Çalıkuşu’nun başına gelenler!
Ayşe Adlı - Eleştiri 15 Aralık 2016

Çalıkuşu da her roman gibi yazıldığı dönemin belgesi olma özelliğini taşıyor elbette. Ancak bu, özellikle geçirdiği ‘operasyonla’ önemli ölçüde ortadan kalkıyor. Osman Seden’in 1966’da çektiği filmi de bu müdahaleden nasibini alıyor.

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin’in en bilinen eseri. 1920’lerden bugüne onlarca baskı yapan, filme alınan, defalarca televizyon dizilerine konu olan roman, annesini ve babasını küçük yaşta kaybeden Feride’nin hikâyesini konu ediniyor. Fransız Mektebi’nde yatılı okuyan Feride’nin hayatı, Besime teyzesinin oğlu Kamran’a duyduğu aşkla altüst oluyor. Çapkın ve hercai bir delikanlı olan Kamran, genç kızın gururunu incitiyor ve Feride yaralarını sarmak üzere Anadolu’ya kaçıyor. Romana konu olan hikâyenin özeti bu ancak bir de romanın kendi hikâyesi var. Feride’ninki kadar hüzünlü ve bir o kadar etkileyici...

 

Erken Cumhuriyet döneminde sıkça ele alınan bir konudur bu, İstanbullu idealist, cesur genç, hayal kırıklığını tamir etmek, yüreğinin yarasını sarmak için Anadolu’nun yollarına vurur kendini. Onları zor bir mücadele beklemektedir. Anadolu fakir, cahil ve geri kalmıştır. Üstelik bu girdaptan kurtulmamak için ayak diremektedir. Reşat Nuri’nin Feride’si, Halide Edip’in Aliye’si ve diğerleri, köhne Osmanlı’nın genç ve zinde Cumhuriyet’e direnişini anlatır kahramanlarının şahsında. Perdenin önünde asrî, idealist gençler; ardında, çatırdayarak yıkılan bir imparatorluğun resmi durmaktadır. Okur, ister istemez tarih sahnesinden silinene diş bilerken, göğsü yerine kurulan sisteme karşı sevgiyle dolar…

 

Yazar, eserini yaşadıklarının etkisiyle yazar mutlaka. Cumhuriyet’e geçiş döneminde kaleme alınan eserlerde de yaşanan gerilimin izlerini görmek kaçınılmazdır. Ancak Çalıkuşu’nun başına gelenler bunun ‘doğal’ bir süreç olmadığını düşünmeye sevk ediyor bizi. Zira zavallı Feridecik kendisine belletilen cümleleri kurmaya, aslında hiç de kin duymadığı geçmişine nefretle bakıp tüm bağlarını koparmaya zorlanıyor…

 

Kurtuluş Savaşı yıllarında yazılan Çalıkuşu, 1922’de Vakit gazetesinde tefrika edildikten sonra aynı yıl kitap olarak yayımlanıyor. Peşpeşe 3 baskı daha yapan kitabın 5’inci baskısı harf devrimi sebebiyle 1935’e kalıyor. Hikâyenin bizi ilgilendiren kısmı ise 1938’den sonra yaşanıyor. Aslında 16 sene önce yazılan eser için yeni bir kampanya başlatılıyor o yıl. Araştırmacı yazar Ahmet Özalp’in “Edebiyatta Dirijizm; Çalıkuşu Operasyonu” makalesinden takip edebildiğimiz kadarıyla ‘Çalıkuşu operasyonu’ ilk kez Sedat Simavi’nin Yedigün dergisinde duyuruluyor: “Büyük romancı Reşat Nuri’nin ölümsüz şaheseri Çalıkuşu’nu baştan başa değiştirircesine tekrar yazmaya başlamış olduğu haberi edebiyat âleminde mühim bir hadise oldu. Reşat Nuri’nin Yedigün’le yakın alakası olduğunu bilen hayranları bize telefon ve mektupla bu haberin doğru olup olmadığını ve hangi gazetede tefrika edileceğini soruyorlar. Okuyucularımıza memnuniyetle haber verelim ki, bu haber doğrudur ve Reşat Nuri, Çalıkuşu’nu baştan yazmaya başlamıştır. Tefrika edileceği gazeteye gelince, bunu şimdilik okuyucularımızın tahminine bırakıyoruz.” 1937 Aralık’ında duyurulan bu haberden 3 sayı sonra da tefrikaya başlanıyor.

 

Kitabın yeni biçimdeki ilk baskısı ise 1939’da yapılıyor. Reşat Nuri’nin tefrika hakkında verdiği bilgilere göre değişiklik talebi, Yedigün’ün sahibi Simavi’den geliyor. Yazar’dan, biçimsel değişiklikten başka “lisan vesairedeki değişikliklere göre bazı tadilleri ve retuşlar” da isteniyor.

 

Özalp, operasyonun gerçek amacının biçimsel değişiklik değil, siyasi otoritenin ‘ideolojik yönlendirmesi’ olduğu kanaatini taşıyor: “Biçimsel değişiklik, bu amaca ulaşmayı kolaylaştırmaya, biraz da kamufle etmeye yönelik bir düzenleme yalnızca.”

