkili oldu.

Ailemizde şöyle küçük bir travma daha oldu. Annem kardeşime hamileydi, bebek ölmüş ve yaklaşık on beş gün farkında olmadan ölü bir bebeği karnında taşımış. Annem bunu öğrendiğinde panik atak hastası oldu. Annemi ve bütün panik atak hastalarını gözlemledikçe bu işin hakikaten çok ciddi draması olduğunu gördüm.

Bu hastalığın en büyük problemi şudur;  kriz anlarında nefes darlığı çekerler ve öleceklerini düşünürler, ölüm korkusu duyarlar. Bir film yapacaksam artık galiba hikâyem hazırdı. Ölüm korkusu yaşayan bir panik atak hastası iyi bir drama olabilir diye düşümdüm ve Çırak filminin temelleri böylece atıldı.

Filmin merkezinde bir terzi çırağı var, bu karakteri seçmenin sebebi neydi?

Bu hikâyeyi kafamda tasarladığım dönemde bir karikatüre denk geldim, bir terzihanede geçen usta ile çırak hikâyesiydi. Fakat bizim filmle hiçbir ilgisi yok. Orada tasvir edilen terzi atmosferi o kadar hoşuma gitti ki. Oradaki çırağın varoluş hikayesi, artık terzilik mesleğinin yok olup gidişi ve ustanın oradaki tavrı çok güzeldi. O karikatürdeki cümlelerden biri şöyleydi: “Kendi hayatını dikemeyen bir terzi çırağı.” Böyle bir metafor kurmuştu. Çırağın o hayattaki olamamışlığı ve kendi hayatını dikememişliği meselesi... Ben de bunun üzerine panik atak hastası, ölüm korkusu yaşayan adamı bir terzi çırağı olarak hayal etmeye başladım.

Oyuncu seçiminde zorlandın mı? Karakter odaklı bir film ve oyuncuların ifadelerine epey yüklenmişsin.

Filmde Alim’in olmadığı tek bir sahne bile yok neredeyse. O yüzden bu bir karakter filmi. Biz Alim’i takip ediyoruz ve izleyici Alim’le birlikte gelişmeye ve değişmeye başlıyor. Dolayısıyla Alim karakterini seçmek zor oldu benim için.

Aslında filmi yazdıktan sonra kafamda başka bir oyuncu vardı. Onunla görüştüm, film üzerine konuştuk, hikâyeyi çok sevdi. Daha sonra Kültür Bakanlığı’na destek için başvurduk ve bizden bir teaser istediler. Aradım oyuncuyu fakat müsait olmadığını, en azından teaser için başkasını oynatmam gerektiğini söyledi. Tamam dedim, kapattım. Hakan diye bir arkadaşım vardı, Semaver Kumpanya’da tiyatro oyuncusu. Aradım ve ondan oynamasını rica ettim, filmde başkasını oynatacağımı söyledim. Senaryoyu çekimden bir gün önce gönderdim, okudu. Çekimlere başladık, öyle bir oynadı ki... Bildiğin o mekânla bir hemhallik var. Akşam bir daha buluştuk başka bir sahne için. Hakan’a dedim ki, galiba film için ben seni düşünmeye başladım. O da rolü çok sevdiği için kabul etti. Ben de diğer oyuncuyla konuştum, anlattım durumu.

Oyuncu seçme meselesinde yönetmenin tecrübesi önemli ama aslında biraz da şans. Doğru insanlar doğru yerde bir araya gelince, Hakan birden Alim oluverdi. İkinci en zorlandığım oyuncu seçimi ise Makbule oldu. O da biraz şans eseri çıktı karşıma. Galiba bu filmin çekilmesi gerekiyordu ve bir şekilde Allah yardımcı oldu, doğru insanları bir araya getirdi.

Alim’in kaygıları, yalnızlığı ve ölüm korkusunu anlayabilmemiz adına filmde toplumsal meselelere küçük dokunuşlar yapıyorsun. Filmin başında, arabayla sokakta yaşanan olayların içinden geçiyorlar, terzi dükkanının karşısına dikilen büyük bir AVM inşaatı var... Toplumsal arka plan ve Alim’in yalnızlığı, kaygıları arasında nasıl bir ilişki kurmalıyız?

