Bir İzah
Muhsin Ertuğrul - Makale 04 Mart 2017

Birçok kaynakta Muhsin Ertuğrul’a ait olduğu belirtilen fakat yazarın imzasız yayınlamayı tercih ettiği 1919 tarihli makalede; sinemanın o yıllarda nasıl algılandığı, ne zorluklarla filmler çekildiği ve Türk sinemasının ilk konulu film kabul edilen Pençe’ye dair önemli bilgiler mevcut.

Temaşa, Sayı 13, 1919

 

Selahaddin Ali Beyefendi’ye

Benim de bir muavini olduğum bu mecmua ile Müdafaa-i Milliye Cemiyeti arasında sinemacılık mesâilinden[1] mütevellit bir ihtilaf var. Bu mesâildeki dakâyiki[2] taʻmik[3] etmek istemeyip de yalnız seyirci kalanlar bile “Temâşâ”ya hak verirken bir de işin iç yüzünü araştırıp meydana çıkarırsak o zaman tekzip kabul etmez bu hakikat önünde şimdiye kadar olduğu gibi Cemiyet de ayak diremeye muvaffak olamaz. Fakat ben burada bu ihtilâfı nazar-ı itibara almaksızın yalnız meseleyi olduğu gibi teşrîh edeceğim: [4]

Uzun bir müddetten beri musikiye mukabil gramafon, tiyatroya mukabil olarak da sinemacılık âlem-i medeniyeti işgal ediyor. Fakat hiç şüphesiz ki resimle mukayese ederek fotoğraf ne derece eser-i sanat addolunuyorsa sinema da ondan öteye hiçbir suretle geçemeyecektir. Eğer kainatta bir gün herkes sağır olmazsa!… Resim nasıl göz, musiki nasıl kulak, edebiyat nasıl dimağ vasıtasıyla hislerimiz içinse tiyatro da bütün bunların imtizâcından[5] hasıl olduğu için kör, sağır ve dili olmayan herkes içindir.

Buna mukabil itiraf etmemeli mi ki, bazen tiyatroda edebiyatın ifade edemeyeceği vakâyi[6] vardır ki sinemada pek sanatla ve maharetle gösterilebilir. Nitekim işmiʻzâz[7] ve hareketle gösterilemeyecek ne kadar rakîk[8] hisler düşünceler vardır ki tiyatro sahnesinde edebiyat vasıtasıyla, ifade olunur. Elhasıl ben tiyatronun lüzum ve ehemmiyetini inkâr edenleri kâfir addettiğim kadar sinemacılığın muhassenat[9] ve hidemâtını istihfâf edenleri[10] de mücrim telâkki ediyorum. Hatta bazen bunları birbirinden o kadar ayrı birer şube-i sanat zannedenlere bile tamamıyla hak veriyorum. Maamafih rakibi olan sinema her iklimde her lisanı mütekellim olması dolayısıyla tiyatronun önüne geçmeye var kuvvetiyle hâhişgerdir[11]. Çünkü bu şube-i sanat yalnız meşâhir tarafından muharrer eserler için değil kâinatın aksâm-ı muhtelifesindeki ırk, âdât ve ekâlîm[12] ile menâzırı[13] da nakle hemen yegâne nîm zî-hayat[14] bir vasıtadır.

Avrupa ve Amerika bu faideli vasıtadan hemen her suretle istifade çarelerini bulmuşlar. Hatta son zamanda sinema şeritleri gazeteler kadar mensup oldukları milletlerin nâşir-i efkârı[15] olmuşlar ve tıpkı gazete ve resâil[16] gibi de sansüre tabi kalmışlardı. Sinemacılığın bu tarzda telâkki olunmaya başladığından sonra tabii değil midir ki biz de bu vasıtadan istifade yoluna koyulacaktık. Bilhassa biz buna en ziyade muhtaç idik ve eksikliğini hissediyorduk. Çünkü bizim hatta en yakın Avrupa bilâdında[17] bile meçhul olan, umumiyetle bilinmeyen bir şeyimiz vardı ki o da hayat tarzımızın yavaş yavaş vuku bulan tahavvül ve tebeddülü[18] idi. Memleketimize gelen seyyahlar, ecnebiler bile giremedikleri, nüfuz edemedikleri safahat hayatımız hakkında dimağlarındaki eski tabayiimizin[19] hatırasına müracaatla olmadık fikirler ediniyorlardı. Ben bizzat Berlin’de bunlara pek benzer nice suallere maruz kalmıştım. Berlin’deki Almanların, ekseriyet-i kâmilesi[20], Türkleri yani beni ve sizi hâlâ “İstanbul Gülü” nam operette gördüğü şekilde giyinir, onlarca muhayyel olan haremiyle, [*] keyfiyle ve çubuğuyla yaşar şalvarlı ve kefiyeli[21] mahlûklar zannederler. Onlara öyle gelir ki Avrupa’ya giderken Türk fes yerine şapka giydiği gibi şalvarlı elbise yerine modadan kostüm geçirir. Bunun aksinde pek ısrar ettiğim için vaktiyle İstanbul’a gelen bir Alman beni tekzip etmek üzere köprü üzerinde alınmış bir kartpostalı göstermişti. Filhakika o kadar muhtelif tarz-ı telebbüs[22] vardı ki muhatabım şalvarlıları Türk ve fesli pantolon ceketli kimseleri de milel-i sâireden diye addetmekte hak kazanıyordu. 

