Türk Filmlerinde Eski İstanbul
Agâh Özgüç - Makale 16 Ağustos 2014

Gerçekten de belgelere göre İstanbul’u ve bu büyük kentin surları içinde birçok semti ilk kez görüntüleyen yine ilk sinemacılarımızdan Muhsin Ertuğrul.

 

Kanun Namına (1952) dış mekânlarda, yani plato dekorları dışında, gün ışığında, sokakta çekilen bir “ilk film” sayılır mı? Sinema tarihlerinde “İstanbul'un dekor çevre olarak kullanıldığı ilk filmlerden biri”, İstanbul’u eğreti bir dekor olarak değil, canlı olarak kullanan bir film ya da kameranın dekordan sokağa çıktığı film gibi ifadeler geçer. Bu tür saptamalara karşı çıkar Metin Erksan. Ünlü yönetmen, bir sohbet toplantısında konuyla ilgili olarak soruyor: Böyle öznel ve taraflı bir yargı olur mu? Sinema tarihlerinin bu yanlış saptamalarında bilimsel bir taraf yok. Böyle bilimsel yargı olmaz. Muhsin Ertuğrul, o güzelim İstanbul görüntülerini Kemal Film Platosu'nun dekorlarında mı çekti? O yıllarda teknik açıdan ışık bugünkü gibi yeterli olmadığı ve gelişmediği için kamera dışarıda ve haliyle gün ışığı tercih ediliyordu.

 

İlk Görüntüleyen Muhsin Ertuğrul

Gerçekten de belgelere göre İstanbul’u ve bu büyük kentin surları içinde birçok semti ilk kez görüntüleyen yine ilk sinemacılarımızdan Muhsin Ertuğrul. Daha önceki yıllarda (1917) Sedat Semavi’nin yönettiği Pençe ve Casus'la ilgili elde ne bir belge ne bir fotoğraf olmadığından ve de adı geçen bu kayıp filmleri görenler yaşamadığından İstanbul’un nasıl görüntülediğini bilemiyoruz. Yalnızca Ahmet Fehim'in 1919'da çektiği Mürebbiye'nin büyük bir bölümünü içeren iç ve dış sahnelerde Gülhane Parkı'nın kullanıldığı biliniyor. Ne var ki bu dış sahneler görüntü olarak İstanbul genelini kapsamadığı için büyük kent çekimleri elbette ki Muhsin Ertuğrul'un filmleriyle devreye giriyor.

 

Bugün biçim değiştirerek yok olan eski Galata Köprüsü ilk kez 1922 yılında, Muhsin Ertuğrul'un yönettiği İstanbul’da Bir Facia-i Aşk adlı filmde görülür. Bu sahnede günlük yaşam çok kalabalık ve doğal bir sahneyle sergilenir. Fesli, hasır fötr şapkalı erkeklerle, kimi başörtülü kimi çarşaflı kadınlarla doludur bir uçtan bir uca… Bu bir dolu kalabalığı ve köprüyü kamerasıyla peliküle aktaran da kameraman Ahmet Cezmi Ar’dır. Dönemin ünlü eleştirmenlerinden Rakım Çalapala bu sahneyle ilgili olarak şöyle yazar: Köprü kalabalığı başka filmlerde görülmemiştir.

 

Çalapala'dan yıllar sonra, Prof. Dr. Alim Şerif Onaran'ın 1981'deki yorumuyla, dış sahnelerin çekimi “belirli bir estetik seviyeye ulaşmıştır”. Filmdeki Galata Köprüsü ve Boğaz’a bakan tepelerden alınan görüntüler... İşte 1919 yılında savaş nedeniyle Fatih'te ve Sultanahmet'te düzenlenen mitinglerle ilgili çekilen “kısa haber filmleri”ni dışta tutarsak İstanbul’u belgeleyen “ilk sinema filmi”dir bu.

