Türk Sinemasında “Bağımsızlık” Meselesi
Barış Saydam - Dosya 16 Ocak 2017

“Bağımsız” film üretmek sinemamızda ne kadar mümkün? Bu soruyu yönetmenlere yönelttik ve filmlerin bütçesinden, festivallerin dayattığı estetik anlayışa, zihni bağımsızlığa, fonların estetik ve ideolojik uzantılarına değinen kayda değer cevaplar aldık.

Geçtiğimiz günlerde ana akım Türk sinemasındaki daralmadan ve festivallerde yarışan, gösterim imkânı sınırlı olan “bağımsız” filmlerin üretim, dağıtım ve gösterim alanında yaşadığı sıkıntılardan bahsetmiştik. Bu yazılara paralel olarak dünyada ve Türkiye’de bugün üretilen filmlerin “bağımsız” olmaları için önlerinde pek çok engelin yer aldığını, dolayısıyla üretim, dağıtım ve gösterim ayaklarında “bağımsızlık” idealinin zorlu bir süreç olduğunu dile getirmiştik. Bu yazılara paralel olarak yönetmenlere “bağımsız” film üretmenin mümkün olup olamayacağını sorduk. Hazırladığımız soruşturmaya geri dönüş yapan yönetmenlerin cevaplarını aşağıda bulabilirsiniz. Soruşturmanın bundan sonraki bölümünde aynı yönetmenlerden Türkiye’de üretilen ve ana akımın dışında kalan filmlerin büyük çoğunluğunun üslup olarak niçin minimalist anlatımı tercih ettiklerine dair cevaplar alacağız.

 

Bugün dünyada “bağımsız” diyebileceğimiz filmler üretmek mümkün mü? Değilse, bunun başlıca nedenleri nelerdir?

 

Derviş Zaim

“Bağımsız” ibaresinin doksanlarda ortaya çıkan kuşağı tanımlama konusunda problemli bir kavram olduğuna inanıyorum. Bu nedenle “bağımsız” sözcüğüne olan itirazlarımı kısaca belirtip başka bir tanım önermek istiyorum. Doksanlardan itibaren ortaya çıkan genç kuşak, üretim yordamları, finans kaynakları bakımından kimi zaman Ana akım sinemanın izlediği yol ve yordamlarla aynı yörüngeyi izlemektedir. Sözgelimi; Zeki Demirkubuz’un “-Kader (2006) filmi ile Abdullah Oğuz’un Mutluluk (2007) filminin finansman kaynakları arasında benzer kurumlar (mesela Eurimages) yer almaktadır ve bu durum “bağımsız sinema ve bağımsızlık” tanımı üzerinde yeniden düşünmemizi gerektirmektedir. Öte yandan doksanlı yıllarda ortaya çıkan sinemacıları tanımlamak için “bağımsız” ile birlikte zaman zaman kullanılan “genç Türkiye sineması” ya da “yeni Türkiye sineması” terimleri de sakıncalar içermektedir. Çünkü “genç” ve “yeni” kavramları; bazen seksenlerde üretim yapan Türk yönetmenleri, kimi zaman da doksanlarda üretim yapan yönetmenleri işaret etmek için karışık şekilde kullanılmaktadır. Dolayısıyla açıklayıcı olacağını düşündüğüm bir coğrafi terimi doksanlarda ortaya çıkan yönetmenler grubunu ve sinemayı işaret etme kabiliyeti nedeniyle yazının geri kalanında kullanmaya çalışacağım. Önerdiğim terim “alüvyon” olacak. Coğrafi bir terim olan “alüvyon” doksanlarda beliren bu yönetmenlerin hem aynı yöne aktıklarını anlatma kabiliyetine sahip olmakta; hem de aralarında farklı biçimler alabilen bağlara işaret etmektedir. Bu dönemde beliren yönetmenler, bir alüvyonu oluşturan kollar gibi birbirlerinden bağımsız ama birbirlerine paralel biçimde faaliyetlerini sürdürmekte, kimi zaman bir alüvyonun kollarıymışçasına birleşip bazen ayrılmaktadırlar. Bazen farklı bazen benzer tarzlara, üretim, finansman ve dağıtım vs. biçimlerine sahip bu grubu, dinamikliği ve farklılıklarıyla yetkinlikle tanımlayacağını düşündüğüm “alüvyon” kavramı bu yeteneği nedeniyle seçilmiştir.