Panik atak meselelerini incelemeye başladığım zaman bu insanların çok yalnız ve içine kapanık olduklarını keşfettim. Toplumun bunda çok büyük bir payı olduğunu gördüm. Her insan dostlarının, arkadaşlarının ve ailesinin ya da ilk defa tanıştığı birinin sözlerinden çok etkilenir. Bu bir kara büyü aslında. Bir kitapta okumuştum, kara büyüyü şöyle açıklıyordu; biz karşımızdaki insanların görünüşlerini, biçimlerini ya da hayata bakışlarını doğru seçilmiş birkaç sözle değiştirebiliriz. Alim de böyle bir toplumda yaşıyor. Üzerinde şöyle bir baskı var: Oğlum 15 yıldır terzi çırağısın, dikiş dikmeyi bile beceremiyorsun. Toplum, insanların korkularını, hayat biçimlerini değiştirme konusunda etkili. Filmde bu yer yer karşımıza çıkıyor. Açılış sahnesinde, ilk beş dakikada adamın uykudayken bile dış dünyadan nasıl etkilendiğini görüyoruz. İnşaat meselesi de öyle. Ben insan doğasının yatay olana meyilli olduğunu düşünüyorum, insan fıtratı düzlükte yaşamaya meyillidir. Bu dikey yükselme insanları yoruyor.

 

Alim bir yandan da çok izole bir ortamda yaşıyor, ustasının dükkanına sıkışmış ya da belki de sığınmış gibi. Filmdeki dinginlik, mekânı kullanma biçimin üzerinden izleyiciye bir zaman duygusu geçiyor.

Benim açımdan filmi çekerken dört temel unsur var; ilki kamera, ikincisi ışık, üçüncüsü oyuncu, dördüncüsü de mekân kullanımı. Bu dördünün çok organik işlemesi lazım ki film izleyiciye geçebilsin. Ben Çırak’ta bütün bunların uyum içerisinde olması için çok uğraştım. Mesela eski terzileri gezdim, fotoğrafladım. Oradaki düzenleri inceledim. Bunun gerçekçilik duygusu açısından filme çok katkısı oluyor. Makbule karakteri mesela, gezen bir kadın görüyorsun, kendini geliştiren ve hala okuyan. Dolayısıyla bu kadının evi çok modern olamazdı. Filmdeki terzihane yaklaşık 50 yıldır aktif... Bütün bunları ince ince düşündük ve bu dört temel unsur üzerinden izleyiciye aktarmaya çalıştık.

Filmin tamamını platoda çektiniz, bunun avantajları neler oldu?

Filmdeki bütün mekânlar plato. Sanat yönetmeni eşimdi. Evde sürekli üzerine konuşup düşündüğümüz için bunun da çok artısı oldu filme. Bir yönetmen için dekorda çekebilmek çok büyük bir artı, tabii dekor istediğin gibi işliyorsa ve çalışıyorsa. Çünkü kendi hayal dünyana göre kuruyorsun ve istediğin şekilde her şeyi yerleştiriyorsun, kamera koyacağın noktaları çok iyi belirleyebiliyorsun.

Filmin görüntüleri çok dengeli kullanılmış, fetişleştirilmeden, hikâyenin önüne geçmeden.

Dekorda çekmenin şöyle bir dezavantajı olabilir. Her şeyi sen koyduğun için bir yerden sonra ‘koyma hastalığı’na dönüşebilir. Dolayısıyla da gereksiz bir görsel illüzyona kayabilir. Hikâye de, oyunculuk da dekorun ve mekânın gerisinde kalmıyor bizim filmde. Çünkü biz hiçbir zaman şov yapmadık. Her mekânın doğru bir açısı vardır. Her mekânın olduğu gibi her sahnenin de doğru bir açısı vardır. Kamera, hikâye, oyunculuk ve mekân bir uyum içinde çalıştı bu filmde.

Yalnız bir karakter Alim, yalnızlığının ve gerginliğinin sebeplerini izaha kalkışmıyor film. Neden böyle kapalı bir anlatımı tercih ettin?

