Burçak Evren Söyleşisi
Barış Saydam - Söyleşi 01 Haziran 2014

Sinema tarihçisi Burçak Evren’le ülkemizin sinema tarihi konusundaki eksikliklerini ve bu alanda yaşanan paradoksları konuştuk.

Söyleşi: Barış Saydam - Mücahid Eker

 

Türk sinemasıyla ilgili araştırma yaparken karşılaşılan sorunlar neler size göre?

 

En büyük sorun kaynak sıkıntısı. Öncelikle sinemayı yapanlar, yani yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular yaptıkları işe saygı duymamışlar; sinemayı ticari açıdan ele almışlar. Alınıp satılan bir meta gibi görmüşler sinemayı. Büyük şirketler, yönetmenler bile kendi filmleriyle ilgili dokümanları saklama gereği duymamış. Düşünün, bir insan vesikalık resmini saklar değil mi? Bir film çektiğiniz zaman en azından afişlerini, lobilerini, hatta filmin bir kopyasını saklamak gerekir. Fakat hiç kimse bunu ciddiye almamış. Ben kendi kitaplarımı hazırlarken, ansiklopedilere sinema maddelerini yazarken çok zorluk çektim. Birçok yönetmenin hiçbir arşivinin olmadığını, üstelik filmlerini sayabilecek bir hafızaya bile sahip olmadıklarını gördüm. Baha Gelenbevi hariç. O her filmin afişlerini saklamış, her filminin albümünü yapmış, albümlerin arkasına o filmle ilgili çıkan bütün eleştirileri almış. Bugün yapımevlerine gidip de orada o yapımeviyle ilgili bir araştırma yaptığınız vakit, bırakın senaryoları, çekim notlarını, o filmle ilgili lobi veya afiş bulmak bile gerçekten zor. Ne yazık ki böyle bir saklama, biriktirme ya da yapılan işe değer verme misyonu yok.

 

Peki, bu araştırmalara Kültür Bakanlığı’nın, kütüphanelerin desteği nasıl?

 

Sıfır. Sinema alanında araştırma yapacakların müracaat edebilecekleri bir kurum yok Türkiye’de.

 

Kaynak sorunu dışında metodolojik olarak da belli sıkıntılar var mı? Yani sosyolojik ve tarihsel perspektif üzerinde yükselen araştırmalar ne durumda?

 

Türkiye’de bu tür araştırma yapan gruplara baktığımızda öncelikle akademisyenler, üniversiteler çok zayıf, içi boş ve tamamıyla o metodolojinin, yani sistemin tutsağı. Bir filmi dönemiyle özdeşleştirmediğimiz vakit film sakıt olur. Siz bugünkü dönemi anlattığınız vakit Türkiye’nin bir panoramasını çizemezseniz her şey ayakta kalır. Bugün yazanların yüzde 99’u Türk sinemasının geçmişini bilmiyor. Yirmi yıldır çıkan dergilere bakın, yüzde 99’u yabancı sinema. Ben bir araştırma yaparken 1910’larda, 1920’lerde hiç zorlanmıyorum. Ama 1980’lere, 1990’lara geldiğimde zorlanıyorum. Çünkü bana done teşkil edecek, kendi arşivim, kendi notlarım dışında bir tek inceleme, araştırma, makale yok, bulamıyorum. Bir yönetmen ölüyor, bir sayfalık yönetmen değerlendirmesi, irdelemesi yok. Türk Sineması’nda değişimler, dönüşümler oluyor, bunlara tercümanlık eden bir tek yazı yok. Ama bizim çıkardığımız Yedinci Sanat’a bakın, hepsi birer belge gibiydi. Araştırma, inceleme olgusu Türk sinemasında yok oldu. Diğer taraftan sinemayla ilgili ayrıntılı bir araştırma yaptığınız vakit ticari bir karşılığı olmuyor. Sinema kitabının satışı sadece bin tanedir, o da çok şanslıysa. Dergilerin satışı iki-üç bin. Endüstrisi, işleyişi, salonları, yayınları, akımları, eğilimleri, ekolleriyle dörtdörtlük bir sinema tarihine ihtiyaç var. Fakat bunu bir kitaba sığdıramazsınız. On kitap yaptığınızda sizi kim finanse edecek, bu da ayrı bir konu.