 

Türkiye sinemasının yurtdışında destek bulabileceği muhtemel kaynaklar sorulduğu zaman akla Eurimages, TV kanalları ve çeşitli uluslararası, yerel fonlar gelmektedir. Avrupa konseyine bağlı olarak faaliyet gösteren ve Avrupa ülkeleri arasındaki ortak yapımları güçlendirmeye çalışan Eurimages, Türkiye sinemasının büyük yarar sağladığı kaynakların başında gelmektedir. Ancak önemli sayılabilecek Batı Avrupa TV kanallarına ya da dağıtımcılarına film satışı gündeme geldiği zaman benzer bir ortak başarıyı gözlemlemek mümkün olmamaktadır. Türkiye sineması bu konuda çok daha başarılıdır. Fonların Türkiye sinemasına katkısı sorgulandığı zaman, son yıllarda fonlar tarafından Türkiye sinemasına yönelik artan bir ilginin varlığını teslim etmek gerekir. Hatta bu fonların ülke içinde kaynak bulması zor olan eleştirel ve artistik yanı güçlü projelere katkıda bulundukları ve bu nedenle olumlu bir işlevi yerine getirdiklerinden bahsetmek de mümkündür. Yine de Türk sinema elitinin bazıları bu tür kurumların Türkiye’den belli bir biçim ve içerik talep edip etmediği ile ilgili soruları daha yüksek sesle sormaya başlamıştır. Türkiye sinema elitinin Batı ile ilişkiler konusundaki fikirleri sorgulandığı zaman birbiri ile rekabet eden, dinamik, zaman zaman farklı görüşler arasında kararsız kalan, bazen dışlayıcı olabilen, yan yana, iç içe, diyalektik ilişki içinde bir söylemler bütününe sahip olduğu fark edilecektir. Festivallere hangi koşullarda kabul edinildiği konusunu ele almak bu tip farklı görüşleri büyüteç altına almak için iyi bir nokta teşkil etmektedir. Çünkü ancak önemli bir festivalin programında yer alındığı taktirde uluslararası yaygın film satışı, sinema salon dağıtımı, görünürlük vs gündeme gelebilmektedir.

 

Doğulu bir öznenin Batılıların Doğudan gelen ötekini hangi koşullarda ve biçimlerde kabul ettiğine dair bir öngörü içinde bulunması gerektiği varsayımı hareket ettiğimiz noktalardan birini teşkil edecektir. Bu noktadan hareket ederek otantikliği gerçekleştirmeye çalışan bir öznenin kendi hayatına dair dürüst bir temsili nasıl inşa edeceği konusu önemlidir. Ancak otantik bir temsili mümkün kılmayan şeylerin ne olduğu sorulduğu zaman Türkiye sineması içindeki fikir ayrılıkları daha netleşmektedir. Mesela Türkiye sinemasında otantiklik sorununun müsebbibi olarak Türkiye’nin 200 yıldır devam eden Batılılaşma serüveninin rolünü olumsuz olarak algılayan kesimler mevcuttur. Onlara göre Batılaşma çabası toplumun ruhunu körelttiği için omurgası olan bir sinemanın meydana getirilmesi sürecinde onulmaz yaralar açmıştır. Çare, yeni bir kavrayışla ulusun ve medeniyetin köklerine dönmekte yatmaktadır. Oysa bu tarz bir çabanın başka muhtemel boşlukları beraberinde getirmesi de kimi zaman söz konusu olabilmektedir. Ortak bir din, dil, medeniyet, ortak kültürel coğrafya üzerinden hareket ederek Avrupa kültürünün ortak egemenliğini kıracak yeni bir egemen anlatı oluşturmak aslında kimi zaman Avrupa oryantalizminin dayattığı dışlayıcı argümanları örtük biçimde kabullenmek anlamına da gelebilmektedir. Bu patikalara girilmediği zaman Türkiye’nin Avrupa kültürünü derinleştiren, çoğullaştıran, zenginleştiren katkılarda bulunması daha mümkün hale gelebilecektir.

