Türk Sinemasının İsmini Değiştiremezsiniz
Barış Saydam - Söyleşi 13 Kasım 2014

Barış Saydam, 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ödül töreninden sonra Türk sineması mı Türkiye sineması mı tartışmasını yeniden dile getiren Ertem Göreç'le konuştu. 

 

51. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ödül töreninde Ertem Göreç Filmyön jürisinin ödülünü takdim etmeden önce kısa bir konuşma yaptı. Göreç konuşmasında hem organizasyonla ilgili hem de yarışma filmleriyle ilgili eleştirilerini dile getirdi. Festival yayınlarında ve davetiyelerde 1994 öncesi sinemayı da Türkiye sineması olarak adlandıran festival yönetimini kendi üslubunca uyardı. Sinemamızın son döneminde yaşanan önemli bir tartışmayı dile getiren Göreç’e biz de festival ve sonrasında yaşananları sorduk.

 

 

Bu yıl Antalya Altın Portakal’da aynı zamanda Filmyön jürisindeydiniz. İzlediğiniz filmlerin kötü olduğundan bahsettiniz. Festivale ellinin üzerinde film başvurdu. Bunlar acaba iyi olanlar mı, yoksa seçimde mi bir sıkıntı var?

 

Bir festivalde değerlendirme kapsamına alınan filmlerin listesini muhakkak ilan etmek gerek. Nasıl jüriyi, ön jüriyi ve seçilen filmleri ilan ediyorsunuz, festivale müracaat eden filmleri de aynı şekilde ilan etmeniz lazım. Bunları bilmeliyiz. Ondan sonra hangi jüri neleri eledi neler kaldı, bunu tartışmak gerekiyor. Antalya’da bunu iyice sakladılar. Araştırdım, internette beş sayfalık bir liste buldum. O da çok karmaşıktı. Festivale müracaat eden uzun metrajlı Ulusal filmleri ayıramadım.

 

Ödül töreninde Türk sinemasıyla ilgili bir vurgu yaparak festival yayınlarını ve festival yönetimini bu konuda eleştirdiniz.

 

Türk sineması mı Türkiye sineması mı diye tartışırken, bir kişi buna Türkiye sineması derse, bu şahsi bir görüştür. Bunun fazla üzerinde durmam. Ama bir festivalin resmi yayınında Türk sinemasına ait bir döneme Türkiye sineması deniyorsa, onda bir kasıt vardır. Onun üzerinde durmak lazım. Bakın mesela festivalin davetiyesinde diyor ki; “100 İllüstrasyonla Türkiye Sinemasının 100 Yılı”. İki tane festivalin günlük yayını var. Orada diyor ki 1970’lerin Türkiye sineması, diğeri de Türkiye sinemasının 1940’lı yılları. Eğer siz resmi olarak böyle söylüyorsanız, bunun araştırılması lazım.

 

Türk ve Türkiye sineması tartışması yaşanırken, 1914-1994 arasındaki dönem Türk Sineması’dır, sonraki dönem ise Türkiye sinemasıdır dediniz. Burada dönemlendirmeyi yaparken temel çıkış noktalarınız nedir?

 