 

Sinema kitaplarında birbirinden farklı bilgilere rastlayabiliyoruz. Bu metinler nasıl doğrulanabilir, sağlamaları nasıl yapılabilir?

 

Ben Türk sinema tarihinde ilk araştırma yaptığım vakit kuşkulu davrandım. İlk kaynağı görmeden hiçbir şeye inanmadım. O kaynağa sizin inmeniz lâzım. Bunu iki şekilde yapmalısınız: Birincisi, gerçekten o kaynak var mı? İkincisi de o kaynak iyi yorumlanmış mı? En önemlisi de bu: Kaynağı yorumlamak. İşte benim Gelişim Sinema’da 1984’te yaptığım ve günümüze kadar süren ilk Türk filmi tartışmaları da bununla alâkalı. Bu film var mı, nerededir? Her filmiyle ilgili her şeyi saklayan Fuat Uzkınay’ın ilk Türk filmi olduğu söylenen film (Ayestefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı, 1914) ile ilgili bir tek notu, bir tek sözü olmaması olacak iş mi? Resimli Hayat ve Perde dergilerinde çıkan konuşmasında her şeyden söz ediyor, bu filmden söz etmiyor. Foto Film Merkezi’nde de yok bu film. Rusya’ya da müracaat ettik, fakat arşivlerinde böyle bir film olmadığını söylediler. Ortada olmayan ve hakkında kesin bilgi bulunmayan bir filmle biz Türk sinemasını başlatamayız. Oysa Manaki Kardeşler’in çektiği Sultan Reşat’ın Balkan ziyaretinin (Sultan Reşad’ın Rumeli Seyahati, 1911) Türkiye’de Apollon Sineması’nda gösterilmiş iki metrelik ilânını buldum ben.

 

Önceden Osmanlı tebaasından olsa da ulus-devletin yeni kimlik ve coğrafya tanımının dışındaydı Manaki Kardeşler. Dolayısıyla onların filmlerini Türk filmi kategorisine yerleştirip yerleştirmeme tartışmaları var.

 

Peki, Türkiye’ye sinemayı ilk getiren Sigmund Weinberg Türk müydü? Fotoğrafı ilk getiren Abdullah Biraderler Türk müydü? Değil. Tarih bilgisi sıfır olan biri bile en azından şunu sorar: Sultan Reşat 1911’de Balkanlar’a niye gitti? Kendi imparatorluğunu, kendi topraklarını ziyarete gidiyor Sultan. Ben illâ bu filmdir demiyorum ama bulduğum en eski tarih budur. Aslında bundan evvel Hamidiye Kruvazörü var, Sultan’ın Cuma Selamlığı var. Bunlar bütün gazete kupürlerinde var; demek ki bunlar çekilmiş, çekilmemesi mümkün değil.

 

Osmanlı’nın son döneminden bugüne dek devam eden kimlik tanımı üzerindeki tartışmaların, Türk film tarihi yazımı ve tanımı üzerinden de sürdüğüne tanık oluyoruz bir bakıma.

 

O da olabilir ama daha çok tarih bilgisiyle alâkalı bir durum bu. Bakın, Manaki Kardeşler Makedonyalı. Peki o yıllarda Makedonya neresi, Sultan Reşat niye gidiyor? Yabancı bir ülkeye gitmiyor, kendi ülkesine gidiyor. Söylediklerine göre Kosova’da 500 bin kişiyle Cuma namazı kılıyor. Bu sorun, yarın Diyarbakır’da çevrilen filmin Türk filmi mi yoksa Kürt filmi mi olduğu sorununa kadar gelir; daha başka yerlere de gelir.

 

Aslında yavaş yavaş geldi; şu an var böyle tartışmalar.

