Ertelenmiş Bir Tartışma: Sinema ve Din
Yorum 27 Mayıs 2015

Ensar Vakfı’nın öncülüğünde düzenlenen Uluslararası Sinema ve Din Sempozyumu, uzun zamandır ihmal edilmiş soru ve sorunların dile getirilmesi açısından kıymetli bir zemin sundu.

Ayşe Adlı

 

Sinema ve Din yan yana kullanılabilecek iki kavram olabilir mi? Sinemanın dine yaklaşımı malum, peki ya din ne der sinemanın meşruiyeti hakkında? Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da düzenlenen Sinema ve Din Sempozyumu, 6. sanatın icracıları açısından ciddi bir cesaret göstergesiydi. Zira kapalı kapılar ardında sorulmuş olsa da kamuoyu önünde sorulmamıştı bu sorular.

 

İki gün süren sempozyum, dinin vereceği cevapları merak edenler açısından kıymetli bir fırsattı. Ancak müsaadenizle biz anlatmaya iki temel eleştiri ile başlayalım. İlki; nereden baktığınıza bağlı olarak, tartışmaları zeminsiz bırakacak nitelikte. Sinema ve Din Sempozyumu’nun bizce en büyük maluliyeti, sinemanın din açısından meşruiyetinin sorgulanmamasıydı. Akademik nitelikte bir toplantıdan, hiç olmazsa bu alanda ortaya konulmuş bakış açılarını kayıt altına alması beklenirdi. Ve ikinci olarak sinemanın konuşulduğu bir ortamda sahadan profesyonellerin fikrini öğrenme imkânı elde edemediğimizi kayda geçirerek konumuza dönelim.

 

Dindar kimlikli insanların öteden beri sinemaya mesafeli olmasının çok net bir gerekçesi var. Modern dünya, dinin öngördüğü değerleri ve dindarları ancak olumsuzlamak maksadıyla taşıyor beyaz perdeye. Sadece yerel bir sorun da değil bu üstelik. Dini hassasiyetlerin demode kabul edildiği Hollywood ile Yeşilçam, aynı paralelde ilerliyor. Önce içeriden bakalım isterseniz.

 

Cumhuriyet ideolojisi, tüm araçlarıyla dine ve geleneğe karşı kararlı bir mücadele başlatıyor kuruluş yıllarında. Sinemanın da bu resmi politikayla uyum içinde ilerlediğinin ilk örneklerini Muhsin Ertuğrul veriyor. Yeşilçam’ın çizdiği yozlaşmış dindar tipinin prototipi, onun filmlerinde konuluyor ortaya.

 

Yeşilçam karakterlerinin giyim tarzları, fiziki özellikleri, kültürel ve ahlaki seviyeleri, toplumsal statüleri her yapımda tekrarlanan şablonlardan oluşuyor. Ve senaryolar kaba bir geleneksel modern çatışması ekseninde ilerliyor. Bundan din ve dindarlık da nasibini alıyor elbette. İyiyi öğretmen, kötüyü imam temsil ediyor. Dindar adam; cübbeli sarıklı, kısa boylu şişman, paragöz ve çıkarcı biri olarak çıkıyor karşımıza. Resmi ideoloji de bu tezi desteklediği için aksini iddia etmek ne akla geliyor ne de cesaret edilebiliyor buna.

 

Balıkesir Üniversitesi’nden Mustafa Koç’un tabiriyle filmlerde değer yoksun bir dindarlık sergileniyor. İnanç ekseninde oluşturulmuş değerler ya yok sayılıyor ya da karakterler bu değerleri çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Ege Üniversitesi’nden Alev Fatoş Parsa “Filmlerde imam var ama iman yok!” tespiti ile katkı sağlıyor bu teze. Son yıllarda çekilen filmlerde bir değişiklik dikkat çekiyor. Sol tandanslı bakışta kısmi bir iyileşme var Alev Hanım’a göre, ama genel itibarıyla değişen çok fazla bir şey yok.