İşte bütün bunları, eğer Avrupa’da olduğu gibi, bizde de bir sinema şeridi darü’s-sınâası olsaydı bizi tanımayan memleketlerin Türk’ü tanımayan sakinlerine gösterir ve memleketimize iyi bir hizmet etmekle kalmayarak para da kazanırdık.

Bütün bunlara istinaden Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin sinema teşebbüsünü ilk duyduğum zaman fevkalâde sevinmiştim. Kendi kendime: İşte, diyordum, bir müessese ki bu işte hatta paradan ziyade, sanattan ziyade memleketi düşünecek maddi olmaktan fazla manevi hizmet edecek filhakika “Müdafaa-i Milliye Cemiyeti” bu, hatta ayağında donu ve sırtında gömleği olmayan milletten, değil sakinleri taşlarıyla topraklarına varıncaya kadar sefalet diye haykıran memleketin sefil ve aç fukarâ-yı ahalisinden bugün yangın, yarın harp ertesi gün guzâta muavenet[23] diyerek topladığı paraları bu teşebbüse hasretti. Bir sinema müessesesi teşkiline koyuldu. Buraya kadar Cemiyet’i sinema teşebbüsünde tahtıe edecek[24]  hiçbir fert yoktur.

***

Vaktâ ki insan herhangi bir işe girişir. Her şeyden evvel o işi bir bilene, bir mütehassısına havale eylemekle muvaffakıyetin yüzde seksenini temin etmiş olur. İyi bir bina yaptırmak isteyen adamın malzeme-i inşaiyyeyi en mükemmellerinden intihâb etmesi[25] binanın inşasındaki muvaffakıyete teminat addolunmaz. Hâlbuki doğrudan doğruya, her şeyden evvel iyi bir mimara havale ve ihalesi kâfi bir ümid-i muvaffakiyet addolunabilir. İyi bir aşçı olmadıktan sonra nefis yağınızla mısır pirinciniz bir işe yaramaz. Buna getirilecek meseller bî-intihâdır[26]. Ve bu hendese kaidesi kadar kati ve gayr-i kâbil-i itirazdır. Buna rağmen Müdafaa-i Milliye Cemiyeti bu teşebbüste tamamen aksine olarak hareket etmiştir. Şöyle ki:

 

Makalenin devamını okumak için tıklayınız.

 

[Latinize: Ayşe Yılmaz ve Samime İnceoğlu]

 


[1] Mesâil: Meseleler.

[2] Dakâyik: İncelikler.

[3] Taʻmik: Derinleştirme, araştırma.

[4] Teşrîh etme: Açıklama.

[5] İmtizâc: Karışma, meczolma.

[6] Vakâyi: Olaylar, hususlar.

[7] İşmi’zâz: Can sıkma, yüzünü ekşitme.

[8] Rakîk: İnce.

[9] Muhassenat: Güzel ve faydalı işler.

[10] İstihfâf etme: Küçümseme.

[11] Hâhişger: İstekli.

[12] Ekâlîm: İklimler, memleketler.

[13] Menâzır: Manzaralar, görülecek güzel yerler.

[14] Nîm zî-hayat: Yarı canlı.

[15] Nâşir-i efkâr: Fikirleri yayan.

[16] Resâil: Mecmualar.

[17] Bilâd: Beldeler, memleketler, şehirler.

[18] Tahavvül ve tebeddül: değişim ve dönüşüm.

[19] Tabayi: Tabiatlar, huylar.

[20] Ekseriyet-i kâmile: Büyük çoğunluğu.

[21] Kefiye: Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtü.

[22] Tarz-ı telebbüs: Giyim tarzı.

[23] Muavenet: Yardım.

[24] Tahtıe etmek: Hatasını bulmak, yanlışını çıkarmak.

[25] İntihâb etme: Seçme.

[26] Bî-intihâ: sonsuz, nihayetsiz.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.