 

Gelecek. Makedonya bizim değil derseniz, yarın burada da benzer şeylerle karşılaşırsınız.

 

Türk sinema araştırmalarıyla ilgili nitelikten ve nicelikten bahsettik. Nicelik yönüyle aslında toplasak senaryolar da dâhil 600-700 kitap çıktığını görüyoruz. Araştırmalardaki sıkıntıları sadece kaynak sıkıntısına bağlamak yeterli mi sizce?

 

Hayır. 1990’lara kadar sinema yayıncılığının hiçbir ticari yanı yoktu; bir sinema dergisinin tirajı üç bin bile değildi. Sinema hep bir eğlence, bir hoşça vakit geçirme aracıydı. Biz her sinema dergisini çıkarırken şöyle bir program yaparız: Türkiye’de altmış tane iletişim fakültesi var, şu kadar sinema bölümü var, şu kadar kişi sinemayla uğraşıyor, şu kadar kişi sinemasever. 100 bin rakamı çıkar toplamda. Hadi 50 bini, hatta 75 bini almasın, 25 bin kişi alır deriz. Ama iki-üç binin ötesine geçilmemiştir. Magazin tarzı çıkarılan dergilerde belki dört bin tiraj bulundu, ama onları sinema dergisi saymıyorum ben; yabancılardan alınan bültenlerden oluşanları da saymıyorum. Ayrıca sinemayla ilgili yazar takımı da değişti. Sinema yazarı önce eleştirmenlikle başlar. Eleştirmen belli bir duruma geldikten sonra artık gündelik olandan uzaklaşır ve bütün bu birikimini, bilgisini kitap olarak ortaya koymaya başlar, değil mi? İyi bir araştırma-inceleme yaparak da dikkat çekebilirsiniz.

 

Böyle bir araştırmanın yayınlanacağı mecra konusunda da sıkıntı var aslında.

 

Zaten birincisi, o tür bir yazar takımı yetiştiremedik. İkincisi sinema alanında bin kitap basılmış diyelim, bunun sekiz yüzü 1990’lardan sonra çıkmıştır. Alim Şerif Onaran’ın birkaç kitabıyla bazı senaryo kitapları dışında ciddi satış yapanları göremezsiniz. Bugün bile ağırbaşlı, sinemayı teorik olarak ele alan dergilerin tirajları binin altında ve okunduğunu da sanmıyorum. İkisinin arasında, yani popüler olamayan ama akademik de olmayan Yedinci Sanat gibi, Yeni Sinema gibi dergiler artık günümüzde çıkarılamaz. Çünkü onu çıkarabilecek bir kadroya sahip değiliz. Bırakın kitap yapmayı, eleştiri yapan dahi yok. SİYAD’ı ilk kurduğumuzda ne yapıyorduk? Üç kitabı olacak, en az bir gazetede iki yıl düzenli yazı yazmış olacak. Ama şimdi böyle değil ki.

 

Biz sinemanın belli dönemlerine tanıklık ettik. 1965’te girdik sinemaya. Ondan sonraki dönemin içinde bizzat yaşadık. Şimdi genç bir insanın o dönemleri bilmesi mümkün değil. Ben Baha Gelenbevi’nin evine giderdim. İlk kitabımı zaten Faruk Kenç’le yaptık. Yılmaz Güney’le saatlerce konuşurduk. 12 Eylül’ü, 27 Mayıs’ı yaşadık biz. Bunları bildiğim için o dönemleri de değerlendirebiliyorum. Ama kitaplardan okumayla ne kadar olur? Şimdi böyle bir kuşak var. Peki biz gidersek ne olacak? Bakın üç, dört kişinin elindedir Türk sineması. En gençleri benim, en gençleri 60 yaşında. Bu kişiler gittiği vakit Türk sinemasının belleği yok olacak. Turhan Gürkan öldü, arşivi nerede? Erman Şener gitti, arşivi nerede? Çetin Özkırım gitti, arşivi nerede? İki, üç kişi daha kaldı. Yazmak isteseniz de o döneme, belgelere ve bilgilere ulaşamayacaksınız. Bu insanların elindeki arşivler alınıp kamuya açık hâle getirilmezse bir bellek yok olacak.

