Türkiye’ye Sinemanın Girişi
Yalçın Yelence - Makale 20 Mayıs 2014

Osmanlı, “perdeye yansımış bir hayal”e [düşe, öyküye] hiç de yabancı değildir.

 

Osmanlı, “perdeye yansımış bir hayal”e [düşe, öyküye] hiç de yabancı değildir. Beyaz gergin bir perde, arkadan gelen yağ kandili ya da mum ışığı ve perdenin üzerinde çoğunluk deve derisinden kesilerek, saydamlaştırılmış kimi sabit, kimi çeşitli yerlerinden hareketli, üstelik renkli boyanmış figürler. Bu figürler, dikey açılı sopalar yardımıyla hareket ettirilirken, yine perde gerisindeki bir sanatçı tarafından seslendirilir ve hatta çoğu zaman bir tef yardımıyla efektlendirilir ve müziklendirilirdi. Bu “Karagöz Oyunu”ydu. “Gölge Oyunu” adını da taşıyordu. Ana kahramanlar Karagöz, Hacivat ve toplumun değişik kesimlerinden çeşitli karakterler, “hayal perdesi”ne yansıtılıyor ve bu yolla çeşitli olay ve öyküler anlatılıyordu. “Sağlam kanıtlara göre Karagöz oyunu 1517’de Mısır’ı alan Yavuz Selim’in Türkiye’ye getirdiği Mısırlı sanatçılar” yoluyla ülkeye girmiş ve Osmanlı toplumuna uygun bir biçimde gelişerek, başka ülkelere de buradan gitmişti. Karagöz’ün asıl gelişmesi 17. yüzyıldan sonra olmuş, oyunun konu ve kişileri belirli bir olgunluğa ulaşmıştı. (ayrıntılar için bkz. Meydan Larousse, C. 10, “KARAGÖZ” maddesi, sf. 519, st. 1)

 

Karagöz oyunu, özü itibariyle bir “temaşa”, “görme, seyretme” olayıydı. Sarayda ve halk arasında aynı ilgiyi gören bir seyirlikti. Çoğunluk güldürü temaları çevresinde gelişen bir içeriğe sahipti. 1517’de Mısır’dan geldiğini kabul edersek, neredeyse 500 yıl varlığını sürdürerek günümüze kadar ulaştı. Bir gelenek olarak, özellikle içerik anlamında, Türk sinemasına etkileri oldu. Televizyona uyarlanarak çocuk programlarında, özel Ramazan programlarında varlığını sürdürdü. Çağdaş reklam kuşaklarına kadar yansıdı... Karagöz oyunu, hiçbir optik özelliğe sahip olmasa da, bir anlamda sinemaydı. Loş bir ortamda, belirli karakterlerin oynadığı bir oyunu, perdeye yansıtıyor; aynı loş ortamda, bu hayal perdesinin önüne doluşan insanlara anlattığı öykülerle, hoşça vakit geçirtiyordu. Bu durum, bir anlamda, çizgi film izlemeye benziyordu. Yunanca “kinema” yani “hareket” sözcüğünü de karşılayarak, özel günlerin, gösterilerin, eğlencelerin ayrılmaz bir parçasını oluşturuyordu. Elbette klasik anlamda “sinema”dan bir hayli uzaktı; ama gelenek olarak, “perdeye yansıtılmış tabloların, topluca izlenmesi” anlamında ona yakın bir seyirlikti. Bir de kolaylığı vardı: Tiyatro ya da diğer seyirlik oyunlar, oyuncular gerektirirken; Karagöz, Hacivat ve diğer çok çeşitli karakterleri canlandırmak için perde gerisinde tüm karakterleri çeşitli lehçe ve durumlarda konuşabilen yetenekli tek bir kişi yeterli oluyordu. Sözü fazla uzatmayalım ama sinema öncesi ya da sonrası çeşitli gösteri teknikleri Osmanlı’ya ulaştığında, bu tür bir seyirlik için ilgi duyacak, potansiyel bir izleyici kitlesi vardı. Laterna Majik’in [büyülü fener] el yapımı hareketli resimleri, ona ne kadar şaşırtıcı gelmiş olursa olsun, gölge oyunu geleneği çerçevesinde, optik bir büyü olmaktan öteye taşmamış olabilir.