 

*Derviş Zaim’in cevapları, yönetmenin TSA’daki “Rüya, Aristocu Estetiğin Temeline Dinamit Koyan Bir Film” başlıklı söyleşisinden (28 Kasım 2016) ve Altyazı dergisinde yayımlanan “Odaklandığın Şey Gerçeğindir: Türkiye Sineması, Alüvyonik Türk Sineması ve Uluslararası Kabul” (Sayı 78-79, 2008) makalesinden yönetmenin izni ve onayıyla derlenmiştir.

Erhan Tuncer

“Bağımsız” kavramı, izlediğimiz birçok düşük bütçeli ve deneysel filmleri kapsıyor gibi gözükse de filmlerin üretim ve izleyiciyle buluşma noktasında verilen mücadele ve –çoğu kez tavizlerden ötürü- bu tür filmleri işaret etmek için yeterli değil düşüncesindeyim. Evet, eşinizle dostunuzla, oyuncu arkadaşlarınızla, evinizde, vapurlarda, otobüslerde kendi imkânlarınızla filmler üretebilirsiniz. Bu üretim süreci içerisinde anlatmak istediğinizi, hiçbir yatırımcının baskısı altında kalmadan seçtiğiniz dille –en cesur şekilde- anlatma yolunu tercih edip, “sadece söylemek istediğinizi söylemek” adına her yolu deneyebilirsiniz. 2013 yılında sektöre yeni adım atmış bir yapımcı ile dokümanter-drama türündeki 94 dakikalık Deneme Çekimi’ni otobüslere, vapurlara gizli saklı girerek, çok yakın oyuncu arkadaşlarımın ve ekip arkadaşlarımın olağanüstü çabaları ile 15 günde tamamladım. Anlaşmam gereği maksimum 4000 TL harcayabilirdim ve film bittiğinde yaptığım hesaplara göre sadece 3650 TL harcamıştım. Filmi kendi bilgisayarımda kurguladım. Rica minnetle bir de müzik yaptırdım. Film iki üç ay gibi bir sürede her şeyiyle bitti. Sonra? İşte sonrası, esasında bir film yaparken çok da bağımsız olamadığımızı anladığımız zamanların başlangıç noktası. O andan sonra elinizdeki “işin” bir sanat eseri olmasının yanında “ticari bir meta” da olduğunu anlamaya başlıyorsunuz ve bağımsızlığınız tehlikeye giriyor. Dağıtımcı filminize “uzun” diyor, direnseniz de kısaltmak zorunda kalabiliyorsunuz. “Sıkıntılı sahneler var” diyor, sabahlara kadar tartışsanız da kesmek zorunda kalabiliyorsunuz. Tüm bunlara bazen göz yumup neden mi bağımsızlığınızdan taviz veriyorsunuz? Cevabını çoğu kez unutuyoruz ama gerçek bu: Film yapmak mesele değil, filmi izleyici ile buluşturabilmek mesele. Bu yolculuk da maalesef yaratıcının inisiyatifi ile ilerlemiyor. Bana kalırsa film değil, sinemacı bağımsızdır. Yönetmen ve senarist bağımsızdır. Üretilen iş, ticari kaygılar göz önünde bulundurulmaya başlandığı an –ki takdir edersiniz ki bu kaçınılmaz- artık bağımsız değildir. Sektörün işleyişine ayak uydurmaya başladığınızda artık bir şeylere bağımlı olmama gibi bir ihtimaliniz yok. Kopya sayısına, afiş tasarımına, filmin bayramda mı, resmi tatilde mi vizyona gireceğine, televizyona ne şartlarda satılabileceğine kadar birçok meseleye bağımlısınız. Tabii, “Ben filmimi çekerim, kimse izlemese evde arkadaşlarımla izlerim.” demiyorsanız bunlar geçerli. Böyle diyorsanız sorun yok. Bağımsızsınız. Ama o zaman daha büyük bir soru var: Siz gerçekten sinemacı mısınız?

Hakkı Kurtuluş

Teknik olarak yanıt çok net bir evet. Basbayağı mümkün. Dünyanın öbür ucunda Lav Diaz sözgelimi 60-70 bin $ gibi bütçelerle bağımsız nehir-filmler çekebiliyor. Bunun için pahalı metropol merkezleri dışında gerçekleştirilecek, başta yönetmen dışında herkesin birden ve hatta ikiden çok rol üstlendiği, toplam ekip sayısının onu aşmadığı prodüksiyon şemaları oluşturmak lâzım.