Türk sineması dediğimiz zaman 1914 ile 1994 arasındaki seksen yılı ve altı bin beşyüz filmi kapsayan bir dönemden bahsediyoruz. Bu hem toplum hem de meslektaşlar tarafından tescillenmiş tarih. Buna dokunmamak lazım. Her şeyin başlangıcı, yükselişi bir de sönüşü var. Türk sinemasında da 1990’ların ortalarından sonra yeni bir dalga başlıyor. Türkiye sineması diyen arkadaşların dönemi başlıyor. Bu iki dönemin sinema duygusu, sinema kavramı ve anlatımı çok farklı. Türk sineması dediğimiz zaman Türk halkına, kültürüne, sanatına, örf ve adetine, insan yapısına uygun hem onları ilgilendiren hem de onlarla bütünleşen bir dönemi anlatıyoruz. Bu, bir tarz. Bu tarzın içerisinde herkes aynı tarz film mi çekiyor? Tabii ki değil ama Türk sineması dediğimiz dönemin içinde çeşitli akımlar var. Komedi, dram, masal, toplumsal sinema dönemleri var. Bunların hepsi çeşitli zamanlarda etkili oluyor. Mesela komedi filmleri dediğimiz zaman hemen aklımıza Ertem Eğilmez geliyor. Oyuncu olarak da Kemal Sunal. Şimdi bu, bir dönemin toplum ihtiyacına cevap vermiş, onunla bütünleşmiş olduğunu gösteriyor. Ne diyoruz, seyircisi olmayan bir sinema yapılamaz. Seyirciyi dışlayamazsınız. Şimdi sen seyirciyi esas alıyorsan, onun ihtiyaçlarına, zevkine ve bilgisine göre davranacaksın. Ama tek ölçünün bu mu olması lazım? Hayır. Hem bunu izleyenleri tatmin edecek hem de en üst düzey entelektüel insanları rahatsız etmeyeceksin. Bu çizgiyi tutturursanız başarılı olursunuz. Yalnız entelektüellere hitap ederseniz bugünkü durum olur. Dışarıda belki ödül alıyor ama Türk halkı için hiçbir mâna ifade etmiyor. Benim için de etmiyor. Ama bunun şöyle de bir kötülüğü var: Dışarıda başarılı olanlar daha sonra diğer arkadaşlarına bir nevi yol gösteriyor. Misal verelim. Nuri Bilge Ceylan bir film çekti. Uzun plânlar, ağır bir temposu var. Ben seyredemiyorum. Ama onun dışarıda bir seyircisi var. O tarza dışarıda ödül, para ve şan şöhret veriliyor. O ayrı bir şey. Ama onun arkasından gidenler o dünyayı o kadar iyi bilmedikleri için, onu kopya çektikleri için hem onun kadar başarılı olamıyorlar hem de yaptıkları bir şeye benzemiyor.

 

Türk sinemasını 1914’ten başlatırken temeli Fuat Uzkınay’dan mı alıyorsunuz? Daha evvelinde Manaki Kardeşler var.

 

Biliyorsunuz bu tartışma konusu, ama bir yerde anlaşmak lazım. Şimdi o da olabilir bu da olabilir. Mühim olan mutabık kalınacak bir tarih bulmak. O tarih şuydu ya da buydu diye yüz yıl evveline ait net bir şey bulmak zor. Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin yıkılışına ait bir film yok, kaybolmuş ama o binayı patlatan resimler gördüm. Bir yerden yakalamak lazım. Genel kanı 1914 olduğu için onu temel alıyoruz.

 

1994 sonrasında Türk sinemasında ne oldu da ismi Türkiye sinemasına dönüştü?

 

O da öyle net bir tarih değil. 90’lı yıllarda Yeşilçam bitti. Nasıl toplumsal gerçekçi akım Hudutların Kanunu (1967) ile bittiyse, Yeşilçam da 90’larda bitiyor. Türkiye’nin sosyal, ekonomik, siyasi şartları değiştiği için Türk sineması da değişiyor. Yeni şartlara göre kendine uygun bir sinema bulacaktır. Buldu diye kabul ediyorum ben. Beğeniriz beğenmeyiz, eksikleri vardır yoktur o ayrı. Ama yeni bir dönemdir, onun için benim tezim şu: Türk sineması bitmiştir, bu tartışmaya açılamaz. Onun ismini değiştiremezsiniz. Onu eleştirin ama ismine dokunmayın. Bakıyorum, o döneme de hâlâ Türkiye sineması demeye çalışıyorlar. İyi halt ediyorlar!