 

Değerli araştırmacı Giovanni Scognamillo, Cadde-i Kebir’de Sinema adını taşıyan son derece ilginç ve sıcak araştırmasının başlangıç cümleleri arasında şu soruları sorar: “Acaba Edison’un Kinetoskop’larından kimler, nerede, neler izlemiştir? İlk sinema gösterilerinden önce ve Kinetoskop’lar henüz yokken sarayın hangi odalarında, hangi salonlarda, hangi yalılarda Zootrop’lar, Fenakistiskop’lar, büyülü lambalar seçkin topluluklara o sinema öncesi heyecanları yaşattı?” (Giovanni Scognamillo, Cadde-i Kebir’de Sinema, Metis Yayınları, Temmuz 1991, s. 9-10)

 

Bu sorunun henüz yeterince derinleşmemiş araştırmalara dayanan belli yanıtları da vardır elbette:

 

“1843’te Galatasaray’da yerleşmiş olan bir sirkte Microscope Solaire (Güneş Mikroskobu) ve Le Grand Diorama (Büyük Diorama) sunuluyor, ünlü Naum Tiyatrosu’nda bir Cosmorama gösterisi yer alıyor (1855). 1882’de ise Fransız Doumlier, bir Lanterne Magique (Büyülü Fener) kullanarak, yarı belgesel, yarı fantastik konuları içeren bir gösteri düzenliyor, tufan öncesi dünyayı gösteriyor, seyircileri dünyanın çevresinde bir yolculuğa çıkarıyor. Üç yıl sonra dönemin bir başka ünlü salonunda, Verdi Tiyatrosu’nda, ışıklı tablolar gösteriliyor. Aynı yıl başka bir Fransız, Louis Thierry, Theatre Français’de (Fransız Tiyatrosu) yer alan 20 tabloluk bir Diapanorama gösterisinde Türkiye çeşmelerini içeren 9 tablo sunuyor ve günü birinde, Cadde-i Kebir’de yükselen kocaman bir binanın, Ağacami’deki Appartments Lüxembourg hanının bir odasında öncü bir sinemacı, Yahudi Matalon, gösteriler düzenlemeye başlıyor (1897). (Scognamillo, Cadde-i Kebir’de Sinema, s. 10-11)

 

Sarayda Bir Başlangıç

Lumiéré’lerin, Aralık 1895’te Paris’te Grand Café’de düzenledikleri ünlü sinematograf gösterisinin üzerinden fazla bir süre geçmemişti ki, sinema ilk seyircilerinden bir bölümünü, Osmanlı Sarayı’nda buldu. “II. Abdülhamit’in kızlarından Ayşe Osmanoğlu, anılarında Saray’da yer alan bir gösteriden kısaca söz etmektedir. Bundan Saray’a sinemayı Bertrand adlı bir Fransız’ın getirdiğini öğrenmekteyiz. Bir taklitçi ve hokkabazdır Bertrand, her yıl padişahın izniyle Fransa’ya gidip, Saray’a yenilikler getirmektedir. Sinema böylece büyük bir olasılıkla 1896’nın sonları, 1897’nin başlarına doğru ilkin Saray’a girmiştir. Ayşe Osmanoğlu bu yeniliği Bertrand’ın getirdiğini söylerken, Râkım Çalapala’ya göre ise: Sinemayı ilk önce bir Fransız ressam memlekete sokmuştu. Didon sakallı bir Fransız ressam.” (2 no.lu dipnot: Râkım Çalapala, Türkiye’de Filmcilik-Filmlerimiz, Yerli Film Yapanlar Cemiyeti, İstanbul 1947), (Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi (1896-1997), Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998, s. 16)

 