 

Sinema bölümlerinin sayısı her sene artıyor; belli bir arşiv satın alarak başlıyorlar işe. Ama bu arşivler sadece kendi üniversitelerinde kalıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Ben sekiz üniversitede ders veriyordum, şimdi azalttım, dörde indi. Hiçbir üniversitede sinemayla ilgili bir şey yok, bu bir. Benim ders verdiğim üniversitelerde sinemacıdan başka her şey olunur. İkincisi, size üç okul kitaplığını anlatayım. Birisi kilitli ve yıllardır açılmamış, sadece göstermelik duruyor. Üstelik bunlar önemli kişilerin kitaplığı. Literatürü de zayıf ama açılmıyor. Diğer kitaplıkta çalışan bir kişi bile görmedim ve sinemayla ilgili ne kadar gereksiz malzeme varsa orada. En ilginci de alınmasın diye koli bandı çekilmiş kitapların üstüne. Nedenini sorduğum vakit, çalınmaması için dediler. Yani hiçbir sinema okulunda doğru düzgün bir kitaplık yok. Dertleri de değil sinema okullarının. Meselâ ben bir üniversiteye binlerce arşivi size vereyim dedim, fakat hiç kimse buna yanaşmadı. Üniversitenin bünyesinde ayrı bir bölüm açıp Türkiye’deki bütün üniversitelere karşılıklı bilgi alışverişini servis etmesini teklif ettim, buna da kimse yanaşmadı. Bugün araştırma, inceleme yapacaksanız hangi üniversitede ne bulacaksınız? Üniversitelerin ne yöneticileri ne sahipleri ne de öğrencileri böyle bir şeyi talep ediyor; okullardaki sistem de müfredat da buna uygun. Öğrencileri kitaplığa, etüde, araştırmaya sevk edecek hiçbir sistem yok. Zaten çocuklar bunu yapsa da, onları anlayacak, araştırmayı değerlendirecek kapasitede hoca yok. Şimdi ben kalkıp Türk sinemasının sosyolojisiyle ilgili bir kitap koysam ortaya kim değerlendirecek? Hep paradoks içindeyiz.

 

Son olarak Türk Sinemasıyla ilgili araştırma yapacaklara kaynak çalışmaları için ne önerirsiniz? Aslında kaynaktan çok sanıyoruz ki metot daha önemli, nasıl bir metot tavsiye edersiniz?

 

Şimdi bakın, ben bir kişinin kitabını aldığım vakit ilk baktığım yer kaynakçası. İkincisi benim inemediğim, farkına varamadığım farklı bir kaynak var mı ona bakarım. Benim titizliğim hep farklı kaynaklar bulmak, o farklı kaynaklarla hem mevcutları değiştirmek hem sinemayı değiştirmek. Zaten sinema tarihçisi -sadece sinema tarihçisi değil genelde tarihçi- belge, bilgi peşinde koşmalıdır; bu çok önemli. Bir fotoğrafı okumasını, yorumlamasını bilmesi lâzım sinema tarihçisinin, ama Türkiye’de bu yok.

 

Bir yazı okuduğunuzda saptama varsa o önemlidir. Onun için, birincisi mevcut kaynakları ve kişileri çok iyi değerlendirmek, bunların dışında bir şey ilâve ederek farklı bir kompozeyle, farklı bir yorumla sunmak gerekiyor. Bir kere Osmanlıcayı çok iyi bilmek gerek. Bizim Osmanlı arşivine girip de değerlendiremediğimiz binlerce kaynak var. Türk sinemasını iyi bilir ve bu bilgimizi de Osmanlıca kaynaklarla örtüştürebilirsek ortaya çok daha güzel çalışmalar çıkabilir.

 

Not: Bu söyleşi daha önce Hayal Perdesi’nin 19. sayısında (Kasım-Aralık 2010) yayınlanmıştır.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.