 

Yeni bir sinema üretiminin ve anlatımının doğuşu pek çok kaynakta 90’ların başı olarak geçiyor. Reha Erdem’in A Ay’ı sanıyorum yeni dönemin de ilk işaretlerinden biri.

 

Böyle net bir şekilde çizgi yok. Bir geçiş dönemi yaşanıyor. 90’da hem A Ay’ı çekiyorlar hem de hâlâ Türk sinemasının son örnekleri var. Şimdi Yavuz Turgul’u inkâr mı edeceğiz. 90’lı yıllarda Eşkıya’yı çekti. Çağan Irmak mesela. Yetenekli bir genç. Ona da sorsanız belki o da Türkiye sineması der, ama yaptığı iş öyle değil. Bizim geleneksel anlatımımızın modernize edilmiş hâli. Hikâye anlatıyor bir kere. Türk sineması her şeyden önce hikâye anlatır. Bir şey anlatmadığınız zaman zaten yok oluyorsunuz. Bunun örneği var. IDHEC’ten mezun olan iki üç tane arkadaş vardı. Bunlar Türkiye’ye geldikleri zaman Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalıştılar. Çünkü dışarıya endekslenmişler, konuları da anlatımları da öyle. Mesela Atilla Tokatlı. Onun ilk filmi Denize İnen Sokak (1960). Konu çok güzel, ama sineması felaket. Başka bir IDHEC’li Alp Zeki Heper’di. Soluk Gecenin Aşk Hikâyeleri kadar absürd bir şey olamaz. Kafası karışık olunca önce ruh sağlığını kaybetti, sonra da sefalet içinde öldü. Eğer ayaklarınız yere basmazsa, yaptığınız işten hayır gelmiyor.

 

Türk sinemasını estetik, ideolojik ve sosyolojik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz. Tam olarak Türk sineması neye karşılık geliyor?

 

Türk sineması Türk halkının ihtiyacını, insan yapısını, dünya görüşünü, insani ilişkilerini, örf ve adetlerini ifade ediyor. 1931 doğumluyum, o dönemleri biliyorum. Ondan önceki dönem bizden daha farklıymış. Daha insancıl, hümanistmiş. Bu gelenek onlardan bize geçerken bir şeyleri kaybetmişiz, ama ana hatları korumuşuz. Bizden sonraki nesle geçerken de bizden bazı şeyler kaybolacak. Ama bu son dönem çok şey kaybetti. Globalizm ve onun dayatmaları yeni neslin kafasını iyice karıştırdı. Onlar bizim gibi düşünmüyor, hissetmiyor. Talepleri de farklı. Eğer biz kendi değer yargılarımızdan koparsak, ne sinemada ne başka bir konuda başarıya ulaşamayız. Kendi birikimimizden yola çıkacağız. İyi yaparız kötü yaparız, başarılı oluruz olamayız o ayrı. Bunun en iyi örneklerinden biri Derviş Zaim. Onun ilk filmi Tabutta Rövaşata (1996) için ben iğrenç diyorum. Allah rahmet eylesin, Halit Refiğ kusacaktım çıktım sinemadan dedi. Hakikaten acayip bir şeydi. Ne oyunculukları ne mesajı ne tipleri… Rumelihisarı’nın kalelerinin içinde tavus kuşları yaşıyor. Dünyanın en güzel hayvanları, kuyruklarını açtıkları zaman müthiş bir görüntü çıkıyor. Önce bunu gösteriyor. Ondan sonra filmin baş oyuncusu bunu alıyor, öldürmüş, soymuş, boynundan sallaya sallaya merdivenlerden aşağıya iniyor. Böyle bir mesaj verilebilir mi? Bunu seyirci seyretmedi ama bir grup entel yerlere göklere sığdıramadı. Ödüller verdiler. Ama sonra Derviş Zaim neyi çekti? Filler ve Çimen (2000). İki filmin jeneriklerini göstermeyin, kimse bu iki filmin yönetmeni aynıdır diyemez. Ondan sonra yaptıklarını da geleneksel Türk sanatlarına dayadı. Bu tutumunu ben çok saygın buluyorum. Başarılı olur olmaz, o ayrı ama yolu doğru.