 

Gerçekte Muhsin Ertuğrul bir "İstanbul sevda1ısı"dır. Sonraki yıllarda çevireceği filmlerle İstanbul’un çeşitli mekânlarını  görüntülerle belgeleyecektir.  Dış sahneleri Rumeli Hisarı’nda, Bebek'te çekilen Boğaziçi Esrarı eski bir "İstanbul Filmi”dir. Bir fener bekçisiyle oğlunun öyküsü üzerine kurulan Kız Kulesinde  Bir Facia ile dış  sahneleriyle İstanbul’un göbeğindeki Marmara'nın 1923 yıllarındaki kirletilmemiş sularını görüntüler. 1924'te Sözde Kızlar'daki Şişli ve Şehzadebaşı semtleri... Ne yazık ki o yıllardaki tarihi dokusunu ve doğal güzelliğini çoktan yitirmişlerdir.

 

Aşıklar Yuvası: Kalpazankaya

Ya 1932'deki eski İstanbul Sokakları? Yine Muhsin Ertuğrul’un  Kaçakçılar adlı filminin birçok sahnesinde görebilirsiniz ancak. Özellikle de bu Burgaz Ada'sındaki, bir dönem gençliğinin aşıklar yuvası olarak bilinen Kalpazankaya görüntülerini.  Anılarla, gençlik aşklarıyla dopdolu bir koydur burası. Ayrıca Kaçakçılar Türk sinemasında bütünüyle değilse de İstanbul sokaklarında otomobille kovalamaca ve takip sahneleriyle ilk gerilim temasını içeren filmlerden biridir.

 

Yine Muhsin Ertuğrul imzasını taşıyan 1923 tarihli Karım Beni Aldatırsa'da İstanbul’un seçkin semtlerinden Moda'yı görürüz. Filmin dış sahnelerinden  biri de Hayırsızada’da çekilmiştir.  Türk sinemasındaki  “ilk İstanbul  görüntüleri”  1939  yılındaki Allah'ın Cenneti filmine kadar uzanan Ertuğrul’a göre “Allah’ın Cenneti” Boğaziçi’dir. Boğaziçi doğal güzelliği, filmin başoyuncusu Münir Nurettin Selçuk'un içli sesiyle, şarkılarıyla İstanbul görüntüleri bambaşka bir anlam kazanır. 1940 yılında çekilen Cahide Sonku'lu Şehvet Kurbanı'nda Galata Köprüsü’nün manzarası, insan kalabalığı ve vapurlar... İlk kez Şehvet Kurbanı'nda görüntülenen Haydarpaşa Garı ise, 1950'lerden iç göç filmlerinin, “İstanbul’un taşı toprağı altın” diyen taşralı göçerlerin Türk sinemasındaki dekorunu oluşturacaktır. Örneğin, 1964 yılında çekilen Halit Refig'in Gurbet Kuşları'nda gördüğümüz Haydarpaşa Garı “iç göç filmleri”nin en belirgin İstanbul simgesi olmuştur sanki. Trende kaçak bir yolcu olarak Maraş'tan İstanbul’a gelen filmin kahramanlarından yoksul köylü Haybeci (Hüseyin Baradan) Haydarpaşa Garı'na vardığında coşkuyla şunları söyler:"Hey taşına toprağına kurban olduğum, ekmeği bol İstanbul, len kahbe şehir koru kendini Haybeci geliyor."

 

Akad'dan Metin Erksan Estetiğine

Türk sinemasının "büyük şehir filmleri tarihi"nde önemli bir yeri olan Kanun Namına, 1952 yılındaki Galata Köprüsü’yle, bir kentin gündelik yaşamıyla katil bir oto tamirhanesi sahibinin öyküsü içinde İstanbul’u sergiler. Lütfi Ö. Akad’ın Kanun Namına'sı İstanbul’u sinemasal açıdan doğallığıyla ve canlılığıyla kullanan ilginç bir kent filmidir. Ne var ki örneklerini sıraladığımız gibi "kameranın dekordan sokağa çıkarıldığı ve İstanbul’u görüntüleyen ilk film" değildir. Ama 1952 yılında dek çekilenlerin içinde özgün sinema diliyle en başarılı büyük kent filmi olduğu da unutulmamalı.