 

9 Eylül Üniversitesi’nden Fatih Toktaş’ın tabiriyle 19. yüzyılda sadece toprağımızı ve bedenimizi değil ruhumuzu da kaybetmeye başladık. 20. asırda yaşanan, ruhumuzu geri kazanma hikâyesi. Burada en büyük iş bu kaybın ıstırabını çekenlere düşüyor elbette. Adına milli mi İslami mi demek gerektiği yönünde fikir birliği edilmiş olmasa da bir arayış olduğu malum. Ortaya konulan örneklerde içerik ve estetik anlatım açısından problemler olduğu da yüksek sesle dile getirilen bir ‘özeleştiri’. Sempozyumun dikkat çeken başlıkları, bu zaafları aşmaya yönelik katkıları müjdeler nitelikteydi. Dini karakterlerin temsili, Kur’an’da yer alan ‘figüranların’ kimlikleri, rolleri ve karakter çözümlemeleri, Kur’an kıssaları ve sinema, filmî tefsir ekolünün imkânı, senaryo veri kaynağı olarak İslam kaynakları…

 

Başlarken de söylediğimiz gibi sempozyum ‘tasvir’ sorununun halledildiği varsayımı üzerine bina edilmişti. Bu yüzden İsmail Güllük, ‘Dini karakterlerin sinemada canlandırılması fıkhen mümkün müdür?’ sorusuna İslam dünyasından ve Osmanlı örneğinden hareketle cevap arıyordu.

 

Ve sorular var elbette. Kimi zaman cevaplardan daha kıymetli yer tutuyor sorular. Osmangazi Üniversitesi’nden Fatma Asiye Şenat sıraladı bunlardan bazılarını: Bir filmin içeriği, dinî ve lâdinî olarak ayrılabilir mi? Bir mesajı vermek, bir hakikate işaret etmek için dinî terminolojiye, karakterlere mecbur muyuz? Başka yöntemler bulunamaz mı?

 

Bakışımızı Türkiye sınırları dışına çevirdiğimizde benzer sorulara verilmiş cevaplar olduğunu görüyoruz. Şüphesiz en başta Rus yönetmen Andrey Tarkovsky’yi anmak gerekiyor. Pamukkale Üniversitesi’nden Fatih İbiş, sinemanın Tarkovsky için bir ibadet biçimi olduğunu kaydederek başlıyor anlatmaya. İnancından kaynaklanan bir huzursuzluğu var ünlü yönetmenin. İnancını bütün hakikatiyle temsil ve ifade edememe endişesi taşıyor. 7 filminin her birini, kendi ifadesiyle Tanrı’ya birer armağan olarak sunuyor. “Tarkovsky insanı insan yapan anlamın peşinde.” diyor İbiş.  “Onun filmlerinde insan zayıf bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim'de açıkça ifade edilir bu. ‘İnsan, zayıf yaratılmıştır.’ Tarkovsky, modernitenin bize kutsal değer olarak verdiği kudret ve özgürlüğe karşı itaati önerir. Kuvvet sahibi değil, acziyetinin farkında insandır onun için aslolan. İsyanı değil münacatı tercih eder.” Tarkovsky’yi diğer yönetmenlerden farklı ve önemli kılan, bu aşkın tasavvurunu ifade edecek sinema dilini kurabilmiş olması elbette.  İbiş’e göre, bu anlatımı kurabilmek için bildiği bütün dil bilgisi kurallarını unuttu ve kendince yeni bir dil oluşturdu. Ömrüne sığdırdığı 7 filmin de ortaya koyduğu gibi hiç şüphesiz başarılı bir dildi bulduğu.

 

Din ve Sinema konuşuluyorken İran sinemasının ve Mecid Mecidi’nin bahsinin geçmemesi düşünülemez elbette. Zira Mecidi de Tarkovsky gibi kendi dilini kurma peşinde bir yönetmen. Kur’an merkezli bir ahlak ve görüntü dili kurmaya çalışıyor her filminde. Onun filmlerinde de modern dünyanın acılarını çeken ruhlar var.