 

İçerik, öz itibarıyla ise yanıtım daha ılımlı, sakınımlı bir evet: Yuval Harrari'nin Homo Sapiens'ini okuyanlar bütün çıplaklığıyla görecektir; bütün insanlık tarihi boyunca, hele hele günümüzde ideolojik kalıplardan uzaklaşıp bütün bütüne bağımsız bir düşünce, bir (sanat) eser(i) ortaya koymak oldukça güç bir iş. En zoru ise insanlık tarihi boyunca insanlığı narkoz altına almış yüzlerce anlatının sonuncusu, en yenisi, fiyakalısı olan küresel liberal anlatıdan azade; bunun sabitlediği fikirlerden bağımsız eser ortaya koyabilmek.

Kaan Müjdeci

Bağımsız film dediğimiz kavramın tam olarak neyi kastettiğini anlamak istiyorum. Bu kavramı Türkiye sinemasına adapte etmek istiyoruz ancak tanımlamaya veya yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var. “Bağımsız film” bir genre (tür) oluşturmaktan mı, prodüksiyonel (bütçesel) anlamda bir taksonomik bakıştan mı, yoksa hem yaratıcısının hem de izleyicinin filmde ortaklaşa oluşturduğu bir estetik deneyimden mi ibaret? Eğer üçüncüsü, yani yaratımın veya estetik deneyimin bağımsızlığını kastediyorsanız, bu mümkündür. Film çekebilmek sanatçının yeterliliği ile alakalıdır. Sanatçı kendini yeterli hissettiği ölçüde bağımsızdır.

Kerem Topuz

Bağımsız filmler; yönetmenin müdahalesiz olarak sanatsal estetiğini ve kişisel görüşünü asıl amacı doğrultusunda filme aktarabildiği yapımlardır. Bunun için yönetmeni fikirsel anlamda kısıtlayan engellerin de ortadan kaldırılması gerekir. Ancak sinema yüksek maliyetli bir faaliyet alanıdır ve bu yüzden yönetmenin özgürlüğü, sağladığı finansman ve finansmanın yapısıyla doğru orantılıdır. Şu anki mevcut durum üzerinden değerlendirme yapmaya çalışırsak, piyasa koşulları ve finansman yöntemleri açısından bir filmin “tamamen bağımsız” olması oldukça zor görünüyor. Çünkü bugünkü “bağımsız sinema” festivaller ve sinema kurumları/fonlar tarafından yönetilen, yönlendirilen “kurumsal bir forma” dönüşmüş durumdadır. Dolayısıyla filmler de onay almak ve varlığını sürdürmek için bu forma uyan, istenilen formatta üretilen bir yapıda olmak zorunda kalmıştır. Bir filmin var olabilmesini belirleyen koşut; piyasa koşullarına veya gösterim koşullarına ne derecede hitap ettiğiyle belirlenmektedir. O yüzden gerçek anlamda “bağımsız film” üretimi, hem ticari film piyasası hem de “kurumsal bağımsız sinema” alanları dışında gerçekleştirilebilecek yeni bir alandır. Çünkü artık mesele bir filmin sadece bağımsız şartlarda üretilmesi değil, gösterilmesi ve varlığını sürdürebilmesi meselesidir. Eğer ki, üretilen film, her iki koşulda da gösterim şartlarını/beklentiyi karşılamayan bir yapım ise mevcut durumda yok hükmündedir. O yüzden gerçek anlamda bağımsız sinema, kendine, gösterim şartlarını da değiştirecek yeni bir alan açmak zorundadır ve açmaya da başlamıştır. Bu alanın adı internettir! Bu anlamda internet, bağımsız film üretimini teşvik edecek, filmin gösterimi ve yapımın hayatta kalmasını mümkün kılacaktır. Üretilecek filmler aracılar, jüriler, komiteler, dağıtımcılar gibi elemelerden bağımsız olarak internet vasıtasıyla izleyicisine direkt ulaşacak, hem ticari açıdan kazandıracak hem de sanatsal açıdan çeşitliliği arttıracaktır. Yeni formlar ve tarzlar için sinemacıları özgürleştirecektir. İnternet, şimdi ve yakın gelecekte bağımsız sinemanın zincirlerini kırmasına ön ayak olacak en büyük devrimdir.