 

Müdahale üç alanda yoğunlaşıyor. Öncelikle hikâyede, Osmanlı döneminin tarihsel ve sosyal ortamını yansıtan unsurlar ayıklanıyor. Ve o döneme dair olumlu intiba oluşturacak ifadeler ya ters çevriliyor ya da metinden çıkarılıyor. Yazar eliyle yapılan sansürden dini göndermeler de nasibini alıyor.

Çalıkuşu da her roman gibi yazıldığı dönemin belgesi olma özelliğini taşıyor elbette. Ancak bu, özellikle geçirdiği ‘operasyonla’ önemli ölçüde ortadan kalkıyor. Osman Seden’in 1966’da çektiği filme geçmeden önce Özalp’in kitabın 4. ve 39. baskılarından aldığı örneklere bakalım. Osmanlı devrinde yazılan romanda yer alan şehir ve bölge isimlerinin, Cumhuriyet Türkiye’si baskısında değiştiği görülüyor. İlk baskılarda “Nizameddin Efendi, artık bir daha İstanbul’a dönememiş, altı sene diyar diyar bütün Kürdistan’ı, Irak’ı, Arabistan’ı dolaşmıştı.” olan ifadeler sonradan, “Artık bir daha İstanbul’a dönmemiş Diyarbakır’dan Musul’a, Musul’dan Hanıkın’a, oradan Bağdat’a, Kerbela’ya geçmiş...” şeklinde değiştiriliyor.

 

Kitabın kahramanlarından Hacı Kalfa, otelde kalan Manastırlı kadının odasına girmez; gerekçesini ise: “Başı falan açık diye yanına giremiyorum...” cümlesiyle dile getirir. Oysa sonraki baskılarda doğrudan bu mananın anlaşılması istenmez ve diyalog değiştirilir... “Adımız erkeğe çıkmış diye yanına giremiyorum”

 

Çalıkuşu’nun ilk baskılarında Feride’nin öğretmenlik yaptığı Zeyniler köyü, sevimli bir yerdir. Genç kız Bursa’ya bağlı bu beldeyi, “Hani Boğaziçi’nde eski zamandan kalma kayıkhaneli evler vardır, bu evler tıpkı onlara benziyordu.” diye anlatır. Aynı evler, operasyonda bir kabus platosuna döner: “Hani Kavaklar’da önüne ağlar serilmiş, yağmurdan çürüyüp kararmış, Boğaz rüzgarlarından bir yana çarpılmış, viran balıkçı kulübeleri vardır; bu evler, ilk bakışta onları hatırlatıyordu.”

 

Kemal Film’in 1966’da çektiği Çalıkuşu, hikâye olarak bahsettiğimiz tüm bu problemleri hem de karikatürize ederek yansıtıyor. Başrollerini Türkan Şoray ve Kartal Tibet’in oynadığı filmde Feride Fransız Mektebi’nden mezun olup Anadolu’ya gitme kararı alana kadar herhangi bir ideolojik gönderme yer almaz. ‘Yozlaşmış Osmanlı’yla diplomasını eline alıp gittiği Maarif Vekaleti’nde karşılaşırız. Kadın olması, genç olması, muallim olarak vazife talep etmesi üstelik Anadolu’ya tayin istemesi hayretten hayrete düşürür muhataplarını. Bürokrasi iş yapamaz haldedir. Genç kız, önce ‘Bugün git yarın gel!’ denilerek, ardından ‘Münhal yok!’ bahanesiyle aylarca oyalanmasına rağmen vazgeçmez. Nihayet Zeyniler’de kendine küçük bir sınıf ve öğrenci bulur. Burada da karşısına Yeşilçam’ın tipik dindar karakterini sembolize eden ‘Hatc’ânım’ çıkar. Mahalle mektebinde hocalık yapan Hatice Hanım aynı zamanda Feride’nin ev sabidir. Genç kızın kalacağı örümcek ağlarının istilasındaki oda, Zeyniler’de mücadele etmesi gereken zihniyeti sembolize etmektedir adeta. Dünya hala öküzün boynundadır. Kadının yeri evidir ve mektepten maksatsa hocanın ardından tekrarlanan anlamsız ezber cümlelerden ibarettir. Aliye Rona’nın canlandırdığı Hatice karakteri Feride’nin her adımını kontrol eden bir zabittir adeta. Yozlaşmış zihniyet, mevzisini terk etmemeye kararlıdır.

Feride’nin dolaştığı diğer Anadolu kasabalarındaki manzara da aynı kasveti taşır. Genç kız yalnızca eski hayatını temsil eden ortamlarda var olabilmektedir. Ancak yaşadığı hayal kırıklığı geri dönmesine manidir. O yüzden Kamran yerine kendini cezalandırır adeta. Anadolu’daki hayatı bir nevi sürgündür. Taşra yobaz ve kaba sabadır ancak savaş onlar sayesinde kazanılmaktadır. Milli Mücadele yıllarına gönderme yapılan birkaç sahnede bu hak özellikle teslim edilir. Ve romanın edebi tutarlılığından da mahrum olan filmin sonunda Feride, garip ve geri kalmış Anadolu’yu kaderine terk ederek Kamran’la yeni bir hayata doğru yol alır.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.