 

Akad'la birlikte 1952'den sonra büyük şehir filmlerinin tırmanışa geçtiği dönemde, çeşitli semtleriyle görüntüleyen bir dolu film görürüz. Kimi yalnızca kartpostal güzelliği içeren bir dizi cansız manzara görüntüleriyle, kimi hareketli ve canlı İstanbul’un kentsel özellikleriyle…

 

Çizik Karelerde İstanbul

1952’de İstanbul’un Fethi’yle Rumelihisarı'ndaki tarihsel surları Boğaziçi yakasını; 1953'de Atıf Yılmaz'ın Hıçkırık adlı filminde eski, havuzlu Beyazıt Meydanı'nı, üniversite önündeki yeşil rengi görebilmek artık bugün bir düş. 1940'lı yıllardan beri, defalarca kazma vurulup tarihi çehresi değiştirilip,  1964'de ise beton zeminli taş bir alana dönüştürülen Beyazıt Meydanı'nın havuzlu göbeği, artık eski filmlerin çizik kareleriyle yaşamaya çalışıyor.

 

Duygu Sağıroğlu'nun Bitmeyen Yol'u ile Ben Öldükçe Yaşarım'ında izlediğimiz güvercinlerin uçuştuğu Eminönü Meydanı da sonu gelmeyen yeni düzenlemeleriyle giderek betonlaşıyor. Eminönü Meydan güvercinleriyle, işportacılarıyla iç göç filmlerinin ve kan davalarıından İstanbul’a kaçan taşralıların öykülerini işleyen filmlerin ana mekanıydı bir zamanlar.

 

1965 yılında Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı Büyükada’yı, Belgrat Ormanları'nı, Beşiktaş’ta Yıldız Bahçesi'ni tüm güzelliğiyle görüntüleyen ilginç bir çevre filmidir. Bir Metin Erksan estetiğiyle bir "İstanbul Şiiri”dir sanki. 1965'de "şiirsel İstanbul görüntüleri" Erdoğan Tokatlı'nın Son Kuşlar adını taşıyan filminde de zaman zaman öne çıkar. Tipik ara sokaklarıyla, Kabataş İskelesi’yle, araba vapurlarıyla, belediye otobüsleriyle. ..  1970'li yıllardaki Sirkeci ve Eminönü,  Lütfi Ö. Akad'ın "iç göç  filmi" Düğün’de en doğal biçimiyle yerini alır.

 

Duygu Sağıroğlu, Bitmeyen Yol'un yıllar sonra onarılmış yeni bir kopyasını Bursa Tayyare Sineması'nda izlediğinde, mekân-dekor ilişkisi konusuna değinerek şöyle der:"Öyle bir yer istedim ki gecekondudan bakınca kent gözüksün. Gerçi benim kent dediğim yer Şişli'nin arkasıdır. Bugün oralara gecekondu gibi. İç mekânlar dekor tabii. Yeni Camii, Karaköy, Tahtakale, Mahmut Paşa bu mekânlarda çekim yaptım. Oralardaki insan devinimi, kalabalık, işportacılar benim tutkulu olduğum şeylerdir... İşçi pazarı Fatih Camii'nin avlusudur. Gerçek insanlardır buradakiler, figüran yoktur. Orası her Pazar öyleydi zaten.”

 

1922'den 1986'ya Altmış Dört  Film

Tümüyle ya da belli sahneleriyle İstanbul’u görüntüleyen yüzlerce filmin yanı sıra anakent İstanbul’un bu metropol sınırları içinde yer alan Üsküdar, Tophane, Beyoğlu, Kasımpaşa gibi semtlerin isimlerine dayalı filmler de çekilmiştir Türk sinemasında.  Eğer bu konuda  kesin bir sayı vermek gerekirse, l922'den 2004 yılındaki  Anlat İstanbul’a dek çekilen yetmiş bir film vardır bu türde. İstanbul Kazan  Ben Kepçe, Beyoğlu Piliçleri, Kasımpaşalı Emmanuel ve Balatlı Arif gibi...

 

Ya daha sonraki yıllarda çekilecek olan film karelerine yansıyacak günümüz İstanbul’unun  görüntüleri? Hava kirliliğiyle, çöp yığınlarıyla, kazılı yollarıyla, araba parkı haline gelen kaldırımlarıyla, çirkin yapılaşmasıyla, yağmalanan İstanbul artık bizim değil.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.