Mehmet Can Mertoğlu

Öncelikle “bağımsız” kelimesinin sınırlarını nasıl çizdiğimiz ile farklı yanıtlara ulaşabilmemiz mümkün. Günümüzde, özellikle ABD'de Sundance ve South by Southwest gibi festivallerde bütçesi on milyonlara dayanan kimi filmler dahi bağımsız olarak tanımlanabiliyor, yahut da Avrupa sinemasının büyük yönetmenlerinin çok uluslu, düzinelerce irili ufaklı fonla desteklenmiş filmlerinde de aynı tabire zaman zaman rastlayabiliyoruz.

Bağımsızlığı; herhangi bir stüdyo, fon, kurum -devlet veya televizyon- desteği almamış filmler ölçeğinde değerlendirirsek, sayıları bir hâyli sınırlı olmakla birlikte bunun da hâlen mümkün olduğunu düşünüyorum; ancak burada da ciddi bir sürdürebilirlik sıkıntısı baş gösteriyor. Özellikle belgesel alanında daha fazla örneğiyle karşılaşılmakla birlikte, kişisel birikimler yahut mikro düzeyde kitlesel destekler ile finanse edilmiş filmlerin mevcudiyeti, çok sınırlı olsa dahi sürüyor. Lâkin bu filmlerin gösterim alanlarının genellikle birtakım butik festivaller ve başat ülkelerdeki sinematek muadili salonlardaki birkaç gösterimle kısıtlı olmasından mütevellit bunun sürdürebilirliğinin de epeyce zorlaştığı kanaatindeyim. Bu tip filmlerin içerik ve üslubundan muaf olarak geleneksel dağıtımcıların, hatta kimi zaman büyük festivallerin dahi ilgisine istisnai örnekler haricinde pek de mazhar olamayışı ve bu filmlerin izleyicisi olabilecek kişilere ulaşabilmesinin önündeki görünürlük problemleri neticesinde neredeyse herhangi bir ekonomik geri dönüş sağlanamadığı için sinema gibi oldukça pahalı addedilebileceğimiz bir sanatta bir tür çıkışsızlık kaçınılmaz oluyor.

Murat Pay

Bağımsız film üretmek bence sinemanın başlangıcından beri mümkün değildi. Çünkü film birçok karışık alanı bir araya getirmeye çalışıyor. Özellikle para, sermaye ile kurduğu bağ düşündürücü. Mesela Ahmet Uluçay'ın ilk yazdığı Bozkırda Deniz Kabuğu senaryosunun sinema çevresinde beğenilmesine karşın çekilememesini not etmek gerekiyor. Bugün bağımsız film yapıyorum diyen bir yönetmenin sermaye sahibi olmadan bu sözünün arkasında durması oldukça zor. Mümkün değil demiyorum ama zor. Eskilerin “zor oyunu bozar” deyişi birçok hadiseyle ispatlanıyor. Fakat kanaatimce bizim coğrafyada bağımsız sinema yapmak ilk etapta sermaye ile ilgili değil, zihniyetle ilgili bir durum. Zihni bağımsızlık olmadığı için yahut hafıza probleminden kaynaklanan travmalarla yüzleşme ötelendiğinden nerede durduğu belli olmayan, özgünlük sorunuyla hemdem bir sinemayla karşılaşıyoruz. Galiba Türkiye'de bağımsız sinema yapmanın önündeki en büyük engel bu.