 

Bir filmi Türk filmi yapan unsurlar neler peki?

 

Demin de söylediğim gibi filmin kendi halkıyla uzlaşması, onun ihtiyaçlarına karşılık vermesi. Seyirci de öyle tektip bir şey değil, zaman içinde değişiyor. Filmlerin bazıları çok iş yapıyor bazıları az. Yani iyi iş yapıp yapmaması yegâne ölçü değil ama hiç iş yapmaması bir ölçü. Bir filmi kendi ülkesinde hiç kimse seyretmiyorsa onun üzerinde duracaksın. Bir filmi çok seyirci izliyorsa film çok iyidir diyemeyiz, ama bir filmi kimse izlemiyorsa kötüdür deriz. Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı (1965) filmi mesela. Bunu seyirci fazla beğenmedi. Ama iyi bir filmdi.

 

Filmi göstermesine imkân da tanımadılar.

 

İmkân tanımadılar derken, sinema sahipleri enayi değil. Onlar yüzlerce film izliyorlar, seyirciyi daha iyi biliyorlar. Nuri Bilge Ceylan’ın ilk dört filmi niye büyük sinemalarda oynamadı? Adamların kastı mı var. Şimdi herkes ambargo diye bağırıyor. Film seyirciye hitap etmiyorsa, iş bitiyor. Metin’in Sevmek Zamanı filmi hem yeni bir söylem hem yeni bir estetik hem de yeni insan ilişkileri getiriyordu. Çok özel bir çalışmaydı ama Metin Erksan da zaten özel bir insandı. O film fazla iş yapmadı, fakat daha sonra yaptığı filmler çok iyi iş yaptı. Filmleri seyirciye de entelektüel kesime de ulaştı.

 

Seyirciler ve sinema sahipleri gözünden değerlendirdiniz. Sinema eleştirmenleri bu tartışmaların neresinde duruyor?

 

Bunu Alin Taşçıyan’la da konuştuk. Eleştirmenler kendilerine göre bir dünya kuruyorlar. Elleri kalem tutuyor, sütunları var, etkinler. Halka ulaşabiliyorlar. Onun için insanlar önemsiyor. Ortaköy’de TRT’nin düzenlediği bir açık oturum vardı. Yanımda da Serdar Akar oturuyor. Gemide (1998) filmi de yeni çekilmişti. Serdar Bey siz bu filmi çekerken seyirciyi düşündünüz mü, dedim. Orada Alin Taşçıyan dedi ki, Ertem Bey, ne biçim soru soruyorsunuz? Bir filmin iş yapıp yapmamasının yönetmenle ne ilgisi var, o seyircinin problemi dedi. Düşünebiliyor musunuz, yönlendirmeye bakın. Ben de Alin hanım, bu çocuklar biraz da sizlerin yüzünden böyle oluyor, bu insanları öyle yönlendirirseniz böyle filmler çıkar dedim. Mimar Sinan’da sinema, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde de televizyon eğitimi için tamam diyoruz ama öteki okulların çoğu hiç stüdyoya girmemiş, bir kare bile film çekmemiş, kitap okuyup gelmiş ahkâm kesen bir sürü insanla dolu. Bunlar sonra profesör oluyor ve sinema dersi veriyor. Onların yetiştirdiği çocuklar tabii ki onlar gibi olacak. Bunda çocuğun kabahati yok ki. Bir kere sinema okulda öğretilmez. Sinema, mutfakta öğrenilir. Hem deneyeceksiniz hem hata yapacaksınız hem de hatalarınızı görüp düzelteceksiniz. Okullar tamamen yararsız mı, hayır. Kendi hayatımdan biliyorum. 1949-59 arası asistanlık yapıyordum. Asistanlık yaptığım Sürgün (1951) filminde Ayla Karaca oynuyordu. Siyah saçlıydı. Fon da siyahtı ve fonla saçları karışıyordu. Yüzü maske gibi gözüküyordu. Bir ara şak diye bir lamba yandı, bir baktım kontur yakmışlar. Görüntü hemen fondan ayrıldı. O an kontur ışığın demek bu yararı var dedim. Ben bunu çok sonra fark ettim. Film Yönetmenleri Derneği’nde bir ara İlhan Arakon kamera-ışık dersi veriyordu. Dedi ki, bir cismi aydınlatmak için beş tane ışık kaynağına ihtiyaç vardır, isimleri de şunlardır. Ertesi ders anlattıklarını uyguladı. Birini oturttu. Bu fon ışığı, bu kontur ışığı, bu dolgu ışığı… Üçüncü hafta da öğrencilere sordu. Sinema o kadar kolay bir şey değil. Ben iki tane kitap okudum, üç tane film seyrettim diyerek yönetmen olamazsınız. Eğitimle temel bilgileri daha kısa zamanda alabilirsiniz. Ama o kadar! Ondan sonrası yetenek. Yani bilgi, tecrübe ve yetenek. Yalnız bilgili olursanız, tecrübeniz yoksa olmuyor; eğer yeteneğiniz yoksa zaten hiç olmuyor.