 

Sinema söz konusu olduğunda Türkiye’de pek bilinmeyen Malezya örneğinden de söz etmek gerekiyor anlaşılan. Bir oturum boyunca farklı açılardan ele alınan örnekler, Malay sinemasının giderek daha sık gündemimize geleceğinin işareti kabul edilebilir zira. Bizler, Tom ve Jerry, Pembe Panter, Bugs Bunny gibi klasikleşmiş Amerikan yapımı çizgi filmlerle büyümüş nesilleriz. O yıllarda hiçbir ebeveynin aklına çocuklarına kendi değerlerini yansıtan yapımlar izletebileceği gelmiyordu muhtemelen. Oysa yerli yapımların yanında İslam toplumunun hassasiyetlerini yansıtan yabancı yapımlar var artık. Oturumun en ilgi çeken sunumlarından biri öyle bir çizgi filme, şöhreti giderek yaygınlaşan Upin ve İpin’e dairdi. Büyükanneleri ve ablalarıyla yaşayan iki yetim kardeşin maceraları üzerinden temel ibadetler ve İslam ahlakı anlatılıyor bu çizgi filmde. Önceleri sadece Malay çocuklar düşünülerek hazırlanan bu yapım son yıllarda bütün dünyada yoğun ilgi görüyor Habip Rahman İbramsa’nın naklettiğine göre.

 

Bizi öncelikle İslam çerçeveli meseleler ilgilendirse de dini kaygılar Müslümanlara has değil. Prof. Dr Ali Murat Yel’in açılış oturumunda naklettiği hatıra, şüpheye yer bırakmayacak netlikte ortaya koyuyor bunu. Ali Murat Bey, üniversite eğitimin ardından akademik kariyerine başlamak için Londra’ya gitmiş genç bir öğrenci o tarihlerde. Şehre adım attığı ilk günlerde geçmek için dışarı çıkmışken bir sinema afişinin önünde durup filmi izleyip izlememe konusunda sohbete başlamışken iki rahip yaklaşıyor yanlarına. Kendilerini tanıtıp tebliğe başlıyorlar. Sinema ve kullandığı anlatım tekniğinin caiz olmadığını söyledikten sonra irtibat numaralarını bırakıp yalnız bırakıyorlar genç adamları. ‘ben ilahiyat fakültesinde eğitim görmüştüm fakat o tarihlere bizim ülkemizde hiç böyle tartışmalar olmazdı!” diyor Ali Murat Yel.

 

Hıristiyan dünyasının itirazları ise başlangıçta ortaya koydukları sertlikte olmasa da devam ediyor. Sempozyumda, Marmara Üniversitesi’nden İsmail Taşpınar’ın sunumu Katolik Kilisesi’nin sinemaya bakışına dairdi. Batıda en geniş gruba sahip mezhep Katolik’lik. Katolik Kilisesi’nin sinemaya verdiği ilk tepki, şeytan icadı bu beladan uzak durulması yönünde. Üretilen filmlerin ahlak dışı bulunması etkili bu kararda. Sinema dinden uzaklaştıran bir araç olarak görülüyor. Mezhep içinde yer alan modernist çizgi ise yeniden yorumlanacak sinema dilinin kendi amaçları doğrultusunda kullanılabileceğini düşünüyor. Ve neticede kilisenin üst aklı, bu gücü kullanmayı seçiyor. Taşpınar, Katoliklerin ilk dönemden bu güne filmlerin etkin şekilde yönlendirilmesi konusunda çalışmalarını sürdürdüğünü belirtiyor.

 

Yüze yakın tebliğin sunulduğu toplantıya dair notlarımıza, Amerika merkezli İslamofobik yapımlara dair yorumlarla son verelim. Dünya genelinde bir imajın Hollywood’a rağmen kabul görmesi pek mümkün değil. Ve tıpkı Yeşilçam’da olduğu gibi Amerikan sinemasında da uzun zaman önce yerleşmiş bir Müslüman prototipi var. Kanadalı katılımcı Rubina Ramji, bu kabulün kısa vadede değişmesini beklememek gerektiği kanaatini taşıyor. Zira Amerikan halkı Müslümanları tanımıyor. “Onlar hakkında bilgileri televizyonlardan öğrendikleri kalıp ifadelerden ibaret.  Sinema sektöründe de aynı algı hâkim. Müslüman karakteri sıradan, kafeye giden, ailesi olan, çocuklarıyla ilgilenen bir insan olarak görmek istemiyor. Yaygın kanıyı beslemeyen filmler gişe yapmıyor.” diyor Ramji. Ancak iyimser! İnsanların birbiriyle teması arttıkça ‘sıradan’lık imajı yerleşecek. O zaman kaçınılmaz olarak hakiki kimlik filmlerde de karşılık bulacak kendine.

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.