Nazif Tunç

Sağmal ineğin verimli memelerine yapışmış paçık paçık emen semiz bir süt danası değildir bağımsız sinema. Hüdayi nabittir. Gözden uzak kuytularda, toprağın verdiği kuvvetle, esen rüzgârdan, yağan yağmurdan doğal beslenmesiyle salınır, büyür. Bahçıvanın hortumla sulaması, dallarının budanması, dönem dönem başka meyveye bağımsız sinemanın olmazsa olmaz şartı hiçbir kaynakla göbek bağının olmamasıdır. Hiçbir sermaye gurubunun, para babası yapımcıların,  lütuflarıyla gark eden şirketin, konforlu yapımevinin, fon ve destek adıyla piyasada cirit atan vaazcıların etkisi altında kalmamalıdır. Pusuya yatmış politik pış pışçılık, iktidar borazancılığı yapmaz. Seyircinin genel beğenisinin dışında aykırı, muhalif hikâyeler anlatmayı sever, bu bağımsız sinemanın fıtratıdır, doğal mizacıdır. Bu mizaçta da mermerden daha sert bir kararlılıkla diretmelidir. Çarkın dışında kalmayı böylece başarır. “Gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını sallar.” misali kimin ekmeği yeniyorsa onun kılıcını sallayan olmamalıdır. Az da olsa bağımsız sinema üretenler var olmaya devam etmeli. Bugün dünyada ekipmanların kolay ele geçiyor olmasından, teknik anlamda birtakım imkânların konfor ve lüks olmaktan çıkıp kolayca erişilebilecek duruma gelmesi bağımsız sinemacıların benzininin tükenmemesini sağlamaktadır. Bir de bağımsız sinemacıların yaptıkları filmlerin dünyanın her yerinde ses getiriyor olması oyuncu, ortak, imkân bulma noktasında kapıları açmaktadır artık.

 

Ekipmanlar ucuzladı. Ufacık el kameralarıyla üstün görüntüler elde etmek mümkün. Eskiden sadece büyük stüdyolarda bulunan devasa ekipmanlara ihtiyaç yok. Hele negatif yıkama, pozitif kopya basma laboratuvarlarına hiç ihtiyaç yok. Kurgu ve yapım sonrası süreci evlerde de yapılabilir artık. Bu zenginlikler bağımsız sinemacıların ekmeğine yağ sürüyor. Teknoloji, büyük yapımevleriyle göbek bağını kesti bağımsızların. On beş yıldır bütün dünyada altın çağını yaşıyorlar... Özetle bağımsız sinema, sinemacının hiçbir dış baskı altında kalmadan özgür bir şekilde filmleri ortaya çıkarmasını mümkün kılan bir akım olarak varlığını sürdürmektedir.

Nesimi Yetik

Sanırım evet mümkün ve hayır mümkün değil diye cevaplayacağım bu soruyu. Mümkün kısmı şöyle: Film yapmak isteyen bir kişi dışarıdan kaynak aramaksızın, yapmak istediği filmin tüm maliyetini öz kaynaklarıyla sağlayıp vizyona girme, gişe başarısı elde etme, TV satışı yapma, festivallere seçilme, başarı, ödül kazanma gibi kriterleri asla umursamadan, kendi istediği filmi kendi istediği ölçütler dahilinde tamamlarsa sanırım bağımsız bir film yapma olasılığı vardır.

 

Mümkün olmayan kısmı ise şöyle özetlenebilir: Başvurulan her türlü maddi kaynak arayışı, fon destekleri, ortak yapımlar vs. ancak belirli şartları yerine getirerek mümkün. Yani filminize gelecek her türlü finansal katkı kendi özel koşullarıyla geliyor. Gönül ister ki sadece parayı verip gitsinler, lâkin parayı verenler sizin dudağınızdaki düdükten biraz da kendilerine pay istemekte.

 

İş elbette filmi finanse etmekle bitmiyor. Diyelim filminizi finanse ettiniz, çekip tamamladınız kendi imkânlarınızla… Filminizi Cannes, Venedik, Berlin gibi üst düzey bir festivalde göstermek istiyorsunuz. Bu festivallerin ana yarışmalarına ortak yapımcısı, uluslararası dağıtımcısı olmadan seçilebilen film neredeyse yok gibi. Yani ya en baştan oyunun kurallarını kabul edip buna uygun bir strateji geliştireceksiniz ya da bağımsız sinema yapmak adına bildiğiniz yoldan devam edeceksiniz.

 

Geçtiğimiz yıllarda önemli bir uluslararası festivalin resmi bölümlerinden birinin temsilcisi gelmişti İstanbul’a. Filmleri hangi kriterlere göre seçtikleri konusuna değinirken “Marketability” demişti. Bu sihirli sözcüğü Türkiye’de ticari filmler yapan yapımcılardan sıklıkla duyarız. Pazarlanabilirlik onların olmazsa olmazıdır. İronik bir biçimde hem sinemayı ticaret ve eğlence olarak görenler hem de sinema sanatının festivalini yapanlar “Marketability” noktasında birleşmişler.