 

Türk sineması yerine önerilen “Türkiye sineması”nın yeterince kapsayıcı ve Türk ifadesinin eksiklerini dolduran bir kavram olduğunu düşünüyor musunuz?

 

Türkiye sinemasının menşei nedir? Daha önce Türk sineması derken, etnik bir şeyden söz etmiyorduk. Türk kelimesi etnik bir söylem değil. Tabi bugünkü ölçülerle baktığınızda bunu ölçemezsiniz. O günkü şartları düşünmeniz lazım. 1920’li yıllarda Türk, Laz, Arnavut, Kürt vs. bir sürü etnik grup birleşerek Kurtuluş Savaşı’nı kazandı ve Cumhuriyet’i kurdu. O kurulan Cumhuriyet’in bakış açısı, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde yaşayan bütün vatandaşlara Türk denirdi. Hepsini içine katmış. Bu söylemi şimdi etnik bir söylem haline getirirseniz yanılırsınız, çünkü o zaman öyle bir niyetle söylenmemiş. O günkü şartlar başkaymış ve o ifade o günkü şartlara karşılık gelmiş. Senelerce öyle gitmiş. Sonra şartlar değişmiş. Kürtler biz Türk değiliz, biz Türkiyeliyiz dediler. Bu tartışmayı sinemaya da taşıdılar. Türkiye resmi diyor muyuz, Türkiye müziği ya da Türkiye şiiri… O alanlara yanaşamıyorlar, sinemayı boş buldukları için bu alana giriyorlar. Birgün gazetesinde Antalya sonrası bir yazı çıktı. O yazıda “Erol Mintaş’ın Annemin Şarkısı filmi ile sert ve didaktik Kürt sinemasının dilinin yumuşatılarak yeni bir başlık altına girmesinin arzulandığı aşikardır.”[1] diye bir tahlili var. Tahlil iyi ama Kürt sineması yok bence. Kürtlerin çektiği film var. Kürt sineması diyebilmemiz için onların bir geleneği, temeli olması lazım. Bir tane misal söyleyeceğim. Büyükşehir Belediyesi ile TRT bir belgesel yarışması yaptı. Hasan Özgen’e de ödül vereceklerdi, ben de onun için gittim. Filmleri seyrettik. Bir tane film vardı, yirmi dakika sürüyor. Yakın plânda bir Kürt kadını, Kürtçe konuşuyor ve altında Türkçe altyazı yok. Yalnızca Kürtçe konuşuyor ve beş dakika dinliyorsunuz. Sonra onun yerine, başka bir kadın geliyor. Gene beş dakika konuşuyor. Yine altyazı yok, ne dediğini anlamıyorsunuz. Üçüncü geliyor, dördüncü geliyor ve film bitiyor. Bu film nasıl yarışmaya alındı diye merak ettik. Belgesel değil çünkü, röportaj. Yönetmeni genç bir çocuk. O da oradaymış. Bu bir tarzdır, Kürt sinemasının bir örneğidir, dedi. Belgesel vasfı olan çok güzel filmler vardı. Ben onlar kazanacak sanıyordum, ama ödülü o Kürt filmine verdiler. Bir dönem vardı, filmleri seyretmeden eğer solcu/komünist bir söylem içeriyorsa film kafadan ödül alıyordu. Şimdi de başka bir moda var. Kürt filmi ya da Kürtçü bir film yapıldıysa hemen ona ödül veriyorlar. Bu bir akım. Bir ara solculuk akımı vardı, şimdi de Kürtçülük var. Demin söyledim, nehir böyle akıyorsa ters yüzemezsiniz. Şimdi bu böyle akıyor ama nereye gider, yol ayrılır mı, kopar mı yoksa bu gider topluma hâkim olur mu… Bunu bilemiyoruz. Çünkü birikimler sürgit iyi ya da sürgit kötü olamaz. Birikir ve zıttına dönüşür. Hayatın gerçeği bu.