Ben Çehov’un öykülerini okuduğumda hep şunu fark ettim. Çehov bize bir hikâye anlatırken karakterin doğduğu günden başlamaz. Ya da karakterin bugün bir hastalığı varsa bunun kaynağından başlamaz anlatmaya. Bu hastalığı ve bu adamın hayatı üzerindeki etkisini ve sonucunu gösterir bize. Ben de bunu tercih ettim. Alim’in belli ki bir travması var. Biz bu travmanın ne olduğunu ileride görüyoruz, bir kadın eksikliği var ama cinsellik anlamında değil bu...

Daha çok bir anne eksikliği gibi...

Evet, yani bir şey eksik bu adamın hayatında. Alim öyle bir karakter, hayatındaki eksikliğin ne olduğunu da bilmiyor. Bilmediği gibi bunun peşinde de koşmuyor. Makbule karakteri bir tesadüf sonucu karşısına çıkıyor ve hayatındaki eksiği buluyor Alim. Nasıl anlıyoruz bu eksiği bulduğunu? Makbule gittiği zaman hayatını değiştirmeye karar veriyor.

Bunu en çok herhalde Makbule’nin yarasına merhem sürdüğü sahnede anlıyoruz.

Aynen, evet. Ben Makbule ile Alim’in ilişkisini şöyle görüyorum. Makbule Alim’i tanıdığı ilk andan itibaren bu adamda bir problem olduğunu anlıyor. Tecrübeli bir kadın ve doktor. Teşhis konusunda uzman bir kadın, dolayısıyla birine baktığı zaman anlayabiliyor. Alim’e ilk evi gezdirdiğinde Alim çok saçma sorular sormaya başlıyor. Bir varoluş hikayesidir bu aslında, adam var olabilmek için saçmalıyor. Bir kadınla ne konuşacağını bilmiyor. Dolayısıyla Makbule ilk anda bir şeyleri anlıyor ve belki de doktorluğun getirdiği, insana yardımcı olma fikriyle hareket edip onun merhametli bir şekilde kalbine dokunuyor.

Filmin en etkileyici sahnesi usta ile çırağın dükkanda geçirdiği son zamanlar. Yağan yağmur, ezan sesi...

Benim için çok önemli bir sahne o. O sahnede usta geliyor ve ilk defa masasındaki sandalyeye değil de misafir sandalyesine oturuyor, bu bir semboldü benim için. Çünkü artık o meslek bitti, terzihaneyi arkasında bırakıp gitmek zorunda. Artık orada misafir çünkü, gidecek. Yağmurun yağması da bana hep ölümü hissettirir. O sahnede ölüme giden bir adamın hikâyesi var, sadece kendisi ölüme gitmiyor, mesleği de artık sona eriyor.

Filmde hasta bir adamın hikâyesini anlatıyorsun, ölüm teması etrafında fakat bunun için karanlık, boğucu bir atmosfer tercih etmiyorsun, son dönem sinemamızdaki genel eğilimin aksine...

Çırak bence eğlenceli de bir film. Benim filmle ilgili belirlediğim 10 tane reaksiyon vardı. Şurada insanlar gülecek, burada çığlık atacaklar diye... Bu reaksiyonları özellikle Almanya ve Saraybosna’daki festivallerde onda on yaşadım. Bu benim için çok önemliydi. İnsan psikolojisinde vardır, içinde bulunduğumuz durum bize komik gelmez. Fakat bunu biri size yansıttığı zaman bu size komik gelir. Film çok kaotik bir hikâye anlatıyor, ölüm korkusu, panik atak fakat bunu eğlenceli bir şekilde ele alıyor, bir kara mizah var filmde. Aynı şey ikinci film için de geçerli, Uşak da bu yapıda yine bir karakter filmi olacak.

Ölüm temasını Uşak ve Hafız’da nasıl işleyeceksin?

İlki ölüm korkusu yaşayan bir adamın hikâyesiydi. İkinci filmde öleceğini bilen bir adamın hikâyesi var. Öleceğini biliyor ve ölüme gidiyor yavaş yavaş. Bu arada Tolstoy’un İvan Ilyiç’in Ölümü romanından esinlenerek yazdığımı belirteyim. Orada da İvan Ilyiç artık öleceğini bilir ve kendi iç mücadelesi, hesaplaşmaları başlar, ölümü karşılama hikâyesidir. Hafız’la ilgili endişelerim var, üçüncü filmi değiştirebilirim. Şu sıralar yeni bir hikâye belirdi kafamda.

 

 

 

 

 

                

                               

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.