 

Son 15-20 yıl içerisinde iyice güçlenen ve çoğalan ortak yapım marketleri, uluslararası proje geliştirme ve yapım fonları, film yapmak isteyen yeni yönetmenler için son derece önemli platformlardır. Bir bakıma bağımsız sinemanın da sektörü böylece kurulmuş oldu. Bunun olumlu bir gelişme olduğunu ve sinemacılar için önemli bir kazanım olduğunu belirtmek gerek. Ama bu iş ağı,  süreç içerisinde -her kurucu gücün yaptığı gibi- sanatın tanımını ve niteliğini belirlemede bir söz ve iktidar sahibi oldu. Bunun neresi kötü diyeceksiniz. Cevabım şöyle olacak: Sanatçılar fonlara, ortak yapım marketlerine bağımlı hâle geldiler. Yapmak istedikleri filmleri finanse etmek ve seyirciye ulaştırmak için o tornadan geçmek durumundalar. Bu da sanırım daha yaratıcı, yıkıcı, tekinsiz olabilecek sanat eserlerini evcilleştirdi. Böylece “art house” diye nitelenen sinemanın kendi içinde bir tür ana akımı oluştu. Filmler konu seçimleriyle, üsluplarıyla birbirine benzemeye başladı. Çünkü desteklenen, başarı kazanan eserlerin benzerlerini yapmak garantili bir yol haline geldi. Bir başka açıdansa sanatsal tutkusundan ziyade, girişimci ruhu olan, halkla ilişkiler yeteneği kuvvetli, proje sanatçıların türemesine –hadi en hafifiyle söyleyeyim- katkı sağladı.

 

Artık hepimizin bir projesi var. Artık hasta senaryomu script doctor’a götürüp tedavi ettirebiliyorum, iyileşiyor ve ne oluyor: Marketability.

 

Senaryonun yazım aşamasından, filmin dağıtımına, festivallere seçilme kriterlerine kadar belirleyici bir iş ağının oluştuğu bu yapının içinde gerçek anlamda bağımsız sinema yapılabileceğine inanmıyorum. Kendi adıma durumdan hoşnut olmasam da bunu etrafa pek belli etmemeye gayret ediyorum. Galalarda şık giyinip, fotoğraf çektirirken mümkün olduğunca etrafa gülümsemeye çalışıyorum!

Onur Ünlü

Hayır mümkün değil. Birinci sebebi özellikle uluslararası büyük festivaller ve onların dayattığı “iyi film” algısı. Filmler ekonomik olarak bağımsız bile olsalar, dayatılan bir estetik anlayışa göre üretildikleri için gerçekte bağımsız filan sayılamazlar. Ayrıca o düzeyde filmler aslında ekonomik olarak da bağımsız sayılamazlar. Çünkü muhakkak belirli fon havuzlarından fonlanırlar ve o fonların estetik ve ideolojik yaklaşımları da zaman zaman sansür noktasında dayatmacıdır. Dayattıkları şey de büyük festivallerin iyi film algısıdır.

 

Bu Allah’ın cezası paradoks, film yapan insanların zihinlerinde tamamen körleştirici olmasa da bulanık görmeye benzer bir etki yapar ve herkes iyi film denince aşağı-yukarı aynı şeyi görmeye başlar. Başlıyor. Başladı. Başlamamalıydı.

 

Bütün bunlar büyük yönetmenlerin ve onların olağanüstü filmlerinin olmadığı anlamına gelmez. Ama onların standart sapma olmadığı anlamına da gelmez.

 

Türkiye’de de estetik ya da ideolojik açıdan kendisini ticari filmlere bağlamayan, bu yanıyla “bağımsız” sayılabilecek filmler yapılıyor, yapıyoruz. Lâkin onların da tam olarak neden bağımsız oldukları belli değil. Bir tek seyirciden bağımsız oldukları muhakkak. Çünkü kimsenin o filmleri izlediği yok. Türkiye’de bağımsız denilen filmlerin salon bulamamasının sinemamızın temel sorunlarından birisi olduğu muhakkak. Lâkin bağımsız olduğu düşünülerek üretilen birçok filmin berbat filmler olmasını, salon eksikliğiyle açıklamayı reddediyorum.

 

Bence daha çok çalışmalıyız.

 

 

Önceki Yazılar:

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.