 

Az önce Kürt sineması diyebilmemiz için bir geleneği olması gerekir dediniz aynı Türk sineması gibi. Ama son dönem Kürt sinemacılar da bunu ifade ediyorlar zaten. Uzun yıllara yayılan bir kültürleri, dilleri ve yaşam şekilleri olduğunu ve filmlerinde bunu yansıtmaya çalıştıklarını…

 

Şimdi ben hem bir vatandaş hem de bir sinemacı olarak merak ediyorum. Birisi Kürt edebiyatı var diyor. Vedat Türkali’ye de sordum. Çünkü onun biraz Kürtlerden yana bir bakış açısı var. Dedi ki Mem û Zîn var. Mem û Zîn’i Ümit Utku bana kaç sene evvel vermişti. Bir aşk hikâyesi, öyle edebi bir eser değil. Yılmaz Güney de onu çekecek dediler. Yılmaz Güney hapisteydi. Fatoş Güney’le haber yolladım. Dedim bana böyle bir teklif geldi, ne düşünüyorsun? Ben vazgeçtim demiş. Şimdi edebiyatları varsa eğer bunun elle tutulur örnekleri olması lazım. Ben duyduğum şeyleri söylüyorum. Aksini ispat ederlerse, fikrimi değiştiririm. Müzik diyorlar… Ermenilerin, Kürtlerin, Musevilerin vb. birçok değişik grupların müzikleri var. Hepsinin bir melodisi bir estetiği var. Ama Kürt müziği dediğinizde ne bir müzikalitesi ne de güzelliği var. Bunlar tabi buzdağının üstü olabilir, altında çok daha derin bir şey olabilir. Ben onu merak ediyorum.

 

Ama burada estetikten söz ettiniz. Herkesin estetik algısı farklı olabilir. Size göre müzikalitesi düşük olan başka birine göre yüksek olabilir. O ezgilerin de kültürel geçmişleri içinde bir yeri olabilir.

 

Başlangıçta işler primitif olabilir. Sonra yavaş yavaş gelişir. Bu geliştiği zaman hem melodik hem de estetik olarak belirli bir noktaya gelir. Bu ise hiçbir gelişim göstermemiş. Nasıl başlamışsa aynı şekilde gidiyor. Benim üzerimdeki intiba bu. Ama tersi örnek varsa, ona da açığım. Yani nasıl Amerikan sineması, Japon sineması, Türk sineması derken o topluma dayanıyorsa, Kürt sineması diyebilmek için Kürt toplumunun temellerine dayanması lazım. Ben o temelleri bulamadığım için Kürt filmi olur da Kürt sineması olmaz diyorum.

