Bu Filmler Nerede?
Barış Saydam - Yorum 11 Mayıs 2015

İstatistiklere baktığımızda önümüzde beliren resmin arka planında bambaşka bir gerçek bizi bekliyor. Bilet fiyatlarındaki artışa rağmen, seyirci sayısı ve gösterime giren film sayısı da artıyor. Ancak pastanın dağılımı konusunda ciddi bir tekelleşme tehlikesi baş gösteriyor. 

 

Antrakt’ın yayınladığı 2014 vizyon raporlarına göre derlenen istatistiklerde geçen yıla göre bilet satışları yüzde 22’lik bir artış gösteriyor. 2014’te 503 milyon TL olan yıllık hasılat bu yıl 655 milyona ulaşmış durumda. Hasılatın yüzde 54’lük kısmı ise yerli filmler tarafından sağlanıyor. 2014 yılı bilet satışının, hasılatın, vizyona giren film sayısının son yirmi beş yıllık dönemi göz önüne aldığımızda, zirve yaptığı bir tarih olarak önümüzde beliriyor. Hem sayı hem de gişe anlamında pastada kapladığı yer açısından Türk filmlerinin 2000’lerin başındaki hızlı düşüşten sonra[1] büyük bir yükselişe geçtiğini söylemek mümkün. Teknik imkânların kolaylaşması ve yaygınlaşması, maliyetlerin görece ucuzlaşması ve sinemanın görünürlüğünün diğer sanat dallarına göre daha önde oluşu film üretiminin de patlamasına sebep oluyor. Hem üretilen hem de vizyonda gösterilen filmler artıyor. Peki bu patlamadan sinemamız nasıl etkileniyor dersiniz?

 

Öncelikle şunu baştan söylemekte fayda var. Şimdiye kadar yapılan istatistiki değerlendirmelere bakılırsa, nitelik ve nicelik arasında doğrusal bir ilişki yok. Çok fazla filmin üretilmesi, bu filmlerin kalitesini doğrudan etkileyen bir faktör değil. Son yıllarda vizyona giren Türk filmi sayısı artsa da, sinemada niteliğin de aynı şekilde arttığını söylemek yanlış olacaktır. Genelde pastanın çok büyük bir bölümü beş altı film arasında paylaşılırken, geriye kalan onlarca film de kendilerine bir şekilde yer bulmaya, en azından giderini çıkarmaya çalışıyor. Öne çıkan filmlerin haricinde kalan yapımlar ise maalesef kendilerine bir alan bulmakta zorlanıyor. Salon konusundaki tekelleşme, sinema salonlarının AVM’lerle rekabet edememesi ve sektörleşememe gibi belli başlı sorunlar da bu tabloya eklenince, rakamlarda görülen tozpembe tablonun aslında sokağın gerçeğini yansıtmadığı ortada.

 

Özellikle de bağımsız filmler için yapım, dağıtım ve gösterim ayakları çok büyük bir sorun. Sinema Genel Müdürlüğü ve Eurimages destekleri, festival ödülleri, yurtdışındaki festival fonları ve filmlerin televizyon hakları gibi temel gelir kalemlerinin çoğunlukla ikiden fazlası bir araya geldiğinde bir film çekmek mümkün. Bu sefer de filmin dağıtım ve gösterim ayağı devreye giriyor. Dağıtımcıların “halkın isteklerini” öne sürerek bağımsız filmleri belirli kopya sayılarıyla sınırlandırması, tekelleşen salonların belirli bir anlatım üslubunu benimseyen, çoğunluğa hitap edecek filmleri tercih etmesi problemi daha da derinleştiriyor.

 

Hâl böyle olunca bağımsız filmlerin ana gösterim mekânları da yurtiçi ve yurtdışındaki film festivalleriyle sınırlı kalıyor. İstanbul, Adana, Antalya ve Malatya Film Festivali gibi Türkiye’nin belli başlı festivalleri bu açıdan Türk sinemasının bağımsız ve düşük bütçeli yapımları için bir vitrin işlevi görüyor. Esas üzerinde durulması gereken soru ise, buralarda gösterilen, ödül alan ve tartışılan filmlerin sonrasında vizyon şansı bulamaması.

 

Televizyonlaşan Sinema

 

Örneğin 50. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde gösterilen ve En İyi Sanat Yönetmeni, SİYAD jürisi En İyi Film ödüllerini kazanan Serdar Temizkan’ın Kutsal Bir Gün filmi hâlâ gösterime girmedi. Geçtiğimiz Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde gösterilen ve iyi eleştiriler alan İyi Biri’nin de vizyon takvimi belirsiz. 33. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve Türkiye’de şimdiye kadar çekilmiş en ilginç ve sanatsal 12 Eylül filmlerinden olan Ayhan Hanım’ın da akıbeti konusunda belirsizlik sürüyor. Bu yıl pek çok ulusal festivalde gösterilen İçimdeki Balık’ın da kaderi diğerlerinden farklı değil. Guruldayan Kalpler ve Kuzu’nun vizyonu ertelendi. Yeni tarihlerinde vizyona girecekler mi, girerlerse kaç kopya ile belli değil.

 

Bütün bu filmler festivallerde gösterilmiş olmalarına rağmen, seyirciyle iletişimi çok sınırlı kalan işler. Ne kadar salonda gösterilir, ne kadar seyirci çeker bunları kestirmek güç elbette. Belki de hiç iş yapmayacaklardır. Ancak uluslararası festivallerde gösterilecek standartlarda olup ve ulusal yarışmalarda kimi dallarda ödül kazanmış filmleri görüp değerlendirememek de büyük bir soruna işaret ediyor. İstatistiklere baktığımızda önümüzde beliren resmin arka planında bambaşka bir gerçek bizi bekliyor. Bilet fiyatlarındaki artışa rağmen, seyirci sayısı ve gösterime giren film sayısı da artıyor. Ancak pastanın dağılımı konusunda ciddi bir tekelleşme tehlikesi baş gösteriyor. Seyircinin tercihini etkileyen salon tekelleşmesi, aynı zamanda ana akım sinemadaki alışkanlıkları etkiliyor. Televizyon dizilerinden aşina konular, benzer estetik tercihler, aynı oyuncu kadroları sinemaya da transfer oluyor. Bu dönüşümle birlikte sinemanın da “televizyonlaşma” eğilimi gösterdiğinin acaba yeterince farkında mıyız?

 

Sinema, sektör olarak bir varlık göstermezse, ilerleyen zamanlarda sinema salonları da dev ekranlara ve perdelere sahip birer televizyon olma riski taşıyor. Televizyonların evleri istilasından sonra anlaşılan sinemaları da istila etmesini hep birlikte bekleyeceğiz. İstatistikler bu dönüşümün kârlılığını ortaya koyuyor, yatırımcılar için son derece kârlı bir dönüşüm bu. Başta Sinema Genel Müdürlüğü olmak üzere, tekelleşen salonlar, dağıtımcılar ve konvansiyonel sinemayı yönlendiren belli başlı yapım şirketleri durumdan memnun. Peki aynı şeyi sinemaseverler için söyleyebilir miyiz?

 

 

[1] Türkiye’de çekilen Türk filmi sayısına örnek olarak: 2000 – 29, 2001 – 19, 2002 – 22, 2003 – 25, 2004 – 19, 2005 – 25, 2006 – 47. Aydın Sayman, Erdoğan Kar (ed.). Temel Verileriyle Türk Sineması 1996-2006: Basic Database of The Turkish Cinema 1996-2006. İstanbul: Cine Türk, 2008.

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.