Bu arada, yukarıda da değinildiği gibi, Yahudi Matalon, Beyoğlu’nda Lüxembourg Apartmanı’nda kiraladığı bir odada kısa filmler gösteriyordu. Hemen peşinden Sigmund Weinberg halka açık gösteriler düzenlemeye başlayacaktı. Yani buradan çıkartabileceğimiz sonuca göre, Türkiye’ye Lumiére kardeşlerin geliştirdikleri biçimde sinema, belki Saray’dan girmişti; tiyatro ve konserlere fazlasıyla düşkün olan Padişah II. Abdülhamit’in, bu son derece yeni ve ilginç gösteri biçimiyle ilgilenmesi son derece doğaldı. Ancak sinematograf’ın ve diğer gösterim aletleriyle sunulan sinema gösterilerinin halka ve geniş kitlelere açılımı çok gecikmemişti. Bunda Lumiéré Kardeşler ve horoz amblemli Pathé firması arasındaki rekabetin payı büyüktü. İstanbul, özellikle Beyoğlu bölgesinde yoğunlaşan önemli bir levanten [Osmanlı topraklarında yaşayan Avrupalı] nüfusa sahipti. Öte yandan tüm kentte Müslüman olmayan nüfusun, Yahudi, Rum ve Ermeniler’in batı ve batı kültürü ile olan yakın ilişkileri de dikkate alındığında, sinematograf’ın Osmanlı topraklarında ve başkent İstanbul’da, önemli bir ekonomik potansiyele sahip olduğunu düşünmek için öyle fazlaca bir ticari zekaya gerek yoktu. Böylece hem Lumiéré hem de Pathé firmaları, en yeni göstericileri ve daha da önemlisi çektikleri en yeni filmlerle bu pazarda kıyasıya bir paylaşım savaşına girişeceklerdi. Ve bu savaşta, Pathé firması kısa zamanda üstünlük sağlayacaktı. Bunda, firmanın İstanbul’daki temsilcisi, aslen Romanya doğum ve uyruklu bir Leh Yahudisi olan Sigmund Weinberg’in de katkısı büyüktür. Râkım Çalapala’ya göre, “canlı sinemanın, yahut o zamanki adıyla sinematografın ilk gösterimini bir Fransız ressam yapmışsa da, sinemacılığı ülkemizde esaslı bir ticaret işi olarak ilk ele alan ve bu işi başaran Weinberg’tir. Sigmund Weinberg, Romanya uyruklu bir Leh Yahudisi idi. Burada yerleşmişti. Ülkemize sinemayı olduğu gibi gramafonu da ilk getiren bu adamdı. Weinberg Fransız Pathé Film Kumpanyası’nın acenteliğini alarak önce sinemacılığa, bir zaman sonra da filmciliğe başlamıştır. Ülkemizde ilk aktüalite filmlerini ve ilk konulu filmi de Weinberg çevirmiştir.” (aktaran: Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi 1896-1986, Metis Yayınları, İkinci Basım, İstanbul 1990, s. 19) Bu son cümleye katılmak pek olası değildir. Çünkü çeşitli kaynaklara göre, ülkemizde ilk aktüalite filmlerini Lumiéré operatörleri gerçekleştirmiş; ilk konulu filmler olarak bilinen Leblebici Horhor ve Himmet Ağa’nın İzdivacı filmleri ise Weinberg tarafından başlanmışsa bile yarım kalmış; Himmet Ağa’nın İzdivacı, birazdan ilk Türk sinemacısı olarak değineceğimiz Fuat Uzkınay tarafından tamamlanmıştır.

 

Nurullah Tilgen ise, Scognamillo’nun aktardığı yayınlanmamış notlarında; II. Abdülhamit’in kızlarından Ayşe Osmanoğlu’nun anılarıyla çelişen bir ifadeyle, Weinberg’i sarayda ilk gösteriyi yapan kişi olarak tanımlar: “1897 yılında bu iki firmanın (Lumiéré ve Pathé) ticaret alanındaki yarışması bir hayli ilgi çekici idi. Lumiéré Kardeşler’in temsilcisi halkı elde ederken Pathé’nin temsilcisi de Saray mensupları ile devlet büyüklerini elde etmenin yolunu tuttu ve ilk defa Saray’da film gösteren Pathé Kardeşler’in Türkiye temsilcisi Romanya uyruklu, Polonyalı bir Musevi olmuştur.” (aktaran: Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihî 1896-1986, s. 19)

 

Araştırmacılar, Weinberg’in “Saray’da ilk defa film gösteren kişi” olduğu yolunda kuşkuludur. Ancak, Weinberg’in Saray’a yakın çevrelere, özel gösteriler düzenlemiş olduğu bilinmektedir. Hem de bazen tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir biçimde: “Said N. Duhani, Eski İnsanlar, Eski Evler adlı anı kitabında, Sigmund Weinberg’in bir özel gösterisi ile ilgili olarak böyle bir olay anlatıyor: (...) Duhani, Sigmund’un Pathé şirketinin temsilcisi olarak İzzet Paşa’nın Yıldız Sarayı yakınlarında, Yeni Mahalle’deki konağına, bir gösteri aygıt yerleştirdiğini anlatıyor. Olayı nakleden Duhani, Weinberg’in filmleri sarmak için yeter sayıda bobine sahip olmadığı için gösteriyi yapmak istemediğini, oysa gösteride düzeni sağlamakla görevli, adı bilinmeyen bir makinist deniz erinin, göstericiden geçen filmleri birkaç sepete toplayacağını söylemesi üzerine aygıtını çalıştırdığını, sonuçta bir kıvılcım yüzünden filmlerin tutuştuğunu, konağın yandığını anımsıyor.” (Scognamillo, Cadde-i Kebir’de Sinema, s. 19)

 

Özetle şunu söyleyebiliriz: Lumiéré Kardeşler’in sinematograf’ı bulup, geniş kitlelere sunmalarından çok kısa bir süre sonra; gerek Saray ve çevresine yapılan özel gösteriler gerek halk kitlelerine yönelik gösteri çabaları, sinemanın kısa sürede Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi, Osmanlı ülkesinde de beğenilip yaygınlaşmasına yol açar. Bu yeni gösteri işiyle ilgilenen fazla sayıda öncü insan söz konusudur. Örneğin İstanbul’un ünlü fotoğrafçılarından Vafiadis, 1895 Ekim- 1896 Şubat ayları arasında, Lumiéré Kardeşler’den sinematograf konusunda bilgi ister. (Nijat Özön, Türk Sineması Kronolojisi 1895-1966, Bilgi Yayınevi, Ankara 1968, s. 41) Ancak çeşitli kaynaklara göre, bu başvuru sonuçsuz kalır. Zaman içinde, belli teknikler, sunuş biçimleri, sunulan ürünler ve bunlarla ilgili çeşitli kişiler söz konusu olur:“1897 yılının Ocak ayında ‘Cinévitograph’, Mart ayında Edison’un ‘Yeni Sinematograf’ı, daha sonra da ‘Royal Biograph’ (1899), ‘Royal Cinematograph’ (1901), ‘American Biograph’ (1902) ile gösteriler yapılıyor. Weinberg’in başlıca özelliği daha atak davranması, gösterilerinin sürekliliğini koruması ve daha sonra ‘sinemacı’ olarak kendini ön plana çıkartmasıdır.” (Scognamillo, Türk Sinema Tarihi 1896-1986, s. 13) Bu arada, hem Lumiéré Kardeşler hem de Pathé firması, dünyanın çeşitli yörelerine olduğu gibi, Osmanlı Türkiyesi’ne de, gösterici kameraların yanı sıra alıcı kameralar göndermiş, güncel ve belgesel görüntüler saptanmasını sağlamışlardır. “Lumiéré Kardeşler, dünyanın her yanına operatörler göndererek ilginç belge filmleri çektirmekte, sonradan bunları çoğaltarak satışa hazırlamaktaydılar. Rusya’ya veya Orta Doğu’ya giden operatörler, Türkiye’den geçerken yurdumuzda, özellikle İstanbul’da, İzmir’de ve o sırada Osmanlı İmparatorluğu’na dahil bulunan bazı yerlerde filmler çektiler. Ünlü operatör Bromio’nun anılarında bu hususta bazı açıklamalar vardır.” (Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, Türk Sineması, cilt 1, Kitle Yayınları, Ankara 1994, s. 11) Lumiéré Kardeşler’in en ünlü adamlarından biri olan Promi [Bromio] Türkiye’ye geliyor, Fransız elçiliğinin yardımı ve  -kendi ifadesine göre- haraç yedirerek aygıtını güçlüklerle yurda sokabiliyor, İstanbul ve İzmir’de filmler çekiyor, Türk piyadelerini, Boğaziçi’yi, Haliç’i görüntülüyor. 1896-1899 yılları arasında Promio’yu başkaları da izliyor. Félix Mesguich, Francis Doublier, Charles Moisson, Perrigot gibi ve Lumiéré Kardeşler’in 1897’de yayınlanan bir katalogunda Türkiye ve Mısır’da çekilen görüntüler yer alıyor. Tabii, Türkiye’de film çeken sadece Fransızlar değil, Fransızlar, İngilizler, Almanlar ve İtalyanlar. Ve çekilen bu filmler, belgesel şeritler sonradan Türkiye’de gösteriliyor. Ülkemize gelip film çeken operatörler bir sorun oluyorlar; daha önce işaret ettiğimiz gibi Nurullah Tilgen, Lumiéré Kardeşler’in adamlarının Türkiye’de de film gösterdiklerini yazıyor, herhangi bir yer ve ad belirtmeden. Nijat Özön’e göre ise: ‘...aynı operatörlerin, başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de film gösterilerinde bulunup bulunmadıkları konusunda bilgimiz yoktur. Operatörlerin Türkiye’ye girmesine büyük güçlüklerle izin veren Abdülhamit II yönetiminin, ilk anda film gösterilerine de izin vermesi pek beklenemez.’ (Nijat Özön, Türk Sinema Tarihi, Artist Yayınları, İstanbul 1962) Türkiye’de yabancılar tarafından çekilip gösterilen filmlere gelince; Ocak 1899’da Odeon Tiyatrosu’nda Boğaziçi görüntüleri programda yer alıyor...” (Scognamillo, Türk Sinema Tarihî, 1896-1986, s. 16)  Sinema yazarı ve Türk sinema tarihi araştırmacısı Agâh Özgüç de sinemanın Osmanlı ülkesine ulaşmasında yaşanan güçlüklere değinir:“Sinemanın Türkiye’ye girişi 1896 yılında başlar. Bir yıl önce, 22 Mart 1895’te Rannes Sokağındaki (Paris) 44 numaralı binada “ilk sinematografik gösteri’yi düzenleyen Fransız Auguste-Louis Lumiéré kardeşlerin operatörleri, çekim çalışmaları yapmak için çeşitli ülkelere yayılmışlardı. İşte bu operatörlerden Alexandre Promio, her türlü yenilikçi harekete büyük bir kuşkuyla bakılan Abdülhamit Türkiyesi’ne kamerasıyla, çok zor koşullar altında girebilmişti. Eğer, Fransız Büyükelçisi araya girmeseydi, belki de Sultan Abdülhamit, ülkedeki yabancılara ‘film çekme izni’ni kesinlikle vermeyecekti. İşte, baskılar dönemi yaşanan Abdülhamit Türkiyesi’nde operatör Promio, İstanbul ve İzmir dolaylarında kısa filmler çekti. Yurt dışından gelip Türkiye’de ilk kısa metrajlı film çekimini gerçekleştiren yabancılardan sonra Sultan Abdülhamit’in kızı Ayşe Osmanoğlu’nun anılarına göre, yine yabancılar tarafından ‘ilk film gösterisi’, Yıldız Sarayı’nda yapılmıştı. Bertrand adlı Fransız hokkabaz, Saray’ın koca salonuna bir perde kurarak padişaha ve saray halkına sinemayı tanıtmıştı.” (Agâh Özgüç, Başlangıcından Bugüne Türk Sinemasında İlk’ler, Yılmaz Yayınları, İstanbul 1990, s. 7)

 

Ayrıca “Promio, Venedik’teki ilk denemesinden sonra, sinema dilinde önemli bir öğe olan kaydırmayı ikinci olarak Haliç’te bir kayıkta denemişti.” Yukarıda da değindiğimiz gibi, “Lumiéré’in öbür alıcı yönetmenlerinden Félix, Mesguich, Francis Doublier, Charles Moisson, Perrigot gibi bazıları da Rusya’ya giderken İstanbul’a uğramışlardı.” (Özön, Türk Sineması Kronolojisi, s. 12)  Böylece “sinematograf” tekniği çerçevesinde, sinema alıcı ve oynatıcıları, Osmanlı Türkiye’sine girmiş oluyordu.

 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.