 

Bu tartışmaya Kemal Tahir’in açısından bakarsak ne dersiniz? O da Kemalist rejimi ve onun ideolojik tahâkkümü eleştirerek “Anadolu Türk Halkları” tabirini kullanıyor.

 

Çok doğru. Tabii ki Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan herkesi Türk olarak ifade etmesi bir üst bakış. Ama ayrıntıya girerseniz, onun içinde birçok faktör var. Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Museviler vs. Benim çocukluğumda böyle bir ayrım yoktu. Kimse kimseye kimliğini sormuyordu. Sinemaya bakın. Yorgo İlyadis, Marko Buduris gibi isimler vardı. Bunların hepsi çok başarılıydı. Türk müziğine bakıyorsunuz Ermeni bestekârlar var, ürettikleri eserler hâlâ başyapıt. Mimariye bakıyorsunuz Ermeniler başyapıt çıkarıyor. Ama belli bir dönem geliyor, etnik kimlikler ön plâna çıkmaya başlıyor. Benim kişisel olarak merak ettiğim ve sorduğum şey, Kürtçülük doğru bir akım mı ve başarıya ulaşır mı? Ben işin siyasi tarafını bilmem ama Kürt sineması olacak mı –bence şu an yok- olabilmesi için nelerin olması lazım? Ben onu araştırıyorum. Bu konuda beni aydınlatırlarsa da çok sevineceğim. Çünkü ben onu göremiyorum.

 

Sinemamız konusunda diğer yönetmenlerin bu tartışmaya girmemesinin ve sizin gibi bir arayışta olmamasını neye bağlıyorsunuz?

 

Bu tartışmaya iştirak eden bir meslektaşım olmadı. Çok destek telefonu geldi ama kimse tartışmaya girmedi. Ben bu konuların hem kendi adıma hem de toplum adına açıklığa kavuşması için araştırma yapıyorum.

 

Aslında sizin döneminizde de pek çok tartışma yaşandı. Açık oturumlar, paneller, konuşmalar düzenlendi. Fakat günümüzde geçmişe nazaran entelektüel açıdan etkin tartışmaların yaşandığı bir ortam yok.

 

Maalesef artık Metin Erksan ve Halit Refiğ yok. Bir tane Duygu Sağıroğlu var. Ben onunla konuştum. O da şu an hem üniversitede ders veriyor hem de bir tiyatro oyununun dekorlarıyla uğraşıyor. Çok yoğun çalışıyor. O da “seninle aynı fikirdeyiz” dedi. Ama o bile gelemedi.

 

Tartışmadan korkar hâle geldik sanıyorum.

 

Sürekli insanların sırtlarını sıvazlamanız, onları methetmeniz bir işe yaramıyor. Hatta bazen megalomanlaşıyorlar. Ama eleştiriliyorsanız eğer ona dikkat etmek lazım. O yüzden ben hep arkadaşlarıma ne diyorsunuz diye soruyorum tek tek. Yanlışım nerede, sizin görüşünüz nedir, hepsinin fikrini almaya çalışıyorum. Başka türlü ilerleyemezsiniz. Bizi üzerinde düşünmeye sevk edecek eleştirilere ihtiyacımız var. Yalnız Türkiye için değil bütün dünya için de bu geçerli. Eleştirilerden alacağınız derslerle kendinizi de yenileyeceksiniz daha ileriye de gideceksiniz. Onun için çok eleştiriyorum. Eleştiriye de son derece açığım. Methedenlere teşekkür ediyorum, ama beni eleştirenlerin üzerinde çok daha fazla duruyorum.

 

 

 

[1] Tuğçe Madayanti Dizici, “En İyi Film Sansür ve Kibir”, Birgün, 